"İşte böylece, siz insanlara şahit/örnek olasınız, Peygamber de size şahit/örnek olsun diye sizi vasat (orta yolu izleyen/ölçülü/adaletli/dengeli) bir ümmet yaptık..."                 (Bakara Suresi/2:143)

anasayfa- aydınlık rehber-dini sorular- tavsiyeler - ailesohbetler- yağmur-edep kuralları-köprü - yolışığı- iletişim - z.defteri

 

Hayata ışık tutan mesajlar

Kişisel Gelişim Üzerine Düşünceler*
Fatih FERDA  


"Kişisel gelişim" efsunlu bir ifade; havalı duruyor. "İnsan kaynakları" gibi... Hem moda, hem yeni... Belki de itibarları menşelerinden geliyor: Avrupalı... Eski neslin anlayamadığı meselelerden(!)

Kişisel gelişimin gâyesi ne? Kendin için, kendi zâtın için gelişme mi? Huzuru kendi başına aramak mı? Yoksa Kur'ân'ın ahlâkı ile ahlâklanmak mı, mutluluğu Rabb'e sığınarak aramak mı?
İllâ gelişeceğim diye gelişilmez; gelişme bir gâyeye müteallik olmalı, fıtratla uyuşmalı. Tek bir gelişme çizgisi yok. Farklı fıtratlar, farklı gelişme/kemâlât yolları var. Hakikate giden yollar mahlûkâtın nefesleri adedincedir belki... Hakikate farklı yollarla gidilir. Zühre, katre, reşha gibi... Herkes için ayrı reçete...
Herkes kişisel gelişimin büyüsüne kendisini kaptırmış değil, bazıları da tamamen karşısında
Kişisel gelişmenin uyuşturucu yönü de var. İnsanın içinde, "Her şeyi yapabilirsin." hissi oluşturuyor. Nefsi okşuyor, insana, 'Ben var ya ben, az daha çalışsam Einstein gibi olurdum.' dedirtiyor. Ayrıca gelişmek için kitaba bağımlı hâle gelenler var. Ya da, 150 kiloluk cüssesi ile kucağında, İçindeki Devi Uyandır kitabı, uyuyan miskinler... Piyasadaki anlayışın ve kişisel gelişimin bağımlılık yapabilecek bu yönüne dikkat edilmeli. İnsanı tam olarak kucaklayamayan bir gelişme anlayışının da insana çok fazla bir şey kazandırmayacağı açık.

Einstein, Edison veya başarılı olmuş herhangi birini alalım; hangisinin elinde başarı kitabı vardı? Bir-ikisi hariç, başarı hakkında kitap yazanların başarıları, başarı hakkında kitap yazmak sadece. Piyasada yaygın ve moda olan kişisel gelişimin ciddi anlamda ticarî yönü var.
Kişisel gelişim dinin özünde var; ama şimdikilerin anladığı gibi bir gelişme değil. Ahsen-i takvim suretinde yaratılan insanın benliğinin hapishanesinden, kalb ve ruhun derece-i hayatına çıkmaya çalışması ve hayatı ihmal etmeden hayatın içerisinde kalbini ve kafasını geliştirmesi... Azamî zühd, azamî ilim, azamî takva... Bizim gelişim anlayışımız; kişinin mülk ve melekût yönünü, kendi fıtratı ile uyumlu ve dengeli bir şekilde geliştirmesidir.

Özünden kopmuş bir gelişim ve tehlikeli bir süreç

Kapitalizmin başarısı, kendisine muhalif olanları yine kendi sisteminin içerisinde tutarak eritmesi, sindirmesi, kapitalistleştirmesidir. Müslümanı, "Namaz kılma!" diyerek kontrol etmez bir Batılı, fakat binlerce tercih sunar. O binlerce tercihin arasında namaz kılmaya vaktin kalmayacağını düşünür. Batı'nın kontrol etme ve sindirme stratejisi baskı ile, yoksun ederek değil; insanları özgürlük budalası yapma üzerine kurulu. O yüzden Müslümanları kendi kültürleri içerisinde sindirmeye çalışıyorlar. Ciddi bir tehlike süreci olarak "Müslümanların Batılılaşması" sürecini yaşıyoruz. Bu noktada dualist (ikili) dünya anlayışı içerisinde yeniden şekillenen bir İslâm anlayışı çıkıyor ortaya. Bu süreç, hem Batılılaşan Müslümanlar, hem de İslâmileşen Batı ile çift taraflı olarak işliyor. Aslında bu yıllar önce "Osmanlı bir Batı devletine, Batı bir Osmanlı'ya gebe" diyen zâtın beşaretinin bize göz kırpışı... Ama biz bu süreç içerisinde bizi bekleyen tehlikelerin farkında olmazsak, sebepler plânında tedbirlerimizi almazsak, kendi inancımızı net ve sahih bir şekilde ortaya koyamazsak, Müslümanların kapitalistleşmesi tehlikesi ile karşı karşıya kalırız.

Arayış içindeki Batı kültürünün, ayakta kalma stratejisi olarak ortaya çıkan bir akım
Yeni Çağ (New Age), varlığın melekût yönünü ihmal eden Batı medeniyetinin arayışları neticesinde bulduğu kadim Doğu kültürlerinin yeni bir anlayışla harmanlanması ve bunun tüketilebilecek bir şekilde sunulmasıdır. Bir inanç, felsefe veya dünya görüşü değil, sadece bir strateji... Değişebilen, şu an için işe yarayan bir strateji... Bir tüketim metaı... Yeni Çağ; en genel mânâsıyla, hayatın mistik/metafizikî yönü ile ilgili her türlü bilgiyi (astroloji, tarot) inancı (budizm, sufizm) sanat figürlerini (totem), fizikî egzersizi (yoga), rûhanî tecrübeyi (astral seyahat, meditasyon), müziği (dünya müziği, sufî müziği) içeren bir manzumeler toplamıdır. Batı kültürü tabiî kaynaklarını sömürdüğü ve tükettiği Üçüncü Dünya'nın şimdi de mânevî/kültürel kaynaklarını anlamadan ve çarpıtarak sömürüyor. Bu noktada Batılı için bu tarz açılımlar birer heyecan sadece. O yüzden Batı'da İslâm değil, sufizm rağbet görüyor. Batı'nın tüketme anlayışı içerisinde fikirler ve inançlar, süpermarketteki bir üründen ibaret. Dilediğinden dilediğin kadar al ve tüket! Kapitalist Batı, kendi rahatını kaçırmayacağını düşündüğü her türlü tecrübeye açık. Budizm olsun, sufizm olsun fark etmez. Eğer İslâm'ın rahatlarını kaçırmayacağından emin olsalar, İslâm'la da bir problemleri olmaz. Yeni Çağ akımı içerisinde bazı dâne-i hakikatler de var. Kişisel gelişme sahasında olduğu gibi... Meselâ, insanın metafizikî yönü üzerinde durmanın önemine yapılan vurgular... Fakat kendi köklerinde orijinallikleri olan bu farklı inançlar, 'Yeni Çağ'ın modeli haline getiriliyor. Bu noktada kaynağına bakılmaksızın çok farklı kültürlerden çok farklı inançlar bir arada harmanlanıyor ve ortaya temelsiz bir kültür çıkıyor. Bu kültürün içerisinde var olan birtakım dâne-i hakikatler de gözlerimizi kamaştırıyor, bakış zaviyemizi kaydırabiliyor. Yeni Çağ akımı aslında kısaca, "Bu dünyada mutlu ve huzurlu olmak için dine ihtiyacın yok." anlayışını dayatıyor. İşin mânevî/metafizikî boyutunu meditasyona, içi boşaltılmış bir mistisizme bırakan Yeni Çağ kültürü, fizikî boyutta da kişisel gelişmenin önemine vurgu yapıyor. Buradaki münasebeti net olarak ortaya koymak gerekirse, Yeni Çağ akımı, bu kültürleri kendine ait bir kişisel gelişme anlayışı içerisinde harmanlıyor. Ama netice olarak bu kültür içerisinde oluşan kişisel gelişme anlayışı insanımızı ciddi mânâda tehdit ediyor.

İki farklı yol

"Oluklar çifttir; birinden nur akar, birinden kir." İki yol var; biri felsefenin yolu, diğeri nübüvvetin... İki farklı yol, kâinata bakış açısında ve hâdiseleri yorumlamada iki ayrı tavır... Nübüvvetin yolunda, tekâmül/gelişme; kişinin kendi aczini, fakrını idrak edip, kendine dayanak olarak Allah'ı seçmesi ile mümkün. Felsefenin yolunda ise gelişme; kişinin kendi başına, kendi için var olarak ve kendini bizatihi firavunâne bir tarzda vehmetmesi ile mümkün. Nübüvvetin yolunda giden kişi, kendisini aşan bir hakikatin var olduğunun bilincinde, acziyetinin farkında; ama sırtını Rabb'ine dayadığı için kâinata meydan okuyacak bir imana sahip. Felsefenin yolunda giden ise, "Ben kendim için varım, kendime sahibim." der, kendini bir şey sanır. Büyüklüğüne, gücüne inanır; ama dünyanın yakınından geçen bir kuyruklu yıldızdan korkar. Bu iki yolun insan modelleri, Yaratıcı-insan-kâinat-toplum münasebetini nasıl anladıkları ve içtimaî hayata dâir kabulleri farklıdır. Bu farklılığın neticesinde ortaya çıkan davranışlar, sistemler, hayat tarzları, düşünceler de çok farklıdır. Biri şecere-i tûbayı (cennet), diğeri şecere-i zakkumu (cehennem) netice veriyor. Felsefenin yolu; "Tekemmül-i insanînin (kişisel gelişmenin) nihaî gâyesi teşebbühü bi'l-vaciptir (kendini Yaratıcı yerine koyma)." der. Nübüvvetin yolundakiler ise; fakrını, aczini idrak ederek, "Mülk sahibi Rabbimdir." der, ama Allah'a dayandığı için kâinata meydan okur.

Ortak noktalar ve aldanışlar

Bu iki yolun temsilcilerinin düşüncelerinde, hayat tarzlarında, doğrularında, yanlışlarında ortak noktalar da vardır. Fakat bunların varlığı çoğu zaman bizi yanıltabilir. "İki günü eşit olan ziyandadır." hadis-i şerifi ele alındığında, insanı, eşref-i mahlûkât kabul eden; onu, ana rahminden gelip haşre giden ve dağların kabul etmediği mesuliyeti yüklenen bir varlık olarak gören, hem insanı hem de bütün varlığı çok anlamlı bir temele oturtan ilâhî anlayış görülecektir. Öte yandan bir kişisel gelişme kitabında, "Baltayı bile!" diye bir prensip okuyorsunuz, bu kendinizi yenilemenizi tavsiye eden bir ifade. Bu ifade inançlarınızla oldukça uyuşuyor gibi görünüyor, siz o ifadeye vurulup, kitabın geri kalanını da aynı şevkle okuyorsunuz. Hem kendi inançlarınızın Batılı biri tarafından tasdik edilmesinin hazzını, hem de hayata yeni bir paradigma ile bakmanın keyfini yaşıyorsunuz(!) Fakat bu arada farkında olmadığınız bir süreç işliyor. Kitabın içerisinde bir iki doğrunun yanında yanlışlar da, siz kapılarınızı sonuna kadar açtığınız için size empoze ediliyor. Daha da önemlisi, hoşunuza giden o ifade, inandığınız bir değerle lâfzen aynı olmasına rağmen, farklı bir anlayışa oturduğu için - felsefenin temel düşüncesi ben kendime malikim, dünya kendi kendine var - sizi sadece dünyevî, tek taraflı ve belki de kapitalist bir gelişmeye yöneltiyor. Ortaya konan prensip aynı olsa bile, misâller, davranışlar ve tutumlar çok farklı.

Evet kişi kendini yenilemeli. Ama yenilemek kişinin fizikî imajını yenilemesi olarak da algılanabilir, her gün mânevî keşiflerde bulunmak olarak da... Birisi yenilenmeyi, varlık ve hadiseleri her gün yeniden keşfetmek, okumak, yeni mâverâlara açılmak olarak anlar ve anlatırken, diğeri ise; gelişmeyi statü, para, bilgi (ama paraya dönüştürülebilecek bilgi!) elde etmek olarak anlıyor ve anlatıyor. Birisi hedefe kendisi için ve kendi kişiliğine inanarak gidiyor, diğeri ise, aczini idrakinden dolayı kendisine bahşedilen kudret ile. Dolayısıyla, birbirine benzeyen görüntülerin ardında çok ciddi farklılıklar var. Eğer, fikirlerimizin oturduğu sağlam bir altyapı yoksa, öğrendiğimiz şeyler iğreti durur, kalb/ruh dünyamıza zarar verir. Bir misâl vermek gerekirse; Budizm, sevgi ve hoşgörüden bahsediyor, İslâm da... Fakat ikisi çok ayrı kaynaklardan besleniyor, ayrı sebeplerden dolayı hoşgörüyü tavsiye ediyor ve insanı ayrı yerlere götürüyor. Görüldüğü gibi, "Her bâtıl dâvâda birtakım dâne-i hakikatler olabilir." Bu hakikatlerin varlığı bizi sâfiyane bir tutumla o bâtıl dâvâlara inanmaya sevketmemeli. Dolayısıyla, nübüvvet yolu/felsefe yolu ayrımını ciddi mânâda bilmeliyiz. Eğer "Yaratıcı-insan-kâinat-toplum"a dair sahih modellerimiz var ise, bu noktada okuduklarımızı, algıladıklarımızı bir filtreden geçirecek ve muhtemel zararları fark edebileceğiz. Fakat varlığın mânâsından ve kendimizden habersiz isek, hem Batı hem de Doğu kaynaklı felsefenin tesirinde kalmamız ve bunun tehlikelerine düşmemiz kaçınılmaz olacaktır.

Bütüncül gelişim / yetkin insan (insan-ı kâmil)

Bizim anlayışımız, insanı bütün olarak alıp, ona dengeli bir gelişme çizgisi sunmaktır. Bunun temelinde ise, farklı bir dünya görüşü yatmaktadır. Burada madde ile mânâ, mülk ile melekût, fizik âlem ile metafizik âlem iç içe girmiş olup, etle tırnak gibi birbirinden ayrılması imkânsızdır. "Fizik ile metafizik farklı iki dünyadır, her ikisine has kurallar vardır." anlayışı yerine, bizde bunlar "Aynı âlemin iki yüzüdür, birbirinden kopuk değildir, aralarında karşılıklı münasebet vardır." anlayışı hâkimdir. Batı'nın dualist, Kartezyen anlayışı, âlemi fizik/metafizik olarak iki ayrı kategoriye böler ve "İki farklı âlem için ayrı kurallar, kanunlar vardır." der. İslâm ise, "Bu iki âlem (fizik ile metafizik, madde ile mânâ, mülk ile melekût) birbiriyle etle tırnak gibi içiçe geçmiş ve birbirlerinden ayrı değildir." anlayışını vaz'eder. İslâm'ın bu anlayışının bir neticesi olarak, bu dünyaya ait kanunlar ile metafizikî âleme ait kanunlar birbirleriyle çelişmez ve bilakis birbirlerini tamamlar. Dolayısıyla insan-ı kâmil olma, kişinin kendisini hem dünyevî hem de metafizikî yönü itibariyle geliştirmesi anlamına gelir. Eğer siz, "Madde ile metafizik ayrıdır." anlayışıyla hareket eder ve bu doğrultuda eğitim verirseniz, bunun neticesinde bazı problemlerin çıkması kaçınılmaz hâle gelir.

Mülk ve melekût, iki ayrı kategori değil, bir madalyonun iki ayrı yüzüdür. Eğer Batı'nın yaptığı gibi bunlar ayrılırsa, "İlâhî kitaplar melekût âlemine hitap eder, dünyanın ayrı kuralları var." denir. Bu açık açık denmese bile, hâl ve hareketlere bu yansır. Maalesef kartezyen mantığın, dualizmin esirleriyiz. Bu ayrımı farkında olmadan yaptığımızdan, hayatımızda ifratlar, tefritler ve sağlıksız anlayışlar ortaya çıkıyor.
Günümüzde 'şahsî kemâlât' olarak ifade edilen anlayışlara gelince, bunların bazıları insanın sadece melekût yönüne bakan bir olgunlaşmayı esas alır ve hayatın mülk yönünü biraz küçümser. Öte yanda ise, insanın sadece mülk (dünyevî) yönünü esas alan kişisel gelişme anlayışları yer alıyor. "Kişisel gelişim", insanın melekût tarafını ihmal etmesi cihetiyle eksik, menşe itibarıyla Batılı olmasından dolayı da temelsizdir. Maalesef çoğu kere bu ifrat ve tefritler arasında gidip geliyoruz. Aslında bizim bu şekilde yaşıyor olmamız, değerlerimizden ne kadar koptuğumuzun da bir göstergesidir.

Hakikat yolu

İslâm, bütün insanlığa gelen bir din, Efendimiz son peygamber, Kur'an ise son kitaptır. Dolayısıyla İslâm'ın anlayışı bütün insanlığı kucaklayan, insanı bütün yönleriyle ele alan bir anlayıştır. İnsanın zihnî, fizikî ve hissî boyutlarını ihmal etmeden; kışlanın disiplinini, tekkenin gönül derinliğini ve medresenin ilmini almanın gerekliliğine inanan bir yolun yolcularıyız. Mülk ve melekût âlemi, şahsî kemâlât ve kendi değerlerimizi temel alan bir kişisel gelişmeyi dengeli bir şekilde hayata geçirmeliyiz. Nasıl ki mülk ve melekût âlemleri birbirinden kopuk değilse, kişisel gelişme ile şahsî kemâlât da birbirinden kopuk değildir; bunlar tam tersine, birbirine tesir eden, birindeki güzelliklerin diğerine yansıdığı, birbirini tamamlayan iki yoldur.

Dualizmden çıkışın yolu, anlayışımızı tashih etmekten geçiyor. Yaratıcı-insan-kâinat münasebetinin üzerinde ciddi mânâda durulması gerekir. Düstûrumuz 'terk' değil, 'Âsâ-yı Mûsâ anlayışı' olmalı. Vurduğumuz her taştan su çıkartmalıyız. Hayatın her alanında var olmalı ve farkımızı ortaya koymalıyız. Acz-i mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ile...
Bu bakış zâviyesi kaybedildiğinde, ikisinden biri ihmâl ediliyor. Ya içe kapanıp bodur kalınıyor veya sağlıksız bir gelişme hastalığına yakalanılıyor. "İki günü eşit olan ziyandadır." diyen Peygamber (sas)'in ümmeti olarak yeryüzünün hakiki mirasçılarıyız. Dolayısıyla kendimizi geliştirmek mecburiyetindeyiz; ama günümüzde anlaşıldığı gibi bir gelişme değil... Fıtratı, varlığın mülk veya melekût boyutunu ihmal eden, "En iyi olan ayakta kalır." düşüncesinden beslenen günümüzün gelişme anlayışını kabul edemeyiz. Gelişmemiz, şahsî kemâlât ile gönül dünyasında derinleşirken, kişisel gelişim ile de hayatın içerisinde kendimizi eğitmemizdir. Şahsî hayatında iç derinliğine sahip, cemiyet içinde de başarılı bir işadamı, bilim adamı, bir öğretmen ve ebeveyn olmalıyız.
Madde âlemindeki gelişim ile mânâ alemindeki kemâlât birbirine paralel olmalı, ikisi birbirinden beslenmeli. Gelişme sırtını kemâlâta dayamalı ki, dönüşme gerçekleşsin. Bizim anlayışımız; insanın acz-i mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ile hem mülk, hem de melekût yönünü geliştirmeyi esas alır. Eğer bu anlayışı oturtmazsak, suiistimâllere mâruz kalmamız ve düşünce kaymalarına uğramamız muhakkaktır.

Bu sebeple, farklı fıtratların ciddiye alınması, genel geçer kabullerin yerine, kişilerin fıtratına uygun stratejilerin belirlenmesi şarttır. Piyasada, insanı eksik ele alan yüzlerce "kişisel gelişim" kitabı var. Bunlarla ilgilenenler ise, belli fıtratlara sahip insanlardır. İnsan bütün olarak ele alınmazsa, yarım insan olarak kalmaya, yarım insan yetiştirmeye ve yarım insanla iş yapmaya mahkûmdur..

*http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=57

 

 
ana sayfa- kuranın  ışığında-dini sorular/cevaplar -   edep ve nezaket kuralları- tavsiyeler- mutlu bir yuva için- yolışığı- bilgisayar dünyası başarı için - yağmur  download kitap - gerekli linkler- önerdiğimiz linkleriletişim - ziyaretçi defteri 

website metrics
     İklim Tasarım Kaynak belirtmek şartıyla  sitemizden alıntı yapabilir ve sitemize link verebilirsiniz.