Müspet ilimler geliştikçe Kurânı Kerimin ve onun beyanı olan
Sünnetin daha iyi anlaşılacağı bir gerçektir. Kurânı Kerim her şeye
işaret etmiştir ve Sünnet işaret edilen bu manaların birini ya da bir
kaçını açıklamıştır. Kurânı Kerim´in manaları sonsuz olduğu gibi
Sünnetin her beyanı da doğrudur. Ancak Kurânı Kerim´le ilgili olarak
anlama problemi olduğu gibi, Sünnetle ilgili olarak da hem onu olduğu
gibi tespit, hem de anlama problemleri vardır. Yani hadis sahih midir?
Tamı tamına râvinin anlattığı sözlerle mi sâdır olmuştur? Eğer
öyleyse ondan anlaşılan nedir?
Görüldüğü gibi hadis Kurânı Kerim´in beyanı olmakla beraber,
hadisten elde edilen bilgileri ayıklama ve tespit etme o kadar kolay
değildir. Öncelikle hadisin sahih olup olmadığını öğrenmek gerekir.
Bunu muhaddisler büyük ölçüde belirlemişlerdir. Ancak sahih bir
hadisin farklı rivayetleri çoğu zaman onu duyan râvilerin kendi
anladıkları mana ve kendi seçtikleri kelimelerle nakletmiş
olabilecekleri gerçeğini gösterir. Çünkü bazen hiç değişmeyecek bir
durum, ya da bir defa vaki olan bir olay, farklı ve manayı bir ölçüde
değiştiren ifadelerle nakledilmişse, bunu ravilerin tasarrufundan
başka bir şeyle izah etmek mümkün değildir. Bu konu hadis ilmi
metodolojisinin önemli bir meselesini teşkil eder ve “Hadislerin mânâ
ile rivayeti” adıyla ele alınır.
Bizim üzerinde duracağımız “Yaratılış” konusu da bu açıdan
bakıldığında farklı anlamalara sebep teşkil eden ve bazen yanlış
bilgilenme ve bilgilendirmeye konu olan bir husustur. Bu konuda birden
çok “sahih” hadis vardır ve bunlar Buhâri ve Müslim gibi en sahih
kaynaklarda da mevcuttur. Öyleyse:
1. Meselenin özünde şüphe yoktur ve konu Allah
Rasulü (sa) tarafından açıklanmıştır.
2. Yaratılış konusu, değişmeyecek bir “haber”
olduğu için farklı anlatımlar, bu konudaki farklı durum ve olayları
anlatıyor olamaz. Çünkü sözkonusu olan mesele, işaret ettiğimiz gibi,
bir olayın tespitidir. Yani konu ya öyledir, ya da böyledir.
3. Böyle bir olay farklı ifadelerle veriliyorsa,
bu farklılık onu nakleden râvilerden kaynaklanmaktadır ve vakıaya en
uygun olan rivayet hangisi ise o asıldır.
Bu usûl ve metot bilgilerinden sonra “Yaratılışın safhaları”
konusuna önce Kurânı Kerim´e, sonra da onun beyanı olan Sünnette
bakacak olursak şu bilgilerle karşılaşırız:
Kurânı Kerim´de şöyle buyurulur:
“Andolsun ki, biz insanı süzülmüş özlü balçıktan yarattık. (İlk
yaratılış, yani Adem´in (as) yaratılışı budur). Sonra onu nutfe (meni,
sperm) olarak elverişli bir karargâha (rahme) koyduk. Sonra bu nutfeyi
bir çengel haline getirdik. Ardından bu çengeli bir “çiğnemlik vücut”
kıldık. Ardından bu bir çiğnemlik vücudu kemik yaptık ve kemiğe et
giydirdik. Sonra onu bir başka yaratışla inşa ettik. Gördünüz mü,
yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir! Sonra siz, bunların
ardından ölümcüllersiniz. Sonra da Kıyamet Günü tekrar
diriltileceksiniz...” (Mü´minûn 12-16)
Hac Suresi 5. ayet-i kerimesi de ufak ayrıntılarla aynı
olayı, aynı safhalarla anlatır.
Bu ayetlerde dikkat çeken hususlar şunlardır:
1.Yaratılış safhaları şu sıra ile verilmiştir: 1.
Sperm. 2. Spermin rahme ulaşıp yerleşmesi. 3. Spermin çengelli bir
yapı kazanması. 4. Bu çengelin belli belirsiz bir şekil alması. (Hac
Suresindeki ayrıntı: “muhallakaten ve ğayra muhallakatin” yani bu,
bir şeye benziyor ama tam onun şeklini almamış, diye anlatabileceğimiz
bir ifadedir. Bu yüzden biz ona “belli belirsiz” dedik.) 5. Kemiklerin
oluşması. 6. Kemiklerin etle giydirilmesi. 7. Ardından “Bir başka
yaratış” in inşası. 8. Ölümcüllük vasfının bu “Başka Yaratış” tan
sonra kazanılması.
2. Görüldüğü gibi, bu safhaların süresi Kurânı
Kerim tarafından açıklanmamıştır. Biz bunu ancak Sünnetten
öğrenebileceğiz.
3. Ölümcüllük, yani ölme özelliğine sahip olma, 7.
safhadan sonra olan bir keyfiyettir. Ölmek için canlı olmak
gerektiğine göre, ceninin canlanması işte bu “Bir başka yaratış” ile
birlikte olmaktadır.
Konunun Sünnet tarafından beyanına gelince:
Bu konuda Buhâri ve Müslim başta olmak üzere hemen bütün hadis
külliyatında üslupları açısından ilginç hadis-i şerifler vardır. Önce
bunları verecek, sonra da üzerindeki değerlendirmemizi yapacağız:
Buharî´de “Yaratılışın Başlangıcı” (Bed´ul-halk) bölümünde şu
hadis-i şerif yer almaktadır:
“Abdullah‘tan: Sizin her birinizin yaratılışı annesinin karnında 40
günde derlenip toparlanır. (yücma´u). Sonra böylece alaka (çengel)
olur. Sonra böylece mudğa (belli belirsiz cisim) olur. Sonra Allah (cc)
bir melek gönderir ve ona dört sözle emreder: Amelini yaz! Ecelini
yaz! Said mi, şaki mi olduğunu yaz! Sonra da ona ruh üflenir...”[1[1
Aynı hadis, aynı râviden alınarak Müslim´de şu iki basit, ama
önemli farklılıkla verilir: “Sizin her birinizin yaratılışı annesinin
karnında 40 günde derlenip toparlanır. Sonra bu sürede, böylece alaka
olur. Sonra bu sürede, böylece mudğa olur. Sonra melek gönderilir ve
ona ruh üfler ve dört şeyle emrolunur...”[2[2
Görüleceği üzere, Müslim´in rivayetine göre meleğin gelip ruh
üflemesi olayı, onun dört hususla emrolunmasından öncedir ve bütün bu
safhalar “bu sürede, böylece” ifadesiyle anlatılmıştır.
Şİmdi, “Bu sürede, böylece...” demek, bir bu kadar daha sürede,
yani ikinci, üçüncü kırk günde... demek midir? Yoksa “Bu ilk kırk
günde, yani aynı süre içerisinde” demek midir? Bu hususu anlamak için
önce şu bilgileri yenilemeliyiz:
Müslim´in verdiği ayrıntılar önemlidir. Zira onun hadis
lafızlarına özen gösterdiği ve bu yönüyle Buhâri´den önde olduğu
bilinmektedir. Bu yüzden aynı hadisi her ikisi de rivayet etmiş
iseler Müslim´in verdiği lafzın tercih edileceği söylenmiştir. Bu,
bilinen bir Hadis İlmi kuralıdır. İmdi:
İslam tarihi boyunca bu hadisteki: “Bu sürede, böylece...” ifadesi:
İkinci, üçüncü kırk günde diye anlaşılmış ve bu yüzden de canlanmanın
üçüncü kırk günün sonunda, yani 120. günde olduğu anlaşıla gelmiştir.
Fıkıhçılar da verdikleri hükümleri hep bu bilgiler üzerine oturtmuş
ve ona göre fetvâ vermişlerdir. Bu fetvâlara daha sonra temas
edeceğiz.
Doğrusu, ilk bakışta hadisin bu anlayışa da ihtimali yok değildir.
Kaldı ki, bir de İbnü´l-Esir´in Razîn´den bulup aldığı bir rivayette
bu anlayışı biraz daha açan bir ifade vardır: “Nutfe (sperm) rahme
düşünce, orada kırk gün dolaşır. Sonra kırkta alaka olur. Sonra kırkta
mudğa olur...”[3[3
Ancak Razîn´den alınan bu hadisin ifadelerinin çok açık ve fasih
olmaması bir yana, onun verdiği hadislerin kaynakları konusunda
tereddütlerin bulunduğu da bilinmektedir. Gerçi sahih ve ihticaca
elverişli sayılsa dahi yine de bu hadisteki ifadeler, bu safhaların
üç ayrı kırk gün olduğunu göstermez. Dolayısıyla naslardan hareketle,
ceninin canlanma süresinin açık bir şekilde 120. gün olduğu hükmüne
varmak imkânsızdır.
Aksine Müslim´in Kader bölümüne aldığı bu birinci hadisten sonra
zikrettiği, ikinci ve üçüncü hadisler ve de bu birinci hadisin ilk
cümlesi meselenin aslını çok açık olarak ortaya koymaktadır. Dikkat
edildi ise, gerek Buharî hadisindeki, gerekse Müslim hadisindeki ilk
cümle: “Sizden her birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk günde
derlenip toparlanır (Yücma´u)” şeklinde idi. Bir şeyin derlenip
toparlanması, onun aşağı yukarı tamamlanması demektir. Demek ki ilk
kırk günde yaratılış büyük ölçüde tamamlanmıştır. Bunu hadislerden
açıkça anlayabiliyoruz. Müslim´in ikinci ve üçüncü hadislerine gelecek
olursak:
“Nutfe (sperm), rahimde kırk ya da 45 gece yerleştikten sonra
melek gelir ve sorar; Ya Rabbi, said mi olacak, şaki mi? Ve bunlar
yazılır. Yine sorar: Erkek mi olacak dişi mi? Bunlar da yazlır. Ameli,
eseri, eceli ve rızkı yazılır. Sonra da sayfaları dürülür ve bunlar
artık ne artırılır ne de eksiltilir.”
Görüleceği gibi, meleğin gelmesi ve zikredilenlerin yazılıp
bitirilmesi ilk 40-45 gün içerisinde olduğu bu hadiste açıkça
zikredilmektedir.
Üçüncü hadis-i şerifte “...42 gece geçince meleğin gönderilip
cenini her bakımdan şekillendirdiği...” söylenir ve aynı şeyler
tekrarlanır. Dördüncü hadiste de: “Nutfe rahimde kırk gece kalır,
sonra melek onu şekillendirir...” denmektedir. Bütün bu ifadeler, bu
olup bitenlerin hep ilk kırk günde olduğunu, ikinci, üçüncü kırk günle
ilgili bir açıklığın bulunmadığını gösterir.
Bunu şöyle de ifade edebiliriz: En baştaki hadisler bir yönüyle,
ikinci ve üçüncü kırk günün de anlaşılmasına ihtimal verir gibidir.
Ancak hem onlardaki “yücma´u” (derlenip toparlanır) ifadesi, hem de
diğer hadisler bu ihtimali ortadan kaldırarak, bütün bu olup
bitenlerin ilk kırk gün civarında olup bittiğini kesin olarak ortaya
koyar. Kaldı ki, ilk hadiste meleğin ilk üç safhadan sonra gelip ruh
üfürdüğü, üçüncü, dördüncü hadislerde ise 40. günde geldiği açıkça
zikredilmektedir. Demek ki, oradaki ilk üç safhanın hepsi de ilk kırk
günün içindedir. Zira bunların birlikte düşünülmesi, zorunlu olarak
bütün bu safhaların ilk kırk gün civarında olduğunu anlatır.
Bu anlayış, mealleri verilen ayette geçen safhalarla da aynen
uyumludur. Çünkü orada süre zaten zikredilmemiştir. 1. Nutfenin
elverişli bir karargaha yerleşmesi. 2. Bir çengel (alaka) haline
gelmesi. 3. Belli belirsiz bir hacme ulaşması. 4. Kemik oluşması ve
ona et giydirilmesi. 5. Derken bir başka yaratılışla inşa edilmesi...
İşte bunların hepsi o ilk kırk gün içerisinde olmaktadır. (Bunu Kurân´ın
beyanı olan sünnetten öğreniyoruz. Zira Kurân´da safhalar
zikredilmiş, süre zikredilmemiştir.) Yine Kurân ifadesiyle, ölme
özelliği de bu safhalardan sonra olacağına göre, canlanma (yani bir
başka yaratılış) da yine kırk gün civarında olacaktır. Dolayısıyla,
ceninle ilgili olarak kırk güne kadar ki hükümlerle, ondan sonraki
hükümler farklı farklı olacaktır.
Öyleyse bu yanlış anlayışa nereden gidilmiştir?
Açık bir şekilde görülmektedir ki, Kurânı Kerim bu safhalardan
sözetmekle beraber, sürelerini bildirmemektedir. Buharî ve Müslim gibi
sahih kaynaklardaki hadisler ise kırk günü telaffuz ederler ancak,
ikinci, üçüncü kırk günden açıkça söz etmezler. Hatta bütün olup
bitenlerin o ilk kırk günde olduğunu gösteren işaretler taşırlar ve
değindiğimiz gibi, bu anlam onlarda daha da ağırlıklıdır. Buna rağmen
onlara göre üçüncü dördüncü değerdeki bir hadis üç ayrı kırk günden
söz eder. İşte açık olan şey, o hadisi râvinin, kendi anladığı
ifadelerle rivâyet etmiş olduğu, diğer hadisleri de ulemanın ona göre
anlamış bulunduklarıdır. Oysa gerçekten de Buhârî ve Müslim
hadislerine dikkatlice bakıldığında canlanmanın, yani, ruh
üflenmesinin ilk kırk gün civarında olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır.
Durum böyle olunca elbette ceninin canlanmasını üçüncü kırk günden
sonra gösteren bilgilere bina edilen fıkhî hükümler de değişmiş
olacaktır. Yani değişen din değil, dini anlama çabasından kaynaklanan
mevcut bilgilere göre verilen hükümlerdir.
İnsan ruh ile cesedin toplamıdır. Sadece cesede insan denemeyeceği
gibi, yalnız ruha da insan demek mümkün değildir. Öyleyse kırk günden
önceki cenin ile, kırk günden sonraki cenin farklı farklı şeyler
olmalıdır. Kurân ifadesi ile, “Başka bir yaratış ile inşa etmek” de
buna tekabül etmelidir. Bundan ötürü Hz. Ali (r.a.) ruh üflenmedikçe
cenine müdahalenin “ve´d” (Çocuğunu diri diri gömme) olmayacağını
söylemiştir.[4[4. Ama elbette bu onun sakıncasız olduğunu da
göstermez. Çünkü mesele fıtri bir mesele olduğu kadar da tıbbî bir
meseledir de. Binaenaleyh, bir şey fıtrata aykırı olduğu ve tıbbın
uygun görmediği ölçüde dinen de mahzurlu sayılır. Buna haram denmese
de, belki, mekruh ya da tahrîmen mekruh denir. Öyleyse cenine kırk
günden önce sebepsiz olarak yapılan müdahale mekruh, ya da tahrimen
mekruh anlamında günahtır, ancak, “bir nefsi öldürmek” değildir.
Ama kırk günden sonra cenin, ruh artı bedendir, yani insandır,
nefistir ve ona tecavüz de, “bir nefse haksız yere tecavüzdür. Bir
nefsi haksız yere öldüren ise bütün insanları öldürmüş gibidir”.
Fıkıh kitaplarımıza bakıldığında, özellikle Hanefî kaynaklarının
120 güne kadar cenine müdahaleyi çok büyük bir suç görmedikleri ve
hatta hiç sebep yokken bile onu düşürmenin caiz olduğunu
söyleyenlerinin bulunduğu göze çarpar.[5[5 Bu görüşte olan Hanefîlerin
gerekçeleri şudur: Canlı olmayan, yani ruh üflenmeyen bir cenin insan
değildir, öyleyse ona olan tecavüz de bir insana olan tecavüz
değildir. Ama canlandıktan sonra o artık bir insan küçüğüdür ve
müdahale ile onu düşüren (ya da kürtajla alan), canlı düşmesi halinde
velisine bir tam diyet öder ve bir de kefaret tutar. Dışarıya ölü
olarak çıkması halinde ise, duruma göre, yirmide, ya da onda bir diyet
(Ğurra) öder.
Görüldüğü gibi, canlı bir insanı öldürmenin hükmü bellidir ve nasla
sabittir. Ceninin ne zaman canlanacağı bilgisi ise zannidir. (Ya da
eskiden öyle idi) Böyle durumlarda fakîh, kendisine ulaşan ve edindiği
bilimsel bilgiye göre hükmünü verir. Ona ceninin 120 günde canlandığı
söylenmiş, o da nasla sabit olan hükmü oradan başlatmıştır. Hükmün
illeti, yani müessir sebebi, ceninin canlı olması halinde ona olan
tecavüzdür. İmdi canlanmanın 120 günde değil de, 40 günde olduğu
anlaşılmış olunca (çünkü 120 günü nas söylememişti) ve hüküm de canlı
olmaya bağlı bulununca, hükmün süresi 120 günden 40 güne inmiş
olacaktır.
Değişen anlayıştır ve bu anlayışa bina edilen fetvadır. Naslar hep
aynı şeyi söylemektedir.
(Hanımlara Özel Fetvalar Adlı kitabımızdan alınmıştır)
DİPNOT
[1. Buharî, bed´ul-halk, no 3036; Buharî değişik
münasebetlerle bu hadisi ayrıca 3154,6221 ve 7016 numaralarda da
verir.
[2. Müslim, kader 1
[3. İbnü´l-Esîr, Cami´ul-usûl X/114
[4. İbnü´l-Cevzi, Zâdü´l-mesir V/462
[5 bkz. Fetavay-ı Hindiye, V/356; Fetavay-ı Bezzaziye, VI/370