Mezhepler göre hüküm
neden değişiyor?
Sayın Hocam
Mezhepler konusunda kafam biraz karışık. Bir
meshepte günah olan bazı şeyler başka bir meshepte serbest oluyor.
Sonuçta islamiyette bir şeyin sadece bir hükmü yok mu. Bir
meshepçe günah olan bir şey başka bir meshepce mubah sayılabilir
mi?
Cevabınızı bu adresime yollar mısınız.
Değerli kardeşim,
Konuyu kısaca ve basit olarak izah
etmeye çalışacağım:
Dinde bazı hükümler vardır ki açık ve
kesindir. Mezheplere göre değişmez. Örneğin namaz kılmak,oruç
tutmak her mezhebe göre farzdır. Faiz yemek,hırsızlık yapmak her
mezhebe göre haramdır. Çünkü bu konularda "açık ve net" Kur'an
ayetleri vardır.
Fakat bazı konuları ya da ayrıntıları
Kur'an ya da hadisler açık bir şekilde belirtmemiştir. Böylece
çağa ve duruma göre alimler yorumlasın ve akıl da işlevini
yitirmesin diye.
Elbette Allah isteseydi her konunun
hükmünü tek tek açıklardı. Fakat o zaman Allah'ın verdiği akıl
işletilmez, ilimde alınacak mesafe olmaz ve hayat donuklaşırdı.
Demek ki bazı konularda "farklı"
yaklaşım ve hükümlerin olması mümkündür,normaldir.
Bunun sebebi ise bir konuya alimlerin
farklı bir metodla yaklaşması ya da farklı delilleri
kullanmasından dolayıdır. Haklı delil ve gerekçeleri varsa hangi
görüş içinize,aklınıza yatıyorsa o görüşe göre davranılabilir.
Size aşağıdaki bilgileri de
aktarayım:
II. MEZHEPLERİN DOĞUŞU
1. Mezheplerden önceki durum
Hicrî dördüncü asırdan önce müslümanlar, muayyen bir mezhebin
bütün hükümlerine bağlanıp yalnız onu tatbîk ve taklîd etmezlerdi,
toplu olarak böyle bir itiyatları yoktu.4
Gerçi sahabe ve tabiûn devrinden sonra bir nevi tahric; yani bir
müctehidin ictihad usûlünü benimseyip, onun istinbat ettiği
hükümleri örnek alarak ictihad etme hareketi başlamıştı; fakat
dördüncü asırdan önce yaşayanlar, tek mezhebe bağlanmak, yalnız
onu öğrenip öğretmek ve sadece ona göre fetva vermek gibi
davranışlardan uzak kalmışlardır.
Şüphesiz bu devrede yaşayan insanların hepsi müctehid ve âlim
değildi; onların da içlerinde avam ekseriyette idi. Buna rağmen
sonraki devirlerde olduğu gibi Kitap ve sünnetle alâkalarını
keserek taklide düşmemiş, şöyle bir yol takip etmeyi tercih
eylemişlerdi:
Avâm: Müslümanlar arasında ihtilafa mevzu teşkil etmemiş olan
mesele ve işleri (icmâî mesâili) aileden veya memleketlerinde
bulunan bilginlerden öğreniyor; abdest, namaz, gusül, oruç,
zekât... gibi mesâilde doğrudan doğruya şâri'e (Allah ve Resûlüne)
ittibâ etmiş oluyorlardı. Hükmünü bilemedikleri bir mesele ve
problem ile karşılaştıkları zaman da bunu, mezhep gözetmeden
rasgele bir müftiye soruyor, aldıkları cevabı tatbik ediyorlardı.
Bu cevaplar ekseriyetle Kitap ve sünnet delili ile beraber
verilirdi. Bu sayede avâm da zamanla, şahsen alâkalı bulunduğu
birçok mesâilin delilini; yani bunlarla alâkalı âyet ve hadisleri
öğrenmiş oluyordu.
Âlimlere gelince: Bunlardan hadisçiler, problemlerini çözmek için
başka bir şeye muhtaç olmayacak sayıda hadis veya sahabe âsârı
(söz veya tatbikatı) yahut da sahabe ve tabîûnun ittifak ettikleri
rey buluyor, buna uyuyorlardı. Tatminkâr bir rivayet bulamadıkları
zaman da kendilerinden önceki âlimlerin reylerine müracaat ediyor,
bu mevzuda Kûfeli, Medineli... diye bir ayırım yapmıyorlardı.
Fıkıh ile meşgul olanlar (üçüncü asırdaki müctehid fi'l-mezheb ve
ehl-i tahrîc fukaha) ise geçmiş imamların sözleri arasında sarih
hükmünü bulamadıkları meseleleri aynı usûle göre hükme bağlıyor;
mezhep içinde ictihad ediyorlardı.5
Bu devrede müctehid olmayana fakih denmezdi ve bütün müftîler ile
kadılar müctehid idi.
Resûlullah (s.a.)'in "nesillerin en hayırlısı" olarak tavsif
ettiği ilk üç nesilde,6 bugünki mânada imam, mezhep ve mukallid
olmadığını, mükelleflerin, bilemediklerini herhangi bir
müctehidden sormaları ve tek müctehide bağlanmamalarının tabiî ve
meşrû kabul edildiğini yukarda tesbit etmiş bulunuyoruz. Resûl-i
Ekrem (s.a.) müminlerin sapmamasını mezheplere değil, kitap ve
sünnete uymalarına bağlamıştır.7 Din âlimlerinin çalışmaları,
eserleri, onlara izafeten tesis edilen mezhepler, halkın kitap ve
sünnet hükümlerini öğrenme ve buna uymalarına ancak vâsıta
olabilirler ve mezkûr faaliyetlerin meşrûiyetleri buna bağlıdır.
Binaenaleyh bir âlim bunlara muhtaç olmaksızın doğrudan doğruya
Kur'an-ı Kerim, sünnet ve sahabe tatbikatiyle temas kurabiliyor,
bu kaynaklarda aradığı bilgileri buluyor ve bunlara uyuyorsa, bu
ümmetin hayırlısı olan ilk üç neslin yoluna düşmüş, istikameti
bulmuştur; böylesine "mezhepsiz" denemez ve bu davranış kınanamaz.
(Prof. Dr. hayreddin Karaman)
Selam ve dua ile...