|
MUTLU BİR AİLE
İÇİN
Şüphesiz insanlar her
zaman huzurlu ve mutlu olmak isterler. Ancak huzur ve mutluluğun da
bazı yasaları vardır, bunlara dikkat etmek gerekir. Bu sayfamızda
mutlu bir evlilik gerçekleştirmek ve sürdürmek için yapılan araştırmaları sizlere
aktarmayı amaçlıyoruz. Ancak elbette vahiy dışında her görüşte yanlış
ve noksanlar olabilir.
Bu sayfamızdaki çalışmaları lütfen
noksansız
doğrular olarak değil, size ışık tutacak işaretler olarak ele alın.
Tam mutlu ve huzurlu,ideal bir hayatın cennette olduğunu da
unutmayın. Lütfen birbirinizin güzel yönlerini görün ve birbirinizin
kıymetini bilin.
Huzur ve mutluluğun kaynağı
olan Allah, hepimizin gönül ve yuvalarına huzurlar akıtsın.
www.suffe.net

MUTLU BİR YUVA KURMAK İSTEYENLERE...*
EVLENMEK ŞART MI?
ÖNCE
NE İSTEDİĞİNİZİ BELİRLEYİN
İDEAL
BİRLİĞİ ŞART, AMA YETMEZ
SEVGİ GEREKLİ, AŞK
RİSKLİDİR
TEK
BAŞINA DA MUTLU MUSUNUZ?
KONUŞABİLMEK LÂZIM
FLÖRT NE İŞE YARAR?
ONU İYİ TANIYIN
BİRKAÇ
BİLENE DANIŞIN
ONUN AİLESİ
NASIL PEKİ
DOĞRU ZAMANLAMA
KAÇ YAŞINDA
EVLENMELİ
DÖRT DÖRTLÜK
OLMALI MI?
SÖZLEŞME YAPIN
Dr. Yusuf Karaçay
“İçinizden bekâr olanları evlendirin” mealindeki âyeti bizim
arkadaşlar “Evlenmeyi düşünenlere yol gösterecek bir yazı yayınlayın”
diye de tefsir ettikleri için, hayli zamandır sıkıştırıyorlardı beni.
Ve, evlilik hazırlığı yapan gençlerin çeyizinde bulunsun diye
tavsiyelerimi kaleme aldım. Yazdıklarım kişisel fikirlerim sayılmaz;
çoğu terapistin de katılacağı tavsiyelerdir bunlar.
Şanslı olduğunuzu da bilin. Bizim zamanımızda bu konularda pek
konuşulmaz, fikir verilmezdi. Evli-barklı, olgun-oturaklı abilerimiz
hep çok daha mühim mevzuları anlatır, bu konuya gelince susarlardı.
Dinî dergilerde de yer almazdı bu konular, gençlerin zihni
dağılmasın(!) diye. Öyle olunca da biz fısır fısır konuşurduk
aramızda: “Evlensek mi acaba? Nasıl biriyle evlensek?” “Hoşlandığım
bir kız var ama namaz kılmıyor, problem olur mu dersin?” “Büyüklerimin
bulacağı bir kızla evlensem mutlu olur muyum sence?”
Siz bu tür açmazlar yaşamazsınız umarım. Zamanımızda bu konular daha
rahat konuşuluyor zaten. Doğru karar vermenizde yazacaklarımın da
biraz faydası olursa ne mutlu bana.
§ EVLENMEK ŞART MI?
Kimse Robinson Crusoe değildir. O bile bir dost bulduğunda sevinçten
zıplamıştı. Kendi başına da dünyanın en huzurlu insanı olan ve hatta
doğrudan Rabbine muhatap olabilen Peygamberimiz (a.s.m.) bile, bazen
eşine “Yâ Âişe, konuş benimle!” dermiş, kitaplarda böyle nakledilir.
Konuşmak, paylaşmak ve yardımlaşmak bu zorlu imtihan dünyasına tek
başına gelen insanın en büyük ihtiyacıdır belki de.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “İnsanın en fazla ihtiyacını tatmin eden,
kalbine mukabil [karşılık] bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki
taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler
[paylaşsınlar] ve lezaizde [güzel şeylerde] birbirine ortak, gam ve
kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.”
“Evet, bir işte mütehayyir [hayret veya tereddüt içinde] kalan veya
birşeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun [hayalî bile
olsa], ister ki, birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü
paylaşsın.”
“Kalplerin en latifi [duyarlısı], en şefiki [şefkatlisi], ‘kısm-ı sani’
[diğer yarım] ile tabir edilen kadın kalbidir.”
Zaten evlilik, değil bu insanî ve ulvî ihtiyaçları, insanın en temel
ihtiyaçlarını—barınma, beslenme ve üreme—dahi karşılayan bir kurum
olduğu içindir ki, tartışmasız her asırda, her kültürde el üstünde
tutulmuş, şart gibi görülmüş, hatta kutsanmıştır. Gelin görün ki, en
fazla şikayet edilen kurumdur da aynı zamanda. Bir problemi olan,
işleri yolunda gitmeyen, gençliğindeki ideallerini yakalayamamış
kişiler, evliliğinden şikayet ederler genellikle. Sanki bekârlığında
çok mutluymuş gibi, sanki bekâr kalsa ideallerine ulaşacakmış gibi.
Hem evlenir, hem şikayet ederler; hem şikayet eder, hem de evlilikten
vazgeçmezler. Olan da bekâr gençlere olur. Kafalar karışır:
“Evlenmesek mi?”
Siz bakmayın onlara. Hatta bana da bakmayın siz, bazen ben de “Bekâr
bayan yarımdır, evlenince tam olur. Bekâr erkek yarımdır, evlenince
tamamen biter” gibi espriler yaparım ama, bal gibi biliyor, açıkça da
görüyorum ki; bekârlık yıllarımda hedefsiz ve sonuçsuz bir koşturmaca
hâlinde geçen hayatım, evlenince, bir tezgahın başına oturup üretime
başlamak gibi bir değişim geçirdi ve maddî, manevî, sosyal sahalarda
bugüne dek ne ürettiysem, hep evlendikten sonra oldu. (Eşime buradan
teşekkürler!) Eski resimleri karıştırdığımda zaman zaman kendi kendine
konuşan, yalnızlık sebebiyle arada kasvete dalan o genci görüp bugünkü
hâlime şükrediyorum.
Geçenlerde Ulusal Psikiyatri Kongresi’ne katılmıştım. Epeydir
görmediğim birçok meslektaşım ve dostumla görüştüm. Son katıldığım
kongreden bu yana peşpeşe iki çocuğum daha olduğu için benimle sohbet
eden arkadaşların konuşmaları evlilik, çoluk-çocuk gibi konulara
yöneldi genellikle. Benim de dikkatim bu konuya çevrildi tabiî. Kim
evlenmiş, kim bekâr kalmış, kim boşanmış, kimin kaç çocuğu var? Dikkat
ettim, kim ki evlenip yuva kurmuş; daha huzurlu, daha verimli,
hedeflerini gerçekleştirmiş. “Nasılsın?” diye sorunca gevrek gevrek
gülerek “İyii” diyor. Kim ki düzenli bir aile hayatı kuramamış;
huzursuz, şaşkın, meslekî yönden de verimsiz, başıboş dolanıyor. “Yaa,
bildiğin gibi işte, birşey yok, ne olsun?”
O yüzden Bediüzzaman’ın “Bekârlık, bikârların kârıdır” sözüne aynen
katılıyorum. Bekârlık, bu hayatta kazancı olmayanların işidir yani.
Üstelik onun, az önce yazdığım espriden çok daha hakikatli bir sözü
daha var ki; “Bekâr erkek üçte iki erkek, üçte bir çocuktur. Bekâr
kadın üçte iki kadın, üçte bir erkektir.” Yani erkeklerin haylazlıktan
kurtulup olgunlaşmaları, bayanların ise kişiliklerini oturtmaları için
evlenmeleri lâzımdır.
Peki, evleneceğiniz kişiyi nasıl seçeceksiniz?
BAŞA DÖN
§ ÖNCE NE İSTEDİĞİNİZİ
BELİRLEYİN
“Ne iş olsa yaparım abi” diyen birinin, iyi ve uygun bir iş bulması
çok zordur malûm. Hatta iş bulması bile zordur. Oysa kişi ne
istediğini belirlese, aradığını bilmenin rahatlığı ile çok daha
kolayca bulabilir. Evlilik için de böyledir bu. Nasıl biriyle
evleneceğine karar vermek, işin yarısını halletmek demektir. Ama bunun
için de tabiî önce kendi kişiliğinizi, yönelimlerinizi ve
ihtiyaçlarınızı belirlemeniz gerekir. Yani kendinizi tanımanız
lâzımdır önce.
İkili ilişkilerde, aile hayatında sizin için önemli olan nedir? Huzur
mu, paylaşım mı, destek mi, heyecan mı, ya da güven mi?
Vazgeçemeyeceğiniz öncelikler hangileridir, kesinlikle kabul
etmeyeceğiniz şeyler nelerdir? Bunların adını doğru koymanız gerekir.
En az on cümleyle ihtiyaçlarınızı, beklentilerinizi, şartlarınızı
sıralayın; elinizde ve aklınızda bulunsun.
Tabiî, bu istekleri sıralarken, abartmayın da lütfen.
Adam arkadaşına sormuş:
—Evlenmiyor musun?
—Şartlarımı tutarsa olur.
—Ne istiyorsun ki?
—Güzel olsun, akıllı olsun, dindar olsun, zengin olsun, kültürlü
olsun, şefkatli olsun, ciddi olsun, itaatli olsun, bir de esprili
olsun.
—Ama abi, demiş öteki, birden fazla evlilik yasak artık!
Fıkra, önerimi unutturmasın ama. Ne istediğinizi belirlemelisiniz
mutlaka. On cümle lütfen.
BAŞA DÖN
§ İDEAL BİRLİĞİ ŞART,
AMA YETMEZ
Hayat arkadaşını seçerken en çok dikkat edilmesi gereken noktaların
başında ideal birliği gelir. Hayatı beraber yaşayacağınız kişinin
hayatı ne gözle gördüğü, hedefinin ne olduğu ve değer yargıları, en
çok üzerinde durulması gereken konudur.
Hayat, keyif peşinde, rahat içinde mi yaşanacak, yoksa idealler
peşinde, gereğinde fedakârlıkla mı? Kazanılan para ile daha iyi
yaşamak mı hedeflenecek, yoksa o kazanç olabildiğince hayır yollarına
mı sarf edilecek? Çocuk sahibi olunduğunda, çocuk hangi prensiplere
göre büyütülecek, ona nasıl bir eğitim verilecek? Sosyal hayatta
kimlerle nasıl bir diyalog kurulacak? Bu gibi temel tercihlerde uyum,
iyi bir evlilik için olmazsa olmaz şarttır.
Sizin hayatınızı bile uğruna feda edebileceğiniz ideallerinizi eşiniz
yarım kulakla dinliyorsa, her satırını didik didik okuyup yaşamaya
çalıştığınız kitaplarınızı eşiniz dinlerken uyukluyorsa, siz teheccüde
bile kalkarken eşiniz yatsıyı bile kılmadan yatıyorsa, bırakın
sevgiyi, saygı bile kalmaz ki aranızda.
İlginç bir araştırma okumuştum. “Evlilikte mutluluğun şartları
nelerdir?” sorusuna her iki cinsin en çok verdiği üç cevaptan birisi,
hatta birincisi ‘inanç ve ideal birliği’ idi. (Diğerleri de sevgi ve
cinsel uyum imiş.) O yüzden evlenmeyi düşündüğünüz kişide ilk
bakacağınız nokta, aynı idealleri paylaşıp paylaşmadığınızdır. Yani
size sizin yolunuzda ‘yoldaş’ da olabilmelidir eşiniz.
“Şimdilik istediğim gibi değil, ama ileride düzelir” diye de kendinizi
kandırmayın. Âyetin verdiği dersi hatırlayın: “Sen sevdiğine hidayet
edemezsin, ancak Allah dilediğine hidayet eder.” Değişeceğine dair
garantiniz var mı? Ya da o, garanti verebiliyor mu? Yoksa siz kumar
meraklısı mısınız? Veya tehlikeyi çok mu seviyorsunuz?
Ancak fikir uyumu önemli derken de ölçüyü kaçırmayalım. En önemli
noktadır bu, ama tek önemli nokta değildir. Gereklidir, ama yeterli
değildir. Bu noktada özellikle bir fikir grubu içinde olan ve
idealleri yolunda yaşayan kişilerin çokça düştüğü bir hata vardır:
iyisine kötüsüne bakmadan, sırf aynı fikirleri paylaştığı için uyumsuz
biriyle evlenmek. “Zaten benim fikrimde olan az; ideallerimi paylaşan
birisini bulursam, huyuna suyuna bakmaz evlenirim” diyenler çoktur.
Ama unutmayalım ki, meselâ Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb de aynı yola baş
koymuşlardı. Fakat bu mutlu bir beraberlik kurmalarına yetmedi.
Zaten düşünürsek, aynı ideali bile farklı insanlar farklı biçimlerde
yaşamaz mı? En basit bir örnekle, evde oturup kitap okumak, yazı
yazmak da bir ideale hizmet biçimidir; sürekli gezip sohbetlere,
faaliyetlere katılmak da. Ama arada dağlar kadar fark vardır. Sadece
fikir birliğini önemseyip kişilik uyumunu yok saymak gibi bir hataya
düşmeyiniz lütfen. Fikirleri size uyanlar içinde huyu da size uyan
birini mutlaka bulursunuz.
BAŞA DÖN
§ SEVGİ GEREKLİ, AŞK
RİSKLİDİR
Neredeyse klasik bir münazara konusudur: Evlilikte aşk lâzım mı, değil
mi? Beylik bir cevap olarak herkes “Tabiî ki lâzım” der. Oysa bence
sevgi şarttır, ama aşk şart değil, hatta risklidir bile. Hemen itiraz
etmeyin, önce isimlendirmeyi doğru yapalım. Kullandığım mânâda sevgi,
karşısındakine ihtiyacını hissetmek, onunla beraber olmaktan mutluluk
duymak, onun eksiklerini de hoşgörmektir. Aşk ise ona muhtaç olmak,
onsuz olamamak, eksiklerini ise görmemektir. Böyle bir aşk, aslında
sağlıksız (gözü kör de denir) bir ruh hâli değil midir? Peki sağlıksız
bir duyguyla sağlıklı bir beraberlik nasıl kurulur? Depresyon
tedavisinde kullanılan bazı ilaçların abartılı aşk duygularını da
azalttığını biliyor muydunuz? Saplantı düzeyindeki aşk, bir hastalık
bile sayılabilir aslında.
Ama modern çağın klişelerinin dayatmasıyla, çoğu gençler aşk
evliliğini en büyük hayalleri olarak kabul ederler. Bu kişilerin çoğu,
aşık olduklarında karşılarındaki kişinin eksiklerini, uyumsuz
yönlerini görmez, o coşkulu duygunun esiri olup mantığı tamamen bir
kenara atarak yanlış evlilikler yaparlar. Aşık olmuş birisi için
karşısındaki, dünyanın en mükemmel kişisidir, kusursuzdur, onun için
yaratılmıştır, o olmazsa hayat boyu mutsuz kalacaktır. Oysa aşk bir
duygu ve duygular da geçici olduğu için bir süre sonra aşk küllenmeye
başladığında, önceleri görülmeyen yanlışlar göze batmaya başlar.
Coşkuyla başlayan ilişki hüsranla biter çoğunlukla.
Aslına bakarsanız, aşık olan için bu denli riskler taşıyan bu duygu,
aşık olunan kişi için bile çok rahatsız edicidir. Düşünün; siz
öylesine, gelişigüzel bir söz söylüyorsunuz (“İnecek var şoför bey!”),
aşığınız “Ne hoş bir cümle kurdun” diyor. Siz sıradan gündelik bir
davranışınızı yapıyorsunuz, o “Ne güzel içiyorsun çorbayı!” diyor.
Böyle olduğundan büyük görülmek insanı rahatsız etmez mi sizce?
İlişkinin doğallığını, davranışların içtenliğini öldürmez mi?
Zaten o yüzden değil midir ki, çılgınca aşık olunanlar genellikle
aşıklarına karşılık vermez, acı çektirir? “Delice sevdim, ömrümü
verdim” diye başlayan şarkılar, “O beni sevmedi, kalbini vermedi” diye
devam etmez mi hep? Tesadüf değildir bu. Aklı başında hiç kimse,
olduğundan büyük görülmek, hak ettiğinden fazla ilgi ve sevgi
görmekten mutlu olmaz—kısa süreli bir zevk dışında.
Üstelik bu tip gerçekçi olmayan sevgiler, abartılı hayranlıklar,
yöneldiği kişinin zihnine “Ben onun zannettiği gibi mükemmel değilim.
Öyle olmadığımı fark ettiğinde ne olacak?” tedirginliğini kazır. Böyle
seven, sevdiğini zorlu bir cendereye sıkıştırmıştır aslında. Ve göğe
çıkaranlar, hayallerinin gerçek olmadığını görünce ortada bir yerde
kalamaz, bu kez de yerin dibine batırırlar sevdikleri(!) kişiyi. Büyük
beklentiler büyük hayal kırıklıklarını hazırlar.
Siz siz olun, eğer karşınızdaki size olduğunuzdan daha fazla kıymet
veriyorsa, sizi olduğunuzdan mükemmel görüyorsa, size sırılsıklam
aşıksa, uzaklaşın ondan.
Dozunca seven, hatalarınızı da gören, ama iyi yönlerinizin hatırına
onları affeden, sizden abartılı şeyler beklemeyen, zorlamayan,
destekleyen bir sevgi çok daha güzel değil mi?
BAŞA DÖN
§ TEK BAŞINA DA MUTLU MUSUNUZ?
Meşhur atasözüdür: İki çıplak bir hamama yaraşır. Yani, iki mutsuz
birleşince mutlu olmaz. Tek başına mutluluğu bulamamışsanız, ancak bir
başkasına dayanarak mutlu olacaksanız, olmayın daha iyi. Zaten
olamazsınız. Üstelik bu dayanma tarzı, o hapşırınca sizin nezle
olmanıza yol açacak, fazla dayandığınızda da omuzu ağrıyacaktır.
O yüzden, ilk anda size ters gelecek belki ama, eğer bekârken de
mutlu, kendi içinde uyumlu bir insansanız, evlenince daha da mutlu
olursunuz muhtemelen. Yok eğer bekârlığınız sıkıntılı, problemli,
huzursuz geçiyorsa evlenince mutlu olma hülyası kurmanız gerçekçi
olmaz. Kendi içinizde bir toparlanma yaşamalısınız evliliği düşünmeden
önce. Unutmayın, iyi bir evlilik kötü bir hayatı düzeltmez, ancak
düzelmiş bir hayatta iyi bir evlilik yapılır.
Bu sözlerimle bazılarının tatlı hayallerini bozuyor olabilirim ama,
tüm sıkıntılarının evlenince mucizevî biçimde geçeceğini sanmak
maalesef çok düşülen büyük bir yanılgıdır. Evliliğe bu kadar fazla
anlam yüklemek de hem mantıksızdır, hem de riskli. Karşınızdaki de
sizin gibi bir insandır; beyaz atlı prens değil.
Bu aldatıcı beklentinin uzun vadede en çok görülen sonucu ise
(başlarda da dediğimiz gibi) evlilik de mutluluk getirmezse eşini
suçlamaktır bu kez. Şu diyalogu o kadar çok yaşadım ki bugüne kadar:
—Çok sıkıntılı ve mutsuzum doktor bey.
—Sebep nedir sizce?
—Eşim. Evlendiğimden beri bana destek olmuyor hiç.
—Bekârken çok mu mutluydunuz?
—Eeee, sorunlarım vardı tabiî. Gençliğimde de tedavi görmüştüm
aslında.
Bu gibi kişiler—hayal ve masalların da etkisiyle—evlenince tüm
sorunlarının aniden biteceğini bekledikleri için, aynen devam eden
sıkıntılar ciddi bir hayal kırıklığını ve öfkeyi de beraberinde
getirir maalesef. Oysa, eğer biz değişmezsek, yarın bugünden farklı
olmayacaktır. Nikahta sadece keramet vardır; mucize değil.
O yüzden, önce siz tek başına da mutlu olmayı öğrenin, sonra evlenin.
Mutluluk paylaşıldıkça artar.
BAŞA DÖN
§ KONUŞABİLMEK LÂZIM
Evlilik anlaşmaktır. İnsanlar da konuşa konuşa anlaşırlar, malum.
Beğendiğiniz kişi dış görünüşüyle, huyuyla, yaşama biçimiyle size çok
uyuyor ama konuşmaya başladığınızda bir kopukluk oluyorsa dikkat!
Dozunda olunca tartışmak bile güzeldir, ama konuşamamak bir
felakettir. Onunla konuştuğunuzda zihniniz açılıyor, 1+1=3 ediyorsa bu
çok güzel. Eğer fazla olumlu bir katkı almıyor ama meramınızı anlatıp
onu da anlayabiliyorsanız 1+1=2 ediyor demektir ki, idare eder. Ama—ne
kadar seviyorsanız sevin—onunla konuşurken kendinizi anlatamıyor, onun
da ne demek istediğini kavramakta zorlanıyorsanız, yani 1+1, 2 bile
etmiyorsa işiniz zor. Hayat boyu mimiklerle anlaşamazsınız çünkü.
Onunla konuşamazsanız ya kendi kendinize konuşmaya başlarsınız ya da
başkalarıyla. İkisi de risklidir.
“Mutlaka evlenin. Anlaşırsanız mutlu olursunuz, anlaşamazsanız
filozof” diyenlere de katılmıyorum. Size muhatap olabilen, zihninizi
açan, fikrinizi zenginleştiren biriyle evlenirseniz filozof değil
evliya bile olabilirsiniz.
BAŞA DÖN
§
FLÖRT NE İŞE YARAR?
Konuşma deyince akla beraber çıkma ve flört de geliyor. İnsanların
birbirlerini tanımak istemeleri çok normal tabiî. Ama flört dönemi,
gerçek beraberliği aksettirmez çoğu zaman. Eğer flört, gerçek hayatın
aynısı olarak yaşanabilse, belki evliliğin nasıl gideceğine dair
ipuçları verebilir, ama bunun da başka bedelleri vardır malûm.
Bildiğimiz anlamdaki flört, yani arada sırada görüşüp gezmek, sohbet
etmek ise, aslında gerçek hayatta olunandan farklı bir kişiliğin
sergilendiği bir dönemdir.
Örneğin kişi günün yirmi üç saati tek başına, sessiz ve sakin bir
hayat sürüyor, biriken sohbet ve gezme ihtiyacını günde bir saatlik
buluşmalara saklıyorsa, o bir saatte çok konuşkan, canlı, eğlendirici
biri gibi davranabilir. Ve çıktığı kişi de canlı, atak, sosyal
insanlardan hoşlanıyorsa onun gözüne hoş görünebilir. Ama iş evliliğe
gelince, o hareketli görünen kişinin günde ancak bir saat gezmeye ve
sohbete tahammül edebildiği, aslında çok durgun ve sakin bir hayatı
sevdiği açığa çıkar ve sürtüşmeler başlar tabiî.
Ben üç-dört yıl flört edip birbiriyle çok iyi anlaşan, ama evlenince
birkaç ayda hayal kırıklığı yaşayan nice insanlar gördüm. Evlilik
hayatı başlayınca “Reklamları izlediniz, şimdi haberler” anonsu
yapılmış gibi olur.
“Peki, flört bile olmadan evlenilecek kişi nasıl seçilebilir?”
diyebilirsiniz. Aslına bakarsanız bir insanın, karşısındaki kişiyi
tanıması o kadar da uzun bir zaman gerektirmez. Yapılan araştırmalar
özellikle bayanların, karşılaştıkları kişiyi ilk üç dakika içinde
değerlendirip kategorize edebildiğini göstermiştir. Dikkatli bir insan
için yüz hatları, mimikler, ses tonu, konuşma biçimi, hatta kullanılan
kelimeler bile kişiliğe dair önemli işaretler taşır. Ve özellikle
hanımlar bu tip işaretleri çok iyi değerlendirirler.
Meselâ karşınızdaki kişiye “Hava bu gün ne güzel, değil mi?” diye
sordunuz diyelim. Hepsi de ayrı bir kişilik yapısına işaret eden çeşit
çeşit cevaplar alabilirsiniz.
—Gerçekten harika bir hava var, insanın içi coşkuyla doluyor. (Canlı,
iyimser.)
—Böyle havaları çok mu seversin? (Karşısındakiyle ilgilenen.)
—Hı hı. (Kontrollü ve ketum.)
—Haklısın, çok güzel, değil mi? (Uyumlu, paylaşımcı.)
—Esas üç gün önce çok daha güzeldi. (Geçmişte yaşayan.)
—Yaa, bu güzel havada eve tıkıldık işte. (Şikayetçi, karamsar.)
Bakın, bir tek cümleden ne kadar çok ipucu çıkartabiliyorsunuz. Yeter
ki ona iyi bakın, dikkatli dinleyin ve ipuçlarını değerlendirin.
Böylece yakışıklı prensi bulmak için yüzlerce kurbağayı öpmeniz
gerekmez.
BAŞA DÖN
§
ONU İYİ TANIYIN
Yukarıdaki konunun devamı olmakla beraber ayrı bir paragraf olmayı hak
eden bir önemi vardır bu bahsin. Bir insanın karşısındakini iyi
tanıyabilmesi için bile, önce kendi sıkıntı ve saplantılarından
arınması gerekir. Şimdi onu bir düşünün. Nasıl bir insan olduğunu
tarif edebilir misiniz? Eğer onun kişiliğini en az on cümle ile tarif
edemiyorsanız, onu tanımıyorsunuz demektir. (Ayrıca bu on cümleyi
başta hazırladığınız tarifle kıyaslayacağınızı da anladınız tabiî.)
Eğer onu tam olarak tanımadığınız halde ondan çok hoşlanıyorsanız, bu
sizin farketmediğiniz bir kompleksinizle ilgili olabilir, dikkat edin!
Ne demek istediğimi bir örnekle anlatayım:
Faraza, diyelim ki, siz maddî sıkıntı yaşıyorsunuz. Fena halde
zorlanıyorsunuz. Acilen borç para bulmanız lâzım. Ve bu arada bir
yazarla tanıştınız. Çok ilginç fikirleri var. Size son çıkan kitabını
anlatıyor. Ama siz onun fikirlerini dinlemiyorsunuz bile. Neden? Çünkü
aklınız para probleminizde. Bu haldeyken onu ancak şöyle dinlersiniz:
“Acaba kitabı iyi sattı mı? Parası var mı? Bana borç verir mi?”
Anlattığı fikirleri dinlemezsiniz bile. Sonuçta sizin acil
ihtiyacınız, meşgul olduğunuz probleminiz, onu tanımanızı
engeller—saatlerce konuşsanız bile.
Aynen bunun gibi; diyelim ki sizin beğenilme, önemsenme konusunda bir
kompleksiniz var. İnsanların size hak ettiğiniz ilgiyi göstermediğini
düşünüyorsunuz. Bu durumda yalancı ve ahlâksız biri bile size aşırı
ilgi gösterse, peşinizden koşsa, sizi göğe çıkarsa, sizi elde etmesi
kolaydır. Siz uğraştığınız tek konuda derdinize deva olacağını
düşündüğünüz bu kişinin, aslında kolayca fark edilebilecek bir yığın
yanlışını fark etmezsiniz. Sonra da “Evlenmeden önce anlayamamıştım
onun böyle biri olduğunu” diye şikayet edersiniz. “Küçücük çocuklar
bile karşılarındaki insanın huyunu-suyunu hissedebilirken, siz nasıl
oldu da onun bu yönlerini görmediniz?” diye sorulduğunda da
“Bilemiyorum, fark etmemişim” dersiniz. Aslında cevap açıktır: O
yönlerine hiç bakmadınız ki... Sizin ilgilendiğiniz tek bir konu
vardı. Saplantınız yani.
O yüzden “Önce kendi saplantılarınızı bulup çözmeniz lâzım, doğru
seçim yapabilmek için” diyorum. Ve sonra da duru bir gözle
karşınızdakine bakıp onu tanımaya, anlamaya çalışmanız. Eğer
karşınızdakinin huyunu-suyunu doğru düzgün tarif edemiyor, size
sorulan “şu şu yönleri nasıl?” sorularına cevap bulamıyorsanız, tekrar
bir değerlendirme yapmanız gerekiyor demektir. Bu değerlendirmeyi
güvendiğiniz kişilerle beraber yapmanızda da fayda var bence.
BAŞA DÖN
§
BİRKAÇ BİLENE DANIŞIN
Evleneceğiniz kişiyi tabiî ki kendiniz seçeceksiniz, ama fikrine
güvendiğiniz kişilere danışmanızın da çok faydasını göreceksiniz. Hele
aşık iseniz (yukarıda değindiğimiz gibi), tarafsız yorum
yapamayacağınız için olaya üçüncü bir gözle bakan tecrübeli kişilerin
yorumlarını da alın mutlaka. Sizi denk ve uyumlu bir çift olarak
görüyorlar mı? Tecrübe, sandığınızdan (ve benim de gençliğimde
sandığımdan) çok daha önemlidir.
Ancak burada da abartıya kaçmamalı, mutlaka son kararı siz
vermelisiniz. Hata yapma korkusu veya kararsızlık sebebiyle evleneceği
kişiyi anne-babasına veya büyüklerine seçtirenlerin şikayete hakkı
olmayacaktır ileride. Sizin yerinize seçim yapacakların da
saplantıları olmadığı ne malûm?
Hep söylerim, hayli bağımlı bir toplum olduğumuz ve ilişkilerimizde
özerkliğe pek yer vermediğimiz için, iki uç arasında salınıp duruyoruz
maalesef. Bir yanda gençlerin kararlarını onların yerine almak,
başkalarının hayatını yönetmeye çalışmak, çocuğunu vesayete muhtaç bir
aciz gibi görmek yanlışına düşen aileler, büyükler olduğu için; diğer
yanda ya boyun eğmiş, sorumluluğunu üstlenmekten korkan ve her işini
başkasının aklıyla yapan gençler yer alıyor ya da bu baskıyı reddedip
ipleri tümden koparan, tamamen kendi başına davranıp kimseye
danışmayan isyankârlar. Orta noktayı bulmak çok mu zor sizce?
Burada özellikle sevdiği kişiyle evlenmesine ailesi izin vermeyen (ya
da sevmediği biriyle evlenmesi istenen) gençlere de seslenmek isterim.
Aileniz eğer bu dayatmayı bazı saplantıları doğrultusunda yapıyorsa,
bununla onları (usulünce) yüzleştirmeyi deneyin. “Anne, sen
mutsuzluğunu maddî sıkıntına bağladığın için benim illa ki o zengin
çocukla evlenmemi istiyorsun; ama senin esas problemin para değil,
babamın seni sevmediğini sanıyorsun. Zaten bak, filanca da zengin, ama
hiç de mutlu değil” gibi.
Eğer siz kendi tercihinizin sizi mutlu edeceğini yeterince ve mantıklı
biçimde açıklarsanız neden kabul etmesinler ki? Kim çocuğunun mutsuz
olmasını ister? Ha, eğer “Düşünce biçimleri yanlış, kuşak farkı var,
anlamıyorlar” diyorsanız, yeterince konuşmuyorsunuz demektir. Onlar da
sizin gibi genç oldular vaktiyle, siz meramınızı doğru anlatırsanız
mutlaka anlayacaklardır.
Bu konu üzerinde çok durmamın sebebi, mutlu bir yuva kuracağım diye
arkanızda harabeler bırakmanızı istemeyişimdir. O harabe görüntüleri
sizin hayalinizde hep yaşar, ne kadar iyi bir evlilik yapsanız da.
Sizin iyiliğiniz için söylüyorum yani, aileniz için değil.
BAŞA DÖN
§
ONUN AİLESİ NASIL PEKİ?
“Anasına bak kızını al” sözü boşuna söylenmemiştir. Hele hele yapı
olarak ailesine daha düşkün ve bağlı olan kızların, ailelerinin tarz
ve kişiliğinden çok farklı olmaları hayli nadirdir. O yüzden özellikle
bir erkeğin, evleneceği kızın ailesini iyi tanıması gerekir.
Erkeklerin ise ailelerinden biraz uzağa düşebileceklerini de eklememiz
lâzım, her ne kadar “Armut dibine düşer” ise de.
Aileyi incelerken kişinin anne-babasıyla ilişkilerine de çok dikkat
etmek gerekir. Zira psikolojik bir gerçektir ki, kız çocuğunun
babasıyla, erkeğin de annesiyle ilişkisi, evlendiğinde de sürdüreceği
bir iletişim tarzının temelini atar. Babasıyla mesafeli büyümüş bir
kız, eşiyle de mesafeli olacaktır muhtemelen. Annesinin şefkatli ev
kadını kimliğini benimsemiş bir erkek, çalışan ya da sosyal yönü
kuvvetli bir kadına (sebebini bilemediği halde) tahammül edemez.
Babası kendisine aşırı düşkün bir kızın, eşinden de yüceltilme
beklemesi veya annesi baskın bir erkeğin pasif bir bayanla mutlu
olamaması gibi örnekler de verebiliriz.
Tabii “Ailesine bakın” derken aileler arasında uyumu da değerlendirmek
lâzım. Eşler birbiriyle ne denli uyumlu olursa olsun, ailelerle veya
aileler arasında yaşanan sürtüşmeler en azından tatsızlık sebebi
olacağından, bu konuda da denklik aramakta fayda vardır. “Ailelerimiz
anlaşabilir mi? Ben onun ailesiyle uyuşabilir miyim” diye de
sorulmalıdır yani.
BAŞA DÖN
§
DOĞRU ZAMANLAMA
Yanlış zamanda yanlış karar verilir. Eğer bir bunalım dönemi
yaşıyorsanız kesinlikle hayatınızı bağlayacak önemli bir karar
vermeyin. Zira denize düşen yılana sarılır. Biz, depresyon gibi
sıkıntılı dönemlerdeki hastalarımızı mutlaka uyarırız: “Şu an sağlıklı
değerlendirme yapamayabilirsiniz. Kendinizi toparlayana kadar önemli
bir karar almayın.” Öylesi bunalım dönemlerinde öncelikler değişir
çünkü ve sağlıklı düşünmek pek mümkün olmaz.
Depresyonda iken yaşadığı keyifsizliğin etkisiyle çok hareketli,
neşeli birisine aşık olup evlenen bir hastam, düzeldiğinde “Ben bu
havai, boşboğaz insanla nasıl yaşarım?” demeye başlamıştı. Evdeki
huzursuzluktan kurtulmak için ilk çıkan kısmete evet diyen
kızlarımızın çok yanlış seçimler yaptıkları ve daha büyük sıkıntılara
düştükleri de yine çok gördüğüm bir örnektir. Yağmurdan kaçan doluya
tutulur genellikle.
BAŞA DÖN
§
KAÇ YAŞINDA EVLENMELİ?
Zaman deyince, uygun evlenme yaşı da çok önemli bir konudur. Cinslere
göre konuşursak, erkek, yapı olarak daha geç olgunlaşır. Bu,
fizyolojik olarak da bilinen bir gerçektir. Bunu bazı şovenist
erkekler “Erkek olmak zor bir iştir” diye yorumlarlar. Şaka bir yana,
erkeğin evlilik sorumluluğunu üstlenecek kıvama gelmesi yirmibeş
yaşından önce zordur gerçekten de. Hele bizim gibi bağımlı özellikleri
olan, gençlerin bile çocuk muamelesi gördüğü bir toplumda, bu yaşı
otuza bile taşıyabiliriz.(Bizce 30 oldukça geç bir yaş.Suffe) Ancak
geç evlenmenin erkekler için bazı hatalara düşme riskini arttırdığını
da unutmamak lâzım.
Bayanlar ise çok daha erken dönemlerden itibaren evlilik ve anneliğe
hazır gibidirler. Dolayısıyla günümüzde genel kabul gören ortalama
olan yirmi yaş civarı mantıklı sayılır. Tabii bu yaşı eğitim vb
sebeplerle biraz ileriye almak da mümkündür, ama kişilik fazla
kemikleşmeden evlenmekte de fayda vardır bayanlar için. Zira evlilik
bir ölçüde elastik olmayı, uzlaşabilmeyi, gereğinde taviz verebilmeyi
gerektirir. Yaş fazla ilerlemiş, yaşama tarzı oturmuş ise,
karşısındakine uyum sağlamak güçleşecektir.
“Bunca yıllık huyumu değiştiremem ki!”
İdeal olanı, erkeğin sorumluluk üstlenecek, gerektiğinde eşine yol
gösterecek bir olgunluğa eriştiği yirmibeş-otuz yaşlarında (bizce
23-27yaş Suffe), bayanın da kendini ve hayatı tanıyıp fazla da
kişiliği kemikleşmeden yirmi yaşlarında yapacağı evliliktir. Arada
beş-on yaş fark olması da tavsiye edilir zaten; özellikle ileriki
yıllar açısından.
BAŞA DÖN
DÖRT DÖRTLÜK OLMALI MI?
Yukarıda anlattıklarımız iyi bir evlilik yapabilmek için dikkate
alınması gereken (bazı) faktörlerdir. Bu saydıklarımızın hepsinden tam
not almak zorunda değilsiniz elbette ama, hepsini dikkate almanız
sizin yararınızadır. Bu dünya cennet olmadığına göre ve birçok
peygamber bile evliliğinde sorunlar yaşadığına göre, mükemmel,
kusursuz bir uyum arzulamak fazla iyimserliktir tabiî ki. Evlenmek
için illa da karşınıza dört dörtlük birisinin, bir masal kahramanının
çıkmasını beklemeyin.
”Onun bu’su eksik,
bunun şu’su fazla” derken sonunda eli böğründe kalıp hiç olmayacak
biriyle evlenenler çoktur.
Dört dörtlük uyum deyince şu soruyu sorasım geldi: “Dünyanın bir
yerinde aynı sizin gibi, fiziğiyle, huyuyla tıpatıp size benzeyen
birisi var” desem inanır mısınız? İnanmazsınız tabiî. Çünkü insanlar,
hiçbiri diğerinin aynı olmayacak bir çeşitlilikle yaratılmışlardır. En
benzer dediğimiz kişilerin bile, biraz dikkat ettiğimizde pek çok
farklılıklarının olduğunu görürüz. Peki o zaman şu soruyu sorayım:
“Dünyanın bir yerinde tıpatıp sizin hayalinize uyan birisi var” desem
inanacak mısınız? Buna da inanmayın. Hayaller, idealler, yıldızlar
gibidir. Onlarla yolumuzu buluruz ama, onlara ulaşamayız. Onların
gerçekleşme yeri başka diyardır. Bu dünyada bulabildiğiyle yetinmek de
bir fazilettir.
İsterseniz formüle edelim: Dört dörtlük beklemeyin, dörtte ikiye de
razı olmayın; dörtte üçü hedefleyin.
BAŞA DÖN
§
SÖZLEŞME YAPIN
Eğer tüm bu muhasebeler sonunda evlenme kararı alınmışsa, bu kararın
şartlarını kağıda dökmenizi tavsiye ederim. (Sadece ben değil, tüm
evlilik terapistleri tavsiye eder bunu.) Evlilikte uyulacak kurallar,
hangi konularda kimin nasıl bir fedakârlık yapacağı, kimin neyden
sorumlu olacağı, hatta hangi şehirde yaşanacağı gibi konuların bile
yazılı anlaşma hâline getirilmesinde fayda vardır. Böylece evlilik
sırasında olabilecek sürtüşmelerde “Benim dediğim mi olacak, senin
dediğin mi?” tartışmaları yaşamazsınız. “Burada yazdıklarımız olacak.
Ne söz vermiştik? Bak, altında imzamız bile var.”
Ama bunun faydası sadece evlilik süresince çıkan problemlerin çözümüne
yardım da değildir. Bence esas, çıkabilecek problemleri önceden
görmeye ve belki de kötü bir evliliği engellemeye veya baştan
düzeltmeye yarar; doğru karar vermeyi kolaylaştırır. O heyecanlı
dönemin coşkusu içinde size önemsiz gibi gelen ve “anlaşarak
hallederiz, bir yolunu buluruz” denilen nice gizli uyumsuzluk bu
esnada açığa çıkabilir.
Meselâ ailelerle ilişkinin düzeyi, edinilecek malların nasıl
kullanılacağı, çocuk bakım ve eğitiminde eşlerin payları, özel
ilgilere ne kadar zaman ayrılacağı, hatta televizyonda ne
seyredileceğine kadar yazın bakalım. Hiç tahmin etmediğiniz
kaytarmalar, itirazlar olabilir.
Olmuyor mu? Hemen evlenin o zaman. Allah bir yastıkta kocatsın.
BAŞA DÖN
*
Bu çalışma
www.sorularlaislamiyet.com sitesinden alınarak, yeniden teknik
düzenlemesi yapılmıştır. Teşekkür ederiz.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
|
Evliliğin ilk yıllarının zor geçmemesi için ne yapmalı?
(http://ailem.zaman.com.tr) Evliliğin ilk günlerinden
itibaren eşler kendi aileleriyle yeni kurdukları yuva arasında ne
kadar uyumlu bir denge kurmuşlarsa evlilik müessesesi de o kadar
sağlam temeller üzerine oturur. Genellikle evliliğin ilk yılları
evliliğin gidişatı açısından çok önemlidir. Bilimsel çalışmalar da
evliliğin ilk yıllarının ailenin temelini oluşturması açısından
önemli olduğunu göstermektedir. Evlilik ekonomik, duygusal,
sosyal, fikrî, pek çok yönü içine aldığından eşlerin bu
konulardaki değerleri, kalıplaşmış düşünceleri açısından ilk
yıllar bir uyum dönemidir ve bazıları için zor geçebilir. Bu uyum
döneminde her iki tarafın ailesi önemli rol oynarlar. Aile,
kişinin hayata bakışında davranışlarında sahip olduğu değerlerin
ve kalıplaşmış düşüncelerin 1. dereceden belirleyicisidir. Kişinin
düşünce yapısında hayat felsefesinde arkadaşlarının, aldığı
eğitimin, okuduğu kitapların etkisi olsa da en etkili kaynak
ailedir.
Sosyokültürel benzerlik uyumu kolaylaştırıyor
Evliliğin ilk yıllarındaki sorunların çoğu sosyokültürel açıdan
farklılıklardan kaynaklanabilmektedir. Bununla beraber bazı
durumlarda yakın akraba evliliklerinde sorunlar görülebilirken
birbirine yabancı ailelerde sorun olmayabilir. Bunda kişisel
farklılıklar ve ekonomik durum etkili olmaktadır.
Farklılıklara saygıyla bakın
Evliliğin başında yaşanan sorunlar kişinin bütün evlilik
hayatında derin izler bırakabiliyor. Çatışma hayatın bir parçası
olsa da seviyeli olması önemli. Ailelerin birbirine gösterdiği
saygı kadar eşlerin birbirinin ailesine karşı gösterdiği saygı da
etkili olmaktadır.
Ailelerinizin aleyhinde konuşmayın
Evlilikte yapılan en büyük hatalardan birinin eşlerden birinin
diğerinin ailesini olumsuz şekilde eleştirmesidir. Ailesi
eleştirilen eş bu durumda ya kendisi de eşinin ailesini
eleştirmekte ya da savunucu pozisyona geçmektedir. Böylece ya
tatsızlık büyümekte ya da kişi eşine hak verir görünse de içine
atmakta ve bu birikim oluşturmaktadır. Kişi her ne kadar kendi
ailesinden birisinin hatalı olduğunu bilse de bunun yüzüne karşı
söylenmesi üzücü olmaktadır.
Eşinizin ailesiyle iyi geçinin
Yine yapılan çalışmalar göstermektedir ki eşler karşılıklı
birbirinin ailesiyle ne kadar iyi ilişkiler içinde olurlarsa sevgi
ve ilgi gösterirlerse o kadar mutlu olmaktadırlar.
Arkadan konuşmaları engelleyin
Hiç kimse arkasından konuşulup eleştirilmek istemez. Bununla
beraber maalesef bu insanlar arasında sıklıkla yapılmaktadır.
Bazen yaşlılık, bazen ruhsal hastalıklar ya da düşünmeden hareket
etme sonucu anne-babası ve eşi hakkında konuşan kişi bunu yerine
göre anlayışla dinlese de eşine bunu yansıtmamalıdır. Eşi ailesi
hakkında konuşursa bunu da kibarca engellemelidir. Bu tür hatalar
evliliğin ilk yıllarında ciddi sorunlara ve sevgi eksikliğine
sebep olmaktadır. Eşiyle ailesi arasında sevgi ve saygıyı
artıracak şekilde iletişim becerisine sahip olmak, evliliğin ilk
yıllarından itibaren sağlam temeller üzerine oturmasını
sağlamaktadır.
Eşinizi eleştiriler karşısında yalnız bırakmayın
Bazı aileler stresli ailelerdir. Evliliklerde az sayıda da olsa
psikolojik problemlere bağlı olarak yüze karşı hakaret ve yersiz
eleştiriler gibi hiç olmaması gereken durumlar görülmektedir. Bu
da ne kadar uygun şekilde engellenir ve mağdur olan yalnız
bırakılmazsa evlilik o kadar seviyeli bir şekilde devam eder.
BAŞA DÖN
|
Yazar: |
FARİKA TEYMUR ARTIR |
|
|
|
|
BAŞA DÖN
CİNSEL
İLİŞKİDE HARAMLAR - HELÂLLER :
Cinsellikle ilgili Bazı dini
ölçüler: İslam,
kişinin bütün hayatını içine alan ve her konuyu değerlendiren bir
dindir. Bu sebeple insanın hayatında önemli bir yer tutan cinselliği
ve eğitimini de ihmal etmemiştir. Belirli ölçüler içerisinde helal
dairesinde keyfe kafi gelecek şekilde düzenlemiştir.
Her problemlerini Hz. Peygambere sorup öğrenen sahabeler ve onların
hanımları, cinsellikle ilgili sorunlarını da bizzat sorarak
öğrenmişlerdir.
Nitekim, sahabeden birisi hanımına üreme organından olmak şartıyla
arka tarafından yaklaşmak istemiş, ancak hanımı buna karşı çıkmış ve
doğacak çocuğun şaşı olacağı şeklindeki Yahudi anlayışını da bahane
göstererek itiraz etmişti.
Durum Peygamber efendimize haber verildiğinde “eşlere, üreme
organından olmak şartıyla istenildiği şekilde yaklaşılabileceğini”
(1) ifade eden ayet geldi.
Bu ayeti açıklayan Peygamberimiz de “üreme organından olmak şartıyla
arkadan, yandan, üstten, alttan, istenildiği ve hoşa gidildiği
şekilde cinsel ilişkiye girilebileceğini ifade etmiştir. (2)
İslam, kişinin eşiyle cinsel ilişkisini şu durumlarda yasaklamıştır
:
1- Adet halinde ve lohusalı iken cinsel temas.
2- Eşinin dışkı yerinden yani anüsünden yaklaşmak Zevceye arkasından
yaklaşmak büyük günahlardandır. Peygamber (sav):
"Allah bir kadının dübüründen münasebette bulunana rahmet nazarıyla
bakmaz" buyuruyor.(İbni Mace Beyhaki)
3-Oral seks (cinsel organın ağza alınması, öpülmesi vs,), bu konuda
açık bir hüküm bulunmamakla birlikte, cinsel organlar necaset/pisilik
mahalli olduğundan bu tür ilişkilerden kaçınılması gerekir. Çünkü her
müslümanın kesin olarak haram olan hususlardan kaçındığı gibi haram
şüphesi olan konulardan da uzak durması gerekir.
Dinimizin bunların dışındaki cinsel ilişkiyi, üreme organından olmak
şartıyla her türlü şekline müsaade ettiğini ve haram kılmadığını
anlıyoruz. Eşlerin birbirini yalama, okşama, dudaklarıyla, oral
yolla ve elleriyle cinsel ilişkiye hazırlamak için vücutlarının
değişik yerlerine yaptıkları her türlü hareketin haram olmadığını
söyleyebiliriz.
Ancak kesin bir yasağın olmaması, bazı tavsiyelerinde olmadığı
anlamına gelmez.
Bu tavsiyelere uymak güzel olmakla beraber, üreme organından olmak
şartıyla her türlü sevişme ve ilişki caizdir.
Kaynaklar:
1- Bakara Suresi, 223
2- Bkz. Elmalılı Hamdi Yazır’ın ve İbni Kesir’in Tefsirlerinin
Bakara 233. ayetin tefsirine.
3- Kenzu’l-ummal, 6/415
4- İbn Mace, Nikah, 28
5- Feyzu’l- kadir, 1/327
Kaynak:http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=477
*****
Bu konu başlıbaşına bir kitap ve
araştırma konusu olduğundan, biz bu mevzuda söylenmesi gerekenlerin
tümünü söylemeye çalışmayacak, bazı tereddütlü ya da önemli noktalara
deginmekle yetinecegiz.
Bu konuda hiç unutulmaması gereken en
önemli nokta, insanın yaradılış gayesidir. Insan Allah'ın yüceligi
karşısında kendi güçsüzlügünü kabullenmesi ve her hareketini Allah'a
kulluk olarak yapması için yaratılmış bir varlıktır. Öyleyse yemesi,
giymesi yatması ve kalkması gibi, cinsel ilişkisi de ibâdet olarak
yapılmalıdır. Haramdan sakınmak, Allah'ın nimetinden helâl olarak
yararlanmak, yapacağı hayırlı işler için fikrini meşgul eden cinsel
arzuyu, sağlam düşünebilmek için gidermek, koca karının, karı da
kocanın hakkını ödemek ve en önemlisi müslüman nesli yetiştirmek
amacıyla yapılan meşru bir cinsel ilişki ibâdettir ve insana aldığı
zevkler yanında sevap da kazandırır. "Kişinin zevkini yaşamasında hiç
sevap olur mu ?" diye soran sahabiye Allah Rasûlü Efendimiz; "O suyu
haram bir yere akıtsaydı, günah olmayacak mı idi? Öyleyse helâlından
akıtması da sevaptır" buyurmuştur.(Müslim, zekât 52; Ebû Dâvûd,
tatavvu' 12; edep 160; Müsned V/167,168.)
Öbür yönüyle insan, arzu ve şehvetinin
esiri olup, sırf zevki için yaşar hale gelmemelidir. Bu, ondaki
hayvanî güçleri geliştirir, melekî güçleri zayıflatır ve insanı
alçaltır. Halbuki, bütün zevkler gibi cinsel ilişki zevki de bir gaye
değildir, bir gaye için yaratılmış insana Allah'ın bir hediyesidir.
Insandan, neslini sürdürmesini istemiş ve bunu Allah'ın istediği
doğrultuda yapması halinde kendisine cennet vadedilmiştir. Ise cinsel
ilişki zevki gibi peşin bir avans da verilmiş ve sanki öbür âlemde
alabildiğine tadacağı zevklerden, daha dünyada iken ona parmak ucuyla
hafifçe tattırılmıştır. Ya da yorucu çabalarla yüce bir gayeye
ulaşması istenen insana, gönül eglendirme türünden çerez takdim
edilmiş ve asıl ziyafetin sonda olduğu bildirilmiştir. Tıpkı zor
birise kosulan çocuklara, işi sonuna kadar götürmeleri için verilen
oyuncaklar gibi. O çocuğun verilen işi bırakıp bu oyuncakla eglenmesi,
oyuncağın veriliş amacına ne derece zitsa, insanın cinsel zevklerini
gaye olarak görüp, sırf onlarla meşgul olması da yaratılış gayesine o
derece zittir.
Şimdi vereceğimiz bilgilerde bu açının
göz önünde bulundurulması gerekir.
Tutma ve bakma konusunda karıkoca
arasında avret olan bölge yoktur.(Ibn >bidin VI/367) Hz. Ömer'in
oğlunun; "bana göre birbirinin organlarına bakmaları daha iyidir,
çünkü bu cinsel ilişkinin tadıni artırır," dediği nakledilir. Fakat
Aynî; "bu sözün, onun sözü olduğu kesin değildir" der. Tutma konusunda
câiz değildir diyen yoktur. Ebû Yûsuf; "Ebû Hanife'ye sordum ki, erkek
karısının organını tutsa, kadın da kendisine karşı tahrik etmek için
kocasının organını ellese, bunda bir sakınca var mıdır? O da bana;
hayır, yoktur. Hattâ bu sevaptır ve ecrin büyük olmasını sağlar dedi".
Hanımı ile ilişkide bulunurken, onu
tanıdığı güzel bir kadın diye hayâl edip, onunla sevişiyor gibi cima
yapmasının haram olmadığını söyleyenler vardır. Ancak Ibn Âbidîn;
bizim kurallarımıza göre bunun helâl olmaması gerekir, çünkü bu, suyu
şarap olarak düşünüp içmeye benzer. Onun haram olduğu açıktır. Öyleyse
öbürü de helâl olmamalıdır" der. ( Ibn ilbidin VI/372.) Doğru olan da
bu olsa gerektir.
Cinsel ilişkide kullanılan kremler, ya
da yağlandırıcıların, domuz yağı gibi haram madde içermedikten sonra,
helâl olmadığını gösteren bir delil yoktur. Ancak bu normal eşlere
tavsiye edilmeyecek bir durumdur. Allah bu iş için tabi nemlendirici
yaratmayı ihmal etmemiştir.
Cinsel ilişkinin yasaklanan, ya da
tavsiye edilen bir şekli yoktur. Ne var ki, tabiîlik dinî olan
İslam'ın, bu konuda da tabiî olanı tercih edeceği açıktır. Üreme
organından olmak üzere, karı ile koca hangi tür ilişkiden zevk
alıyorlarsa onu uygularlar. Ayakta, otururken, yatarken, arkadan,
önden, altta, üstte; hangisini isterlerse öyle yaparlar. Ancak
üzerlerinin örtülü olması Islâmî bir edep ve emirdir." Allah ise
utanmaya en lâyık olandır"(Fetâvây-i Hindiyye'de: "Oda küçük olursa
(5-10) zira' yani yaklaşık(3 x 6 m2) koca böyle bir odada cima
maksadıyla karısını soyabilir. Bir kısım ulema karı kocanın bir odada
tek başlarına soyunmalarında mahzur olmadığını söylemişlerdir." (Ibn
Âbidîn, Kunye'den, V/288). Ama bu, elbette cima ederken açık
olabilecekleri anlamına gelmez. Hadîs için bk. Buhârî, ilm 15, edep
68.)
Karısına dübüründen yaklaşmak çok
çirkin bir hareket ve haramdır. Insanın tabiatina, şeref ve onuruna
aykırıdır.
Erkeğin, şehvetini uyandırmak ve zevk
duymak için, eliyle ya da butlarıyla kendi kendini tatmin etmesi helâl
görülmemiştir. (Bu konuda Mü'minûn (23) 7 ve Me'âric (70) 31 âyetleri
ve tefsirlerine bakılabilir.) Haramlığını bazıları hafif, bazıları da
kaba olarak nitelemişlerdir. Ancak erkeğin yanında karısı yoksa, ya da
evli değilse, kalbi bununla meşgul oluyorsa ve harama düşme endişesi
varsa, kendisini boşaltmanın, bunu âdet haline getirmemek şartıyla
câiz olduğunu söyleyenler vardır. Hattâ, ciddî olarak harama düşme
endişesi varsa ve bu yolla buna engel olunacaksa, bunun vâcip olduğunu
söyleyenler de vardır. (Geniş bilgi için bk. Mahlûf, Fetâvâ
I/117,118.) Ancak Peygamberimizin bu konudaki tavsiyesinin, şehveti
oruç tutmakla yatıştırmak olduğu unutulmamalıdır. (Söz konusu
hadîslerinde Rasûlüllah Efendimiz: "Gençler! Evlilik külfetine
hanginizin gücü yetiyorsa evlensin." Yapamayan oruç tutmalıdır. Çünkü
onun (nefsi dizginleyici) kamçısı vardır" Buhârî, savm 10, nikâh 2, 3;
Müslim, nikâh 1, 3; Ebû Dâvûd, nikâh 1) Bu yolla hem haramdan
kurtulacak hem de sevap kazanacaktır.
Erkeğin eli vb. şeylerle kendini tatmin
etmesi caiz olmadığı gibi, kadının da bu yolla tatmin araması câiz
değildir. Ancak koca, karısının eli ile ya da vücudunun diğer yerleri
ile tatmin olabileceği gibi, karısını da bu yolla tatmin edebilir. (Serahsî,
Mebsût X/159.)
Hastalık, zayıflık ve güçsüzlük gibi
sebeple cinsel ilişkiye dayanamayan ve bu yüzden istemeyen kadınla
cima etmek haramdır. (Ibn Âbidîn, el-Ukûdü'd-dürriyye I/26.)
Evlendiğinde karısıyla ilişkiye güç
yetiremeyen erkek bir yıl beklenir. Bir yıl boyunca da, bir defa
olsun, güç yetiremezse, karısı, istemesi halinde ayrılır, erkeği
beklemeye zorlanamaz. (Ibn Âbidîn, el-Ukûdü'd-dürriyye I/30.)
Mushaf(Kur'an_ı Kerim) bulunan odada
cima(cinsel bieleşme) etmenin sakıncası yoktur. Çünkü müslümanlann
evlerinde ve odalarında genellikle Mushaf bulunur. Ancak Allah'ın
kelâmına karşı saygı duyulduğunu göstermek için Mushafin örtülmesi
gerekir. (Ibn Âbidîn, I/266, el-Hediyyetü'l-Alâiyye 268.)
Cimaya(Cinsel birleşme) başlarken
"besmele" çekerek,hadîste geçen "Bismillâh, Allahümme cennibnâ'ş-Şeytâne
ve cennibi'ş-Şeytâne mâ-razektenâ" duasını okuması müstehaptır ve
cimanın edeplerindendir. (Örnek olarak bk. Buhârî, bed'ul-halk 11;
Müslim, talak 6, nikâh18)
Kocası kendisini cimaya çağırdığında,
karısının bunu özürsüz olarak reddetmesi, câiz değildir. Hattâ âdetli
olması da bir özür değildir. Çünkü kocası onun, âdetli iken haram olan
bölgesi dışında bir yerinden yararlanabilir. (Fetâvây-i Hindiyye
(yazma) 611/45 Müslim, hayz 16, Nesâî, taharet 180; Ibn Mâce, taharet
124) Bu konuda özellikle kadının sözkonusu edilmesi, cimada erkeğin,
kadından daha sabırsız olduğundandır. Yoksa kadının, kocasından cima
isteme hakkıyok demek değildir.
Karıkocanın, zaruret olmadıkça cinsel
ilişki biçimlerini başkalarına anlatmaları haramdır. Peygamberimiz
(s.a.s.) : "Şüphesiz ki, Kıyâmet Gününde, Allah'ın katında, emanete
hiyanetin en büyüklerinden biri, karıkoca beraber düşüp-kalktıktan
sonra, kocasının kadının sırrını yaymasıdır" buyurmuştur. (Müslim,
nikâh 21; Davûdoğlu age VN/327 vd.)
Emzikli kadınla cimada bulunmak
câizdir. (bk. Müslim, nikâh 24; Davûdoğlu age VN/342 vd.) Bir kadını
görerek şehveti harekete gelen kimsenin, derhal karısı ile cima etmesi
ve nefsini yatıştırması müstehaptır. (bk. Müslim, nikâh, 2; Davûdoğlu
age VN/221.)
BAŞA DÖN
Aile
Çocuk
Not:
Bu konuda(aile mutluluğu) yararlı olacağını düşündüğünüz ya da
paylaşmak istediğiniz dokümanları ya da görüş ve eleştirilerinizi sitemize gönderebilirsiniz.
iletişim |