|
"Kişisel gelişim" efsunlu bir ifade; havalı
duruyor. "İnsan kaynakları" gibi... Hem moda, hem yeni... Belki de
itibarları menşelerinden geliyor: Avrupalı... Eski neslin anlayamadığı
meselelerden(!)
Kişisel gelişimin gâyesi ne? Kendin için, kendi
zâtın için gelişme mi? Huzuru kendi başına aramak mı? Yoksa Kur'ân'ın
ahlâkı ile ahlâklanmak mı, mutluluğu Rabb'e sığınarak aramak mı?
İllâ gelişeceğim diye gelişilmez; gelişme bir
gâyeye müteallik olmalı, fıtratla uyuşmalı. Tek bir gelişme çizgisi
yok. Farklı fıtratlar, farklı gelişme/kemâlât yolları var. Hakikate
giden yollar mahlûkâtın nefesleri adedincedir belki... Hakikate farklı
yollarla gidilir. Zühre, katre, reşha gibi... Herkes için ayrı
reçete...
Herkes kişisel gelişimin büyüsüne kendisini
kaptırmış değil, bazıları da tamamen karşısında
Kişisel gelişmenin uyuşturucu yönü de var.
İnsanın içinde, "Her şeyi yapabilirsin." hissi oluşturuyor. Nefsi
okşuyor, insana, 'Ben var ya ben, az daha çalışsam Einstein gibi
olurdum.' dedirtiyor. Ayrıca gelişmek için kitaba bağımlı hâle
gelenler var. Ya da, 150 kiloluk cüssesi ile kucağında, İçindeki Devi
Uyandır kitabı, uyuyan miskinler... Piyasadaki anlayışın ve kişisel
gelişimin bağımlılık yapabilecek bu yönüne dikkat edilmeli. İnsanı tam
olarak kucaklayamayan bir gelişme anlayışının da insana çok fazla bir
şey kazandırmayacağı açık.
Einstein, Edison veya başarılı olmuş herhangi
birini alalım; hangisinin elinde başarı kitabı vardı? Bir-ikisi hariç,
başarı hakkında kitap yazanların başarıları, başarı hakkında kitap
yazmak sadece. Piyasada yaygın ve moda olan kişisel gelişimin ciddi
anlamda ticarî yönü var.
Kişisel gelişim dinin özünde var; ama
şimdikilerin anladığı gibi bir gelişme değil. Ahsen-i takvim suretinde
yaratılan insanın benliğinin hapishanesinden, kalb ve ruhun derece-i
hayatına çıkmaya çalışması ve hayatı ihmal etmeden hayatın içerisinde
kalbini ve kafasını geliştirmesi... Azamî zühd, azamî ilim, azamî
takva... Bizim gelişim anlayışımız; kişinin mülk ve melekût yönünü,
kendi fıtratı ile uyumlu ve dengeli bir şekilde geliştirmesidir.
Özünden kopmuş bir gelişim ve tehlikeli bir
süreç
Kapitalizmin başarısı, kendisine muhalif
olanları yine kendi sisteminin içerisinde tutarak eritmesi,
sindirmesi, kapitalistleştirmesidir. Müslümanı, "Namaz kılma!" diyerek
kontrol etmez bir Batılı, fakat binlerce tercih sunar. O binlerce
tercihin arasında namaz kılmaya vaktin kalmayacağını düşünür. Batı'nın
kontrol etme ve sindirme stratejisi baskı ile, yoksun ederek değil;
insanları özgürlük budalası yapma üzerine kurulu. O yüzden
Müslümanları kendi kültürleri içerisinde sindirmeye çalışıyorlar.
Ciddi bir tehlike süreci olarak "Müslümanların Batılılaşması" sürecini
yaşıyoruz. Bu noktada dualist (ikili) dünya anlayışı içerisinde
yeniden şekillenen bir İslâm anlayışı çıkıyor ortaya. Bu süreç, hem
Batılılaşan Müslümanlar, hem de İslâmileşen Batı ile çift taraflı
olarak işliyor. Aslında bu yıllar önce "Osmanlı bir Batı devletine,
Batı bir Osmanlı'ya gebe" diyen zâtın beşaretinin bize göz kırpışı...
Ama biz bu süreç içerisinde bizi bekleyen tehlikelerin farkında
olmazsak, sebepler plânında tedbirlerimizi almazsak, kendi inancımızı
net ve sahih bir şekilde ortaya koyamazsak, Müslümanların
kapitalistleşmesi tehlikesi ile karşı karşıya kalırız.
Arayış içindeki Batı kültürünün, ayakta kalma
stratejisi olarak ortaya çıkan bir akım
Yeni Çağ (New Age), varlığın melekût yönünü
ihmal eden Batı medeniyetinin arayışları neticesinde bulduğu kadim
Doğu kültürlerinin yeni bir anlayışla harmanlanması ve bunun
tüketilebilecek bir şekilde sunulmasıdır. Bir inanç, felsefe veya
dünya görüşü değil, sadece bir strateji... Değişebilen, şu an için işe
yarayan bir strateji... Bir tüketim metaı... Yeni Çağ; en genel
mânâsıyla, hayatın mistik/metafizikî yönü ile ilgili her türlü bilgiyi
(astroloji, tarot) inancı (budizm, sufizm) sanat figürlerini (totem),
fizikî egzersizi (yoga), rûhanî tecrübeyi (astral seyahat,
meditasyon), müziği (dünya müziği, sufî müziği) içeren bir manzumeler
toplamıdır. Batı kültürü tabiî kaynaklarını sömürdüğü ve tükettiği
Üçüncü Dünya'nın şimdi de mânevî/kültürel kaynaklarını anlamadan ve
çarpıtarak sömürüyor. Bu noktada Batılı için bu tarz açılımlar birer
heyecan sadece. O yüzden Batı'da İslâm değil, sufizm rağbet görüyor.
Batı'nın tüketme anlayışı içerisinde fikirler ve inançlar,
süpermarketteki bir üründen ibaret. Dilediğinden dilediğin kadar al ve
tüket! Kapitalist Batı, kendi rahatını kaçırmayacağını düşündüğü her
türlü tecrübeye açık. Budizm olsun, sufizm olsun fark etmez. Eğer
İslâm'ın rahatlarını kaçırmayacağından emin olsalar, İslâm'la da bir
problemleri olmaz. Yeni Çağ akımı içerisinde bazı dâne-i hakikatler de
var. Kişisel gelişme sahasında olduğu gibi... Meselâ, insanın
metafizikî yönü üzerinde durmanın önemine yapılan vurgular... Fakat
kendi köklerinde orijinallikleri olan bu farklı inançlar, 'Yeni Çağ'ın
modeli haline getiriliyor. Bu noktada kaynağına bakılmaksızın çok
farklı kültürlerden çok farklı inançlar bir arada harmanlanıyor ve
ortaya temelsiz bir kültür çıkıyor. Bu kültürün içerisinde var olan
birtakım dâne-i hakikatler de gözlerimizi kamaştırıyor, bakış
zaviyemizi kaydırabiliyor. Yeni Çağ akımı aslında kısaca, "Bu dünyada
mutlu ve huzurlu olmak için dine ihtiyacın yok." anlayışını dayatıyor.
İşin mânevî/metafizikî boyutunu meditasyona, içi boşaltılmış bir
mistisizme bırakan Yeni Çağ kültürü, fizikî boyutta da kişisel
gelişmenin önemine vurgu yapıyor. Buradaki münasebeti net olarak
ortaya koymak gerekirse, Yeni Çağ akımı, bu kültürleri kendine ait bir
kişisel gelişme anlayışı içerisinde harmanlıyor. Ama netice olarak bu
kültür içerisinde oluşan kişisel gelişme anlayışı insanımızı ciddi
mânâda tehdit ediyor.
İki farklı yol
"Oluklar çifttir; birinden nur akar, birinden
kir." İki yol var; biri felsefenin yolu, diğeri nübüvvetin... İki
farklı yol, kâinata bakış açısında ve hâdiseleri yorumlamada iki ayrı
tavır... Nübüvvetin yolunda, tekâmül/gelişme; kişinin kendi aczini,
fakrını idrak edip, kendine dayanak olarak Allah'ı seçmesi ile mümkün.
Felsefenin yolunda ise gelişme; kişinin kendi başına, kendi için var
olarak ve kendini bizatihi firavunâne bir tarzda vehmetmesi ile
mümkün. Nübüvvetin yolunda giden kişi, kendisini aşan bir hakikatin
var olduğunun bilincinde, acziyetinin farkında; ama sırtını Rabb'ine
dayadığı için kâinata meydan okuyacak bir imana sahip. Felsefenin
yolunda giden ise, "Ben kendim için varım, kendime sahibim." der,
kendini bir şey sanır. Büyüklüğüne, gücüne inanır; ama dünyanın
yakınından geçen bir kuyruklu yıldızdan korkar. Bu iki yolun insan
modelleri, Yaratıcı-insan-kâinat-toplum münasebetini nasıl anladıkları
ve içtimaî hayata dâir kabulleri farklıdır. Bu farklılığın neticesinde
ortaya çıkan davranışlar, sistemler, hayat tarzları, düşünceler de çok
farklıdır. Biri şecere-i tûbayı (cennet), diğeri şecere-i zakkumu
(cehennem) netice veriyor. Felsefenin yolu; "Tekemmül-i insanînin
(kişisel gelişmenin) nihaî gâyesi teşebbühü bi'l-vaciptir (kendini
Yaratıcı yerine koyma)." der. Nübüvvetin yolundakiler ise; fakrını,
aczini idrak ederek, "Mülk sahibi Rabbimdir." der, ama Allah'a
dayandığı için kâinata meydan okur.
Ortak noktalar ve aldanışlar
Bu iki yolun temsilcilerinin düşüncelerinde,
hayat tarzlarında, doğrularında, yanlışlarında ortak noktalar da
vardır. Fakat bunların varlığı çoğu zaman bizi yanıltabilir. "İki günü
eşit olan ziyandadır." hadis-i şerifi ele alındığında, insanı, eşref-i
mahlûkât kabul eden; onu, ana rahminden gelip haşre giden ve dağların
kabul etmediği mesuliyeti yüklenen bir varlık olarak gören, hem insanı
hem de bütün varlığı çok anlamlı bir temele oturtan ilâhî anlayış
görülecektir. Öte yandan bir kişisel gelişme kitabında, "Baltayı
bile!" diye bir prensip okuyorsunuz, bu kendinizi yenilemenizi tavsiye
eden bir ifade. Bu ifade inançlarınızla oldukça uyuşuyor gibi
görünüyor, siz o ifadeye vurulup, kitabın geri kalanını da aynı şevkle
okuyorsunuz. Hem kendi inançlarınızın Batılı biri tarafından tasdik
edilmesinin hazzını, hem de hayata yeni bir paradigma ile bakmanın
keyfini yaşıyorsunuz(!) Fakat bu arada farkında olmadığınız bir süreç
işliyor. Kitabın içerisinde bir iki doğrunun yanında yanlışlar da, siz
kapılarınızı sonuna kadar açtığınız için size empoze ediliyor. Daha da
önemlisi, hoşunuza giden o ifade, inandığınız bir değerle lâfzen aynı
olmasına rağmen, farklı bir anlayışa oturduğu için - felsefenin temel
düşüncesi ben kendime malikim, dünya kendi kendine var - sizi sadece
dünyevî, tek taraflı ve belki de kapitalist bir gelişmeye yöneltiyor.
Ortaya konan prensip aynı olsa bile, misâller, davranışlar ve tutumlar
çok farklı.
Evet kişi kendini yenilemeli. Ama yenilemek
kişinin fizikî imajını yenilemesi olarak da algılanabilir, her gün
mânevî keşiflerde bulunmak olarak da... Birisi yenilenmeyi, varlık ve
hadiseleri her gün yeniden keşfetmek, okumak, yeni mâverâlara açılmak
olarak anlar ve anlatırken, diğeri ise; gelişmeyi statü, para, bilgi
(ama paraya dönüştürülebilecek bilgi!) elde etmek olarak anlıyor ve
anlatıyor. Birisi hedefe kendisi için ve kendi kişiliğine inanarak
gidiyor, diğeri ise, aczini idrakinden dolayı kendisine bahşedilen
kudret ile. Dolayısıyla, birbirine benzeyen görüntülerin ardında çok
ciddi farklılıklar var. Eğer, fikirlerimizin oturduğu sağlam bir
altyapı yoksa, öğrendiğimiz şeyler iğreti durur, kalb/ruh dünyamıza
zarar verir. Bir misâl vermek gerekirse; Budizm, sevgi ve hoşgörüden
bahsediyor, İslâm da... Fakat ikisi çok ayrı kaynaklardan besleniyor,
ayrı sebeplerden dolayı hoşgörüyü tavsiye ediyor ve insanı ayrı
yerlere götürüyor. Görüldüğü gibi, "Her bâtıl dâvâda birtakım dâne-i
hakikatler olabilir." Bu hakikatlerin varlığı bizi sâfiyane bir
tutumla o bâtıl dâvâlara inanmaya sevketmemeli. Dolayısıyla, nübüvvet
yolu/felsefe yolu ayrımını ciddi mânâda bilmeliyiz. Eğer
"Yaratıcı-insan-kâinat-toplum"a dair sahih modellerimiz var ise, bu
noktada okuduklarımızı, algıladıklarımızı bir filtreden geçirecek ve
muhtemel zararları fark edebileceğiz. Fakat varlığın mânâsından ve
kendimizden habersiz isek, hem Batı hem de Doğu kaynaklı felsefenin
tesirinde kalmamız ve bunun tehlikelerine düşmemiz kaçınılmaz
olacaktır.
Bütüncül gelişim / yetkin insan (insan-ı kâmil)
Bizim anlayışımız, insanı bütün olarak alıp,
ona dengeli bir gelişme çizgisi sunmaktır. Bunun temelinde ise, farklı
bir dünya görüşü yatmaktadır. Burada madde ile mânâ, mülk ile melekût,
fizik âlem ile metafizik âlem iç içe girmiş olup, etle tırnak gibi
birbirinden ayrılması imkânsızdır. "Fizik ile metafizik farklı iki
dünyadır, her ikisine has kurallar vardır." anlayışı yerine, bizde
bunlar "Aynı âlemin iki yüzüdür, birbirinden kopuk değildir,
aralarında karşılıklı münasebet vardır." anlayışı hâkimdir. Batı'nın
dualist, Kartezyen anlayışı, âlemi fizik/metafizik olarak iki ayrı
kategoriye böler ve "İki farklı âlem için ayrı kurallar, kanunlar
vardır." der. İslâm ise, "Bu iki âlem (fizik ile metafizik, madde ile
mânâ, mülk ile melekût) birbiriyle etle tırnak gibi içiçe geçmiş ve
birbirlerinden ayrı değildir." anlayışını vaz'eder. İslâm'ın bu
anlayışının bir neticesi olarak, bu dünyaya ait kanunlar ile
metafizikî âleme ait kanunlar birbirleriyle çelişmez ve bilakis
birbirlerini tamamlar. Dolayısıyla insan-ı kâmil olma, kişinin
kendisini hem dünyevî hem de metafizikî yönü itibariyle geliştirmesi
anlamına gelir. Eğer siz, "Madde ile metafizik ayrıdır." anlayışıyla
hareket eder ve bu doğrultuda eğitim verirseniz, bunun neticesinde
bazı problemlerin çıkması kaçınılmaz hâle gelir.
Mülk ve melekût, iki ayrı kategori değil, bir
madalyonun iki ayrı yüzüdür. Eğer Batı'nın yaptığı gibi bunlar
ayrılırsa, "İlâhî kitaplar melekût âlemine hitap eder, dünyanın ayrı
kuralları var." denir. Bu açık açık denmese bile, hâl ve hareketlere
bu yansır. Maalesef kartezyen mantığın, dualizmin esirleriyiz. Bu
ayrımı farkında olmadan yaptığımızdan, hayatımızda ifratlar, tefritler
ve sağlıksız anlayışlar ortaya çıkıyor.
Günümüzde 'şahsî kemâlât' olarak ifade edilen
anlayışlara gelince, bunların bazıları insanın sadece melekût yönüne
bakan bir olgunlaşmayı esas alır ve hayatın mülk yönünü biraz
küçümser. Öte yanda ise, insanın sadece mülk (dünyevî) yönünü esas
alan kişisel gelişme anlayışları yer alıyor. "Kişisel gelişim",
insanın melekût tarafını ihmal etmesi cihetiyle eksik, menşe
itibarıyla Batılı olmasından dolayı da temelsizdir. Maalesef çoğu kere
bu ifrat ve tefritler arasında gidip geliyoruz. Aslında bizim bu
şekilde yaşıyor olmamız, değerlerimizden ne kadar koptuğumuzun da bir
göstergesidir.
Hakikat yolu
İslâm, bütün insanlığa gelen bir din, Efendimiz
son peygamber, Kur'an ise son kitaptır. Dolayısıyla İslâm'ın anlayışı
bütün insanlığı kucaklayan, insanı bütün yönleriyle ele alan bir
anlayıştır. İnsanın zihnî, fizikî ve hissî boyutlarını ihmal etmeden;
kışlanın disiplinini, tekkenin gönül derinliğini ve medresenin ilmini
almanın gerekliliğine inanan bir yolun yolcularıyız. Mülk ve melekût
âlemi, şahsî kemâlât ve kendi değerlerimizi temel alan bir kişisel
gelişmeyi dengeli bir şekilde hayata geçirmeliyiz. Nasıl ki mülk ve
melekût âlemleri birbirinden kopuk değilse, kişisel gelişme ile şahsî
kemâlât da birbirinden kopuk değildir; bunlar tam tersine, birbirine
tesir eden, birindeki güzelliklerin diğerine yansıdığı, birbirini
tamamlayan iki yoldur.
Dualizmden çıkışın yolu, anlayışımızı tashih
etmekten geçiyor. Yaratıcı-insan-kâinat münasebetinin üzerinde ciddi
mânâda durulması gerekir. Düstûrumuz 'terk' değil, 'Âsâ-yı Mûsâ
anlayışı' olmalı. Vurduğumuz her taştan su çıkartmalıyız. Hayatın her
alanında var olmalı ve farkımızı ortaya koymalıyız. Acz-i mutlak,
şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ile...
Bu bakış zâviyesi kaybedildiğinde, ikisinden
biri ihmâl ediliyor. Ya içe kapanıp bodur kalınıyor veya sağlıksız bir
gelişme hastalığına yakalanılıyor. "İki günü eşit olan ziyandadır."
diyen Peygamber (sas)'in ümmeti olarak yeryüzünün hakiki
mirasçılarıyız. Dolayısıyla kendimizi geliştirmek mecburiyetindeyiz;
ama günümüzde anlaşıldığı gibi bir gelişme değil... Fıtratı, varlığın
mülk veya melekût boyutunu ihmal eden, "En iyi olan ayakta kalır."
düşüncesinden beslenen günümüzün gelişme anlayışını kabul edemeyiz.
Gelişmemiz, şahsî kemâlât ile gönül dünyasında derinleşirken, kişisel
gelişim ile de hayatın içerisinde kendimizi eğitmemizdir. Şahsî
hayatında iç derinliğine sahip, cemiyet içinde de başarılı bir
işadamı, bilim adamı, bir öğretmen ve ebeveyn olmalıyız.
Madde âlemindeki gelişim ile mânâ alemindeki
kemâlât birbirine paralel olmalı, ikisi birbirinden beslenmeli.
Gelişme sırtını kemâlâta dayamalı ki, dönüşme gerçekleşsin. Bizim
anlayışımız; insanın acz-i mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ile
hem mülk, hem de melekût yönünü geliştirmeyi esas alır. Eğer bu
anlayışı oturtmazsak, suiistimâllere mâruz kalmamız ve düşünce
kaymalarına uğramamız muhakkaktır.
Bu sebeple, farklı fıtratların ciddiye
alınması, genel geçer kabullerin yerine, kişilerin fıtratına uygun
stratejilerin belirlenmesi şarttır. Piyasada, insanı eksik ele alan
yüzlerce "kişisel gelişim" kitabı var. Bunlarla ilgilenenler ise,
belli fıtratlara sahip insanlardır. İnsan bütün olarak ele alınmazsa,
yarım insan olarak kalmaya, yarım insan yetiştirmeye ve yarım insanla
iş yapmaya mahkûmdur..
*http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=57
|