İNSAN GÜNAH işleyebilen bir varlık. “Benim günah işlemem mümkün
değil” diyebilen hiç kimse bulunmuyor. Her insan, şu veya bu
şekilde, az veya çok, günah çukuruna yaklaşıyor, bazen de içine
düşüyor.
Bizler, akıl ve kalb dengesi içinde hayatımızı sürdürüyoruz.
Fakat, insan sadece akıl ve kalbden ibaret olmadığı için, başta
nefis olmak üzere baskın duygular, söz dinlemez hisler, önü
alınmaz hevesler ve karşı konulmaz vehimler altında, bazen
farkında olarak veya olmayarak irademize söz geçiremiyor ve günah
işliyoruz.
İşin aslına bakılırsa, Yüce Allah bizi kendisine yaklaştırmak,
bizi kendisine muhtaç etmek, bizi kendisine çekmek için
birbirinden farklı, değişik vesileler yaratmış. Meselâ, acıkma
gibi bir duygu verip, bizi rızka muhtaç etmiş, Rezzak olduğunu
göstermiş ve bizi bu yolla Kendisine bağlamış. Biz de kul olarak
bütün ihtiyaçlarımızı O’ndan istemiş, O’nu Rezzak olarak bilmiş,
gerçek anlamda rızık verici olarak O’nu tanımışız. Demek ki,
Rezzak ismi, acıkmamızı gerektiriyor.
Aynı şekilde, biz günahkârız, Allah bağışlayandır. Biz hata
işliyoruz, Allah affedendir. Biz isyana kapılıyoruz, Allah
mağfiret edendir. Biz tevbe ediyoruz, Allah tevbemizi kabul
edendir. Allah Gafûr’dur, Afuvv’dur, Gaffâr’dır, Tevvâb’dır.
İşlediğimiz günahlar bizi Allah’ın bu isimlerine götürüyor, bizi
O’na yöneltiyor. Böylece Allah’ı Gafûr ve Gaffâr isimleriyle
tanımış oluyoruz. Bediüzzaman’ın dediği üzere, ‘Gaffâr ismi
günahların vücudunu ve Settâr ismi kusurların bulunmasını iktiza
ediyor.’ Açıkçası, günah işlensin ki Allah’ın Gaffâr ismi tecelli
etsin; kusur edilsin, hata yapılsın ki, Allah da kulunun kusurunu
yüzüne vurmayıp örterek Settâr olduğunu göstersin.
Bir hadisinde, sevgili Peygamberimiz bu tatlı gerçeği ne de
güzel dile getiriyor:
“Nefsim kudret elinde olan Zât’a yemin ederim ki, eğer siz hiç
günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helâk eder; sonra günah
işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları
mağfiret ederdi.”1
Ne kadar günah, o kadar tevbe
İnsan nefsine aldanır, şeytana kanar, hislerine hâkim olamaz,
iradesine söz geçiremez de, sonunda bir günah işler, ardında da
yaptığına, yapacağına bin pişman olur ve tevbe üstüne tevbe eder.
İşte, kulun günah işlemiş de olsa tevbe ile Rabbine rücu ettiği bu
hal, hadislerden öğrendiğimize göre, Cenâb-ı Hakk’ı hoşnut
etmektedir.
Ebû Hureyre radıyallahu anh anlatıyor:
“Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm Rabbinden naklen buyurdular
ki:
Bir kul günah işledi ve ‘Yâ Rabbi, günahımı affet!’ dedi.
Hak Teâlâ da, ‘Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki
günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi
vardır’ buyurdu.
Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve ‘Ey Rabbim, günahımı
affet!’ dedi.
Allahu Teâlâ da, ‘Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı
affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır’
buyurdu.
Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve ‘Ey Rabbim, beni
affeyle!’ dedi.
Allahu Teâlâ da, ‘Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı
affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi olduğunu
bildi. Ey kulum, dilediğini yap, ben seni affettim’ buyurdu.”2
Büyük hadis âlimi İmam Nevevî, bu hadisten şu hükmü çıkarır:
“Günahlar yüz kere, hatta bin ve daha çok kere tekrar edilse de
kişi her seferinde tevbe etse, tevbesi makbuldür. Veya bütün
günahlar için bir tek tevbe etse bile, yine tevbesi sahihtir.”
Bir hadiste de, istiğfar eden kimsenin günde yetmiş defa
günahını tekrar etse bile, ‘günahında ısrar etmiş’ sayılmayacağı
belirtilir.3
Hz. Ali’nin bu konuya getirdiği açıklama daha ilginçtir:
“Beraberinde kurtuluş reçetesi olduğu halde helâk olan kimsenin
durumuna hayret ediyorum. O reçete de istiğfardır.”
Zaten Gaffâr ve Tevvâb isimleri, ‘çok çok bağışlayan, tevbeleri
çok çok kabul eden, her günah işleyişte istiğfar edeni affeden,
her tevbe edişte tevbe edenin tevbesini kabul eden’ anlamına
geliyor. Şayet Cenâb-ı Hak kulunu hayatı boyu sadece bir sefere
mahsus olmak üzere affedecek olsaydı, ondan sonra insana günah
işleme imkânı ve fırsatı vermemesi gerekirdi. Yani, Allah affetmek
istemeseydi, bize af isteme duygusunu vermezdi.
Diğer taraftan, Cenâb-ı Hakk’ın günahları bağışlaması O’nun
fazlı, lütfu ve ikramıdır. Hadiste de ifade edildiği gibi, günahı
sebebiyle cezalandırması ise adaletinin tecellisidir. Said
Nursî’nin belirttiği üzere, “Cenâb-ı Hakk’ın günahkârları
affetmesi fazldır, tâzib etmesi [azap ile cezalandırması] adldir.”
Efendimizin(a.s.m.) dizi dibinde yetişen sahabe nesli bu ince
noktayı çok iyi kavramıştı. Allah’ın yüce isimlerini mükemmel
mânâda hem çok iyi anlamışlar, hem de hayatlarına yansıtmışlardı.
Rivayet ettikleri hadislere bakınca, bu eğitimin seviyesini ve
anlayışlarının kapasitesini farketmek hiç de zor değildir.
Meselâ, kulun günahı ne kadar çok olursa olsun ve kul ne kadar
af dilerse dilesin, hiçbir zaman isteğinin karşılıksız
kalmayacağını, Hz. Enes haber veriyor.
Enes radıyallahu anh, “Ben Resûlullah sallallâhu aleyhi
vesellemi şöyle buyururken dinledim” diyor.
“Allahu Teâlâ [buyurdu ki]: Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin
ve benden af umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok
olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım. Ey
Âdemoğlu! Günahların gökleri dolduracak kadar olsa, sen Benden
bağışlanmanı dilersen, günahlarını affederim. Ey Âdemoğlu! Sen
yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, fakat Bana
hiçbir şeyi ortak koşmamış, şirke bulaşmamış olsan, Ben de seni
yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım.”4
Peygamber Efendimiz de, bir hadisinde, kulun işlediği günahtan
dolayı tevbe edip Rabbine dönmesini çöl ikliminde yaşayan, çöle
çıkınca varı yoğu devesi olan bir insanın üzüntüsünü ve sevincini
dile getirerek bize şöyle anlatır:
“Öyle bir kimse ki, çorak, boş ve tehlikeli bir arazide
bulunuyor. Beraberinde devesi vardır. Devesinin üzerine de yiyecek
ve içeceğini yüklemiş. Derken uyur. Uyandığında bir de bakar ki,
devesi gitmiş. Devesini aramaya koyulur. Bir türlü bulamaz.
Açlıktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette iken kendi kendine
şöyle der: ‘Artık ilk bulunduğum yere gideyim de, ölünceye kadar
orada uyuyayım.’ Gider, ölmek üzere başını kolunun üzerine koyar.
Bir ara uyanır. Bakar ki, devesi yanıbaşında duruyor. Bütün azığı,
yiyeceği ve içeceği de devesinin üzerindedir. İşte Allah mü’min
kulunun tevbe ve istiğfarı ile, böyle bir durumda olan kimsenin
sevincinden daha fazla sevinç ve lezzet alır.”5
Anne çocuğunu ateşe atar mı?
Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, şefkati ve merhameti sonsuzdur. Bütün
kullara yeter, bütün bir âleme kâfi gelir. Kendini tanıyan, fakat
günahtan elini çekemeyen, nefsinin eline esir düşmüş kullarını
kendi hâline bırakmaz. Bir başka deyişle, Cenâb-ı Hak kendisine
yönelen kulunu çeşitli vesileler yaratarak onu rahmet iklimine
çeker. Yani, Allah kulunu cezalandırmak için yaratmamış, bir
fırsatını yakalayıp da onu Cehenneme atmak için dünyaya
göndermemiş. İnsan nasıl kendi çocuğunu hatasından dolayı ateşe
atmazsa, Yüce Allah da kendisini Rab olarak tanıyan kullarından
sonsuz merhametini esirgemez, onları Cehenneme atmaz.
Hazret-i Ömer Saadet Asrında şahit olduğu bir olayı anlatırken,
bu hususta Efendimizin müjdesini bize de ulaştırıyor.
Bir savaş sonrasıydı. Esirler arasında çocuğundan ayrı düşmüş
bir kadın da vardı. Kadıncağız çocuğuna olan özlemini gidermek
için gördüğü her çocuğu kucaklıyor, bağrına basıyor ve
emziriyordu. Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem
çevresindekilere:
“Bu kadının kendi çocuğunu ateşe atacağına ihtimal veriyor
musunuz?” diye sordu.
“Asla, atmaz” dediler.
Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem, ”İşte
Allahu Teâlâ kullarına bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha
merhametlidir” buyurdu.6
Hadis-i şerifler Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz mağfiretini ve
rahmetini anlatıyor. Aynı şekilde, şaşmaz bir prensip olarak
âyet-i kerimeler, genel ölçüleri verdikten sonra önemli bir
noktayı hatırlatıyor. O da, kulluk şuurunu zedelememek, kulun
Rabbine olan saygı sınırını taşmamaktır. Tevbe, istiğfar ettikten
sonra, nasıl olsa Allah affeder deyip suç işlemeyi sürdürmemeli
ki, kulluk sırrı kaybolmasın. Kur’ân bu gerçeğe şöyle işaret eder:
“Onlar çirkin bir günah işledikleri veya herhangi bir günaha
girerek kendilerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar ve
günahlarını bağışlaması için O’na niyazda bulunurlar. Günahları
ise Allah’tan başka affedecek kim vardır? Ve onlar işledikleri
günahta bile bile ısrar etmezler.”7
Günahla manevî yükseliş
Kul işlediği günahtan dolayı Allah’a daha ciddi olarak
sığındığı ve daha ihlaslı bir şekilde yöneldiği takdirde, manevî
bir yükselişe de geçebilmektedir. Kur’ân bu gerçeği ‘günahların
sevaba dönüştürülmesi’ şeklinde anlatmaktadır.
“Ancak tevbe eden ve güzel işler yapanlar bundan müstesnadır.
Allah onların günahlarını silip yerlerine iyilikler verir. Allah
çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”8
Cenâb-ı Hak, suç ve günahlarını itiraf eden, pişmanlık duyan
kimselerin hem günahlarını bağışlıyor, hem de günahların yerini
sevapla dolduruyor, böylece günah yerini sevaba bırakıyor, günah
sevapla yer değiştiriyor. Bu sırdandır ki, bazı hadis âlimleri,
“Birtakım günahlar vardır ki, mü’min için birçok ibadetten daha
faydalıdır” derler.
Herkes hata işleyebilir, hatta herkes mutlaka hata eder, günaha
girer. Fakat günahkârların da hayırlısı vardır. Bu hayrı Efendimiz
şöyle ifade eder:
“Her insan hata işler; ama hata işleyenlerin en hayırlısı, çok
tevbe edenlerdir.”9
Hata işleyenlerin tevbeleri ile hayırlı bir insan olmalarının
ötesinde, bir de Allah’ın sevdiği bir kul olma mertebesine
yükselmeleri sözkonusudur. Kur’ân’ın gösterdiği bu müjde, İslâm’ın
insana sunduğu en tatlı müjdelerden biridir:
“Muhakkak ki, Allah çok çok tevbe edenleri ve temizlenenleri
sever.”10
Peygamber Efendimiz, bu âyeti şöyle tefsir ederler:
“Şüphesiz Allah, tekrar tekrar günah işlediği halde üst üste
tevbe eden kulunu sever.”11
Bu sevginin gerçek şuurunda olan Peygamberimiz, hiçbir günahı
olmadığı, günahlara karşı korunduğu halde, günde yetmiş kere, bazı
zamanlar yüz kere tevbe ve istiğfar ederdi. Çünkü, istiğfarın
içinde ‘mahbubiyet’ mertebesi ve sevinci vardır.
Ancak, bu müjdeyi yanlış bir tarafa çekerek, “Madem günahlar
sevaba dönüşebiliyor, önce günah işleyip sonra da tevbe etsek
olmaz mı?” gibi cerbezelerle meseleyi istismar etmemek de gerekir.
Böyle bir yaklaşım, herşeyden önce, kulluk edebine aykırıdır.
Bu durum, hâşa, Allah’ı imtihan etmek, dinî hükümleri ciddiye
almamak sayılır ki, işin sırrını kavramamak olur. Böyle bir
istismara karşı, birçok âyette af yetkisinin Allah’a ait olduğu,
Allah’ın istediğini bağışlayacağı, istediğini azaba çarptıracağı
bildirilerek, havf-reca muvazenesine, ümit-korku dengesine dikkat
çekilir.
Kaldı ki, “Nasıl olsa tevbe ederim” düşüncesiyle günaha dalan
kimse tevbe etme fırsatı bulabilecek midir, buna ömrü yetecek
midir, bir garantisi var mıdır? Veya en önemlisi, davranışları
Allah’ın gazabını çektiği halde, Allah kendisine tevbeye dönüş
fırsatı verecek midir? Bütün bunların da gözönünde tutulması
gerekir.
“Farzları yapan,
kebireleri işlemeyen kurtulur”
Bütün bunlarla birlikte, özellikle her gün yüzlerce günahın
hücumuna maruz kalan mü’minin en mühim meselesi, günahtan
kaçınmaya çalışması, günahlı ortamdan uzak durması, günah işlemeye
açık olan kapılara yanaşmamasıdır. Bir bakıma, ‘def’i şer’
yapması, şerli işlerden uzak kalmasıdır. Bu husus bu zamanda çok
büyük önem kazanmaktadır. Takva sırrına da ancak bu yolla
erişilebilir. Çünkü bir haramı, bir büyük günahı terk etmek
farzdır. Bir vacibi işlemek birçok sünnetten daha sevaplıdır.
Takvanın esas alınmasıyla binlerce günahın hücumuna karşılık bir
kerelik yüz çevirme ile, yüzlerce günah terk edilmiş, dolayısıyla
yüzlerce farz ve vacip işlenmiş olur. Böylece, takva niyetiyle,
günahtan kaçınmak maksadıyla çok sayıda salih amele yol açılır.
Çünkü bu zamanda “Farzları yapan, kebireleri işlemeyen
kurtulur.”12
Bu kurtuluşu, yani büyük günahlardan kaçınanların nimete,
ikrama ve Cennet saadetine ereceklerini Kur’ân haber veriyor:
“Eğer size yasaklanmış günahların büyüklerinden kaçınırsanız,
geri kalan günahlarınızı örter ve sizi nimet ve ikramlarımızla
dolu olan Cennete koyarız.”13
Madem öyledir, “Hayatınızı imanla hayatlandırınız ve ferâizle
zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.”14
1. Müslim, Tevbe 9.
2. Buhârî, Tevhid 35; Müslim, Tevbe 29.
3. Müsned, 5:130.
4. Tirmizî, Daavât 98.
5. Müslim, Tevbe 3.
6. Buhari, Edeb 19, Müslim, Tevbe 22.
7. Âl-i İmran sûresi, 3:135.
8. Furkan sûresi, 25:70.
9. Tirmizî, Kıyâme 49.
10. Bakara sûresi, 2:222.
11. Müsned, 1:80.
12. Risale-i Nur Külliyatı, 2:1632.
13. Nisa sûresi, 4:31.
14. Risale-i Nur Külliyatı, 1:5.
*Kaynak:http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=742