SUFFE  "Yolışığı"

 

HAYATA IŞIK TUTAN MESAJLAR

       SUFFE  www.suffe.net   

www.suffe.net

  anasayfa- aydınlık rehber-dini sorular- tavsiyeler - dowloadkitap -önerdiğimiz linkler - sohbetler

SUFFE    

İZ BIRAKAN YAZILAR                                                        

ANASAYFA

 

 

 

          Sami HOCAOĞLU
                  


Avrupa'da Müslüman olmak *

Hilal Televizyonu'nun düzenlediği "Hilal tv gecesi" münasebetiyle Almanya'daydık. Gecede bir şey dikkatimi çekti: Avrupa'daki göçmen Müslümanların profili hızla değişiyor.

Eskinin o klasik "Alamancı"sının yerinde yeller esiyor. Yanına renkli bir kuş tüyü takılmış, altındaki bedenle hiçbir uyum gözetmeyen 'tekerlek şapka'sıyla, sesini mahallenin tamamına duyurmak için açtığı transistorlu radyosuyla, sonradan görmüşlüğün tüm tezahürlerini taşıyan tavrıyla tevatür olmuş "Alamancı"nın...

Bu tipi oluşturanlar birinci kuşaktı. Hemen tamamına yakını kırsal kesimdendi. Hatta bunların çoğu doğduğu köy-kasabanın dışında ilk defa büyük kent görmüştü.

Onların yerini ikinci hatta üçüncü kuşak almış. Yeni kuşaklarla birlikte yeni problemler ve yeni fırsatlar da doğmuş. Yeni problemlerin başında ve en temelinde "kimlik" ve "aidiyyet" problemi yer alıyor.

Araf'taki çocuklarr sancılı. Kaybolmuşları ben görmedim. Ama, eminim ki çoklar ve yürek dağlayan bir durumdalar. Benim gördüklerim, kaybolmamış, kaybolmamak için tutunacak sağlam bir dal arayanlardı. Koca salonu ağzına kadar doldurup, hatibin ağzından çıkacak cümleleri daha kaynağındayken yürekleriyle uzanıp alacak kadar diri bir topluluk bu. Genç, ilgili, meraklı ve seçiciydiler. Bu elbetteki sevindirici.

Ama babalarını yılgın, umutsuz, aldatılmış gördüm. Yarı yolda bırakılmışlık hissini taşıyorlardı. Umdukları dağlara kar yağmıştı. "Anavatanı kurtarmak" için çıktıkları yolda kendilerini, ciğerparelerini, umutlarını ve birikimlerini kaybetmişlerdi. Onların cephesinde hava kurşun gibi ağır. Neden böyle olduğunu anlamak için müneccim olmak gerekmiyor.

Çoğu her şeyi koyvermiş. En üzücü olanı da kendilerini koyvermeleri. Olup bitende kendi payını itiraf edenler, hallerini değiştirmek için gayret ediyorlar. Bunu yapmayanlar yakalarına küsüp ya "selamet der kenarest" deyip "kûşe-i uzlete" çekilmeyi tercih ediyor, ya da cahil dindarlık günlerinin acısını gözü kararmış bir dünyevileşme ile çıkarıyorlar.

İlk bakışta umut kırıcı, iç karartıcı gibi gelen bu tablo, şükür ki Avrupa'daki göçmen Müslümanlarla ilgili tek tablo değil. Bu birinci kuşağı oluşturan babalarla ilgili tablo. İkinci ve üçüncü kuşakların tablosu tek düze değil. Bir yanıyla acılı ve sancılı, öbür yanıyla umut verici ve gelecek vadeden bir tablo.

Umut verici tablonun kahramanlarını, kimlik ve aidiyyet problemini kendi öz değerlerinden yola çıkarak çözmeye çalışanlar oluşturuyor. Bunlar kendilerini "Alamancı" olarak görmüyorlar. Savaş'ın izdüşümünde oluşmuş Avrupa'nın yerini şimdi bambaşka bir Avrupa aldı. Onlar da, buna paralel olarak yeni Avrupa'da "biz de varız", "biz, biz olarak var olmak istiyoruz" diyorlar.

Sancılı bir süreçten geçildiğinin farkındalar. Bu sancı bir "düşük" ile de sonuçlanabilir, nur topu gibi bir "Avrupalı Müslüman kuşağının" doğumuyla da. Evet, bu krizden onlar "Avrupalı Müslüman" kimliğini tahkim ederek çıkabilirler. Bunu kendilerine hatırlatan konuşmamı nasıl can kulağı ile dinlediklerini gördüm.

Bunun için rüya görmeleri gerekiyor. Fakat bu rüyayı nasıl göreceklerini bilmiyorlar. Hatta, bu rüyayı görmekten korkuyorlar. "Hayalperestlerin" kırılan hayalleriyle dolu "hayal çöplüğü" onların gözünü çok korkutmuş. Onlara, "hayal kırıklığı" diye bir deyimin olduğunu, fakat "rüya kırıklığı" diye bir deyimin bulanmadığını hatırlatmak gerekiyor.

Fakat böylesine Salih bir rüya görmek için abdestli bir akleden kalbe sahip olmak gerekiyor. Bu da bilmeden, anlamadan, yaşamadan olacak şey değil. Sığlıktan kurtulup derinleşmeleri, kalpsiz Avrupa'nın akleden kalbi olmaya cehd etmeleri gerekiyor. Kendi içlerinden âkil adamlar çıkarmadan olmaz bu.

Şimdiye kadar her şeye, ama her şeye yatırım yapmışlar. Ellerindekini avuçlarındakini o "her şey" için sebil etmişler. Bir insana yatırım yapmamışlar. Eğitim kurumları yok, eğitecek kadroları yok. Köyden tarhanayı nasıl siparişle getirtmişlerse, hocayı ve muallimi de öyle getirtince olur sanmışlar. Ama dökme suyla değirmen bu kadar dönmüş. Yolun sonuna gelmişler.

Yeni kuşaklar şunu iyi bilmeli: Yılana sarılmanın hiçbir meşru mazereti olamaz. "Ama biz denize düştük" diye kendini savunmak mazeret değil, olsa olsa özürden daha büyük kabahattir.

Bunu yapmayanlar, "dert yanmak direnmekten daha çok yorar" sözünün anlamını kavramış yiğitler de var. Az ama varlar. Ahmet Mihmat başkanlığında Rotterdam'da faaliyet gösteren İdee Vakfı'nı oluşturan zamane "ashab-ı kehf"i bunlardan. Yine, Almanya'da aralarına özüne dönmüş Alman gençleri de alarak sahih kaynak noksanını gidermeye çalışan bir gurup genci burada zikretmeliyim. Kıt imkanlarla bu fakirin bazı eserlerini Almanca'ya kazandıran bu gençler, şimdi M. Esed'in meal-tefsirini Almanca'ya kazandırmak için hummalı bir çaba içine girmişler. "Arkası gelecek" müjdesini de veriyorlar.

Avrupa'da Müslüman olmak, göller bölgesinde bir ada olmaktır. Göller bölgesinde bir ada olan, boğulmamak isteyenlerin sığınağı olur.

"Avrupa'da Müslüman olmak" böyle anlaşıldığında, "güneş Batı'dan doğar".

*YeniŞafak

Bu ümmetin en büyük problemi, “anlama problemi”dir *
Burhaneddin Rabbani hükümeti döneminde, bir Afgan resmi heyetiyle bir toplantıda beraberdik. Heyetteki Savunma Bakan Yardımcısı, iç savaşın hepimizin gözlerini yuvalarından fırlatan bilânçosunu sunuyordu. Bakan Yardımcısı’na dedim ki: “Eğer Ruslarla savaş ile Müslüman gruplar arası iç savaşta katledilen insan sayısını karşılaştırırsanız, hangisi daha yıkıcı ve büyük?” Titrek bir ses tonuyla, “İkincisi!” demekte tereddüt etmedi. Hemen arkasından şu soruyu sordum: “Peki, 7000 haneyi içindekilerin tepesine yıkıp binlerce Müslümanın katline sebep olduğunu söylediğiniz bu Müslümanlar, bu davranışlarını hangi İslâmi gerekçeye dayandırıyorlar?” Muhatabım, “Biz Müslüman öldürmüyoruz ki, diyorlar!” dedi.

 Aynı mantığı, dünyanın değişik yerlerinde değişik mezhep, meşrep, grup ve kliklerine mensup Müslümanlarda, farklı biçimlerde müşahede ettim. “Peçeyi, Kur’an farz kılmıştır!” diyen Pakistanlı bir alime, “Makasıdu’ş-Şeria”dan ne anladığını, Kur’an’ın da bir “maksadının” olduğunu hiç düşünüp düşünmediğini, maksadı gözardı ederek sadece lâfız (cilbab) ve mânâdan yola çıkarak ahkâm-ı şer’iyyeyi tesbit eden bir usulün bu ümmetin yükünü bundan böyle taşıyamayacağını anlatmaya çalıştım, ama nafile.

Bu neyi gösteriyordu:

“Müslüman aklı”nın, Kur’an’a ve hayata yabancılaştığını gösteriyordu. Bu bir anlama problemiydi ve ümmetin en büyük sorunu da buydu. Eğer “akıl” hastalanmışsa, nasıl sağlıklı bir eylem/amel üretilebilirdi? Eğer bilinç arızalıysa, “şimdi” ve “burada”yı nasıl sıhhatli değerlendirebilirdi?

İyi ama, bilinç durup dururken hastalanmazdı ki! Bilinci hasta eden sağlıksız ve sahih olmayan bilgiydi. Fakat, sağlıklı bilgi tek başına sağlıklı bir bilinç oluşturmaya yetmezdi. Bunun için “sağlam ve derin anlayış” anlamına gelen “Tefakkuh” lâzım-şart idi. Hani, tıpkı Tevbe 122’de buyurulduğu gibi: “Müminlerin toptan sefere çıkması doğru olmaz; onların arasında her gruptan birilerinin sefere katılmayıp dinde derin bir anlayış kazanmak için ilmi çalışma yapmaları gerekmez mi?”
 

“Tefakkuh etmek” mi, “fıkıh okumak” mı?

İkisi arasındaki fark mı? Beyne’s-sera ve’s-süreyya!.. Tefakkuh fıkıh üretmektedir. Tefakkuh etmeden “fıkıh okuyanlar”ın ise fıkhı tüketmekten başka çareleri yoktur. İşte bunun için yıllardır “yeni bir fıkıh usulü”nden önce “yeni bir tefakkuh usulü gerekir” diye diye dilimde tüy bitti.

Sanırım Gazzali bu nedenle Fıkıh İlmi’ni, dini ilimlerden değil “dünyevi ilimlerden” saydı. Onun, “dini ilimlerin yeniden ihyası” projesinde fıkhı “dünyevi ilimlere” katması, bizce “Müslüman aklın krizi”nin farkında olduğunu gösteriyordu. Onun için fıkhı “dünyevi ilimler” arasında tasnif ederek “tefakkuh”un önünü açmayı amaçlıyordu.

İmam Hatiplerin köküne kibrit suyu döküyorlar! Başörtüsü zulmü ayyuka çıktı... Biz de kalkmış “Kur’an okurken abdest almak farz mıdır, değil midir?” meselesiyle uğraşıyoruz; öyle mi?!

Hayır hayır. Kimsenin abdestiyle falan uğraştığımız yok. Kur’an bir yana, ben abdestsiz kitap-gazete okumam. Çünkü, yetişme tarzım sayesinde abdest bende bir meleke halini aldı. Herkese tavsiyem de budur. Fakat bu başka, “farzdır” demek başka. Sakalım var diye “sakal farzdır” mı diyeyim? Çünkü, bunu da gördük. Boza içmiyorum diye, “Boza haramdır” mı diyeyim? Bunu diyeni de biliriz.

Peki nedir derdimiz? Tek kelimeyle “Müslüman aklının yeniden inşası”na katkıda bulunmaktır. Bu da ancak, “klâsik Müslüman aklını” tahlile tabi tutmakla mümkündür. Atalara sadakat, ataların ocağından külü değil közü geleceğe taşımaktır. Temyiz (seçip-ayırmak, ayıklamak) imanın temelidir. Mümeyyiz olmayan, imanla mükellef değildir. Temyiz olmazsa, “Müslüman aklı” yeniden inşa edilmezse ne mi olur? Afganistan’ın anlı şanlı mücahitleri gibi; dünyanın süper gücü Rus gâvurunu yener, deforme olmuş “aklınıza” yenilirsiniz. Sonuç hüsrandır. Hüsranın niceliği değişir, niteliği değişmez. Onun için de, biri kalkıp falancalara karşı mücadele dururken “Müslüman aklı”yla uğraşmak mı?” demesin. Kur’an’ın buyurduğu gibi, herkes “seferdeyken”, birileri “uyarı” görevlerini yerine getirsin. Yoksa, “Ela hel bellağt?.. Rabbena feşhed!” deme hakkına sahip olamaz.

Destur dostlarım destur... Neden hemen asıl metninin sahibini sorsam adını söylemeyecek olanlar Reddu’l-Muhtar’ın, Kitabu’l-Fıkh ala Mezahibi’l-Erbaa’nın evlere şenlik tercümelerine sarılıyor, Nimet-i İslâm’ı burnuma dayıyor? Adını hatırlayamadığım o sahabinin sözü geliyor aklıma: “Ben Allah buyurdu, Resulü buyurdu, diyorum; siz de bana karşı kalkmış falanca buyurdu, feşmekanca buyurdu, diyorsunuz!”

Bazı kardeşlerim “okumak”la “dokunma”yı karıştırdığımı düşünmüşler. Derler ki, o sizin söylediğiniz “okumanın hükmü”; itiraz ettiğiniz alıntıda ise “dokunmanın hükmü” dile getirilmiş.

İşte meselenin tam can alıcı noktası da bu ya! Ve benim de tüm varlığımla itiraz edip bir “anlama problemi” olduğunu söylediğim şey de bu ya!

Kelimelerin tarih içerisindeki anlam değişikliklerini inceleyen dil ilmine “semantik” denilir. Akademi’de, Tefsir Usulü dersinde, “Kur’an” kelimesinin semantiğini işlemiştim. Yüksek seviyelerine rağmen ilahiyatçıların nasıl hayrette kaldıklarına şahit oldum. Demek ki bildiğini zannedenlerin çoğu akidemizi, fıkhımızı üzerine bina ettiğimiz “kavramların seyrü seferinden” habersizdiler. Kur’an’da “Kur’an” lâfzı hangi anlamlarda kullanılıyordu? Kur’an “mücerret vahiy” anlamına mı, “son vahiy” anlamına mı kullanılıyordu? Son vahyin “sıfatı” mı, “ism-i hassı” mı, “ism-i zatı” mıydı? “Mushaf” kelimesi sahabe tarafından ilk ne zaman kullanılmıştı? Gerekçesi ve ait olduğu dil neydi? İkisi arasında mahiyet farkı var mıydı? Bu iki isim ilk defa ne zaman birbirinin yerine kullanılmaya başlamıştı? Bu kullanım bir kafa karışıklığına neden olmuş muydu? Bu kafa karışıklığı Tedvin Asrı’nda fıkha nasıl yansımıştı?..

Dönelim konumuza: Kur’an’la Mushaf’ı karşı karşıya yerleştirdiniz ve dediniz ki: “Kur’an okumak caiz”, “Mushaf’a dokunmak haram...” Sormazlar mı adama: ‘Zarf” mı değerini ‘mazruf’tan alır, mazruf mu değerini zarftan alır? Keramet gökten inende mi, yerden bitende mi? Kur’an’ın mânâsı mı daha mukaddes, kâğıdı mı? Bir nice zamandır, Kur’an’ın emir ve nehiylerine saygı duymak bir yana, onun mesajını mahkum edenlerin Mushaf’ı öpüp başlarına koymalarında bu “aklın” payı var mıdır? Kur’an’ın kâğıdıyla, tezhibiyle, yazısıyla, Kur’an’ın mesajından daha fazla ilgilenmemizin temelinde yatan sosyal bilinçaltında bu klâsik akıl mı yatmaktadır? Kur’an’ın mesajına savaş açanların elyazması mushaflara bir çuval para saymalarındaki, onun ayetlerine saldıranların o ayetlerden yapılmış hatları bir hazine para sayıp duvarlarına asmalarındaki çarpık ve garip çelişkiyi başka türlü açıklayabilir miyiz? Sahabenin Kur’an’la ilişkisiyle günümüz Müslümanının Kur’an’la ilişkisi arasındaki farkta, bu “deforme olmuş aklın” payı olabilir mi? Bugün toplum olarak Kur’an’a yaptığımız muamele şu: “Kendisini öldürüp, cesedinin üzerine altın yaldızlı kubbe dikmek!” Bunda, yukarıdaki mantığın rolü ne kadardır?

Dokunmakla okumak ayrımı, tarihi bir yanlış anlamadır. Hz. Peygamber ve Sahabe aklının ürünü değildir, olamaz. Eğer rivayet yarıştıracaksak bir’e karşı on’u garanti ederim. Bu can alıcı ayrım ne zaman başladı? Bu ayrımdan öncesiyle sonrası arasındaki “Kur’an tasavvurunda” bu ayrımın oynadığı korkunç rol ne oldu? Bu sorular çok önemli sorulardır ve cevabı için “Tedvin Asrı”na dikkat!!!

Ağır konu, biliyorum. Bu konunun bir gazete köşesine ‘bol’ geldiğini de biliyorum. Onun için de burada noktalıyorum. İlim adamı dostlarımızla kendi aramızda tartışır, “barika-i hakikat” çıkması için çabalarız. Yeter ki, yalnızca “fıkıh okumakla” yetinmeyip “tefakkuh eden”, bilgiyi taassuptan, hakikati hayalden, makul ve “mansus”u “mahsus”tan, “logos”u “mitos”tan önde tutan bir ‘akıl’la tartışalım.

Hepimiz için duam: “Rabbim! İlmimizi ve fehmimizi artır!”

Kaynak: www.mustafaislamoglu.com 

İlmin ve âlimin itibarı *
Babası Rumeli Beylerbeyi olan Osmanlı alimlerinden birine, neden babasının mesleği olan “askeriyye”ye değil de “ilmiyye”ye intisap ettiği sorulmuş. Bu tercihini küçük yaşlarda yaşadığı bir olayla açıklamış: Daha çocuktum. Konağımızda kalabalık toplantılar olurdu. Ama babam hep en çok saygı gören ve hep en yüksek yerde oturan kişi olurdu. Yine böyle bir toplantıda, ilk kez, babamın, yerini kavuklu bir amcaya terk ettiğini gördüm. Bu kez babam da dahil herkes ona hürmet ediyordu. Ben de kendi kendime dedim ki: “Demek ki bu babamdan büyük, ben de büyüyünce bunun gibi olacağım.”

Âlimin itibarı ilmin itibarıdır. Elbet şu da doğrudur. Âlime gösterilen hürmet ilme gösterilen hürmettir. Âlim hürmet görürse, ilim talibi olmak cazip hale gelir. Çünkü, tabiatı gereği insan, iltifat görmeyen bir alanda marifet göstermek istemez.

Bir toplumun en cins beyinleri, o toplumda yükselen değerlere eğilim gösterir. Şairin dediği gibi: “Marifetler iltifata tabidir/Müşterisiz meta zayidir” İtibar gören meslek yükselir. Tersi de geçerli: Bir mesleği öldürmek istiyor musunuz, onun itibarını aşındırınız.

Bu ülkeyi yönetenlerin, başından beri takip ettiği resmi politika, dinle ilgili kişi ve kurumların itibarını yok edecek her türlü uygulamayı teşvik etmek olmuştur. Tek parti yıllarında, medreseleri kapatılan ve sokağa terkedilen âlimlerin dilenmeye mahkûm edildiğinin sayısız örneklerini, o günleri yaşamış olanların ağzından bizzat dinlemişimdir. Müslüman cemaatten iane ve ekmek dilenecek kadar horlanmış olan bu insanlara “cerci hoca” adı takılmıştı.

Hangi çocuk, kendisini ekmek dilenmeye mahkûm edecek bir mesleğe intisap etmek ister ki? Zaten amaç da buydu. Bu ülkenin cins çocuklarını din alanından soğutup nefret ettirmek. Aslında bu ülkede halen yaşadığımız âlim kıtlığının nedeni de bu değil midir? Bir dostum, merhum Fazlur Rahman’ın, karşılaştığı Türkiyeli ilahiyatçıların seviyesine bakarak, “Sizin toplum, dini ilimler alanına vasat ya da vasatın altında olanları mı layık görüyor?” dediğini nakletmişti.

Adamın üç dört çocuğu vardır. Türkiye’deki üniversite seçme ve yerleştirme sisteminin çarpıklığını da bahane ederek en zeki ve en yeteneklisini pozitif ya da beşeri bilimlere yerleştirirken, en düşük seviyelisini dini ilimlere reva görür. Bu, Allah’a sadaka olarak malının en işe yaramazını sunan Kabil kompleksi değil de nedir? Bu insanın dinini dünyasından daha fazla önemsediğine kim inanır?

Bu ülkede en yüksek puanlı üniversiteleri tercih etmesi durumunda kazanacağı halde tek tercihi İslâmi ilimler alanı olan dirayetli, erdemli ve bilinçli cins kafa gençlere ihtiyaç vardır. Hem keyfiyet hem de kemiyet olarak ilmin yüzünü ağartacak alim adaylarına ihtiyaç vardır.

Fakat!

Hırsızın hiç mi suçu yok?
 

“Ekran uleması” sorumludur

Bugün yaşadığımız ilim ve âlim yoksulluğunun bir numaralı müsebbibi belki de, ilmin ve alimin itibarını düşürenlerdir. Şu Ramazandan Ramazana ekranı baştan sona işgal eden ulemamıza bir bakın! Gündeme getirilen meselelere bir bakın!

Bunlardan biri de kaç Ramazandır temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp gündeme getirilen ‘Türkçe Kur’an(!), ‘Türkçe ibadet’ meselesi.

Bu tartışmanın taraflarını başta samimi bulmadığımı söyleyeyim. Namazsız niyazsız kişilerin, ibadetleri hakkında ahkâm kesmesini terbiyesizlik olarak niteleyen secde ehli, bu tutumunda haklıdır. Yok, bu işi namaz kılanlar savunuyorsa, onları tutan bir şey mi var? Eğer sayıları bir cami dolduracak kadar varsa, keselerinden bir cami inşa etsinler, o çok savundukları “Türkçe ibadetin” uygulamasını göstersinler de ‘öğrenelim.’

Namazın dili vahyin dilidir. Kur’an’ın dili de öyle. Kaldı ki namaz entelektüel bir faaliyet değildir, ibadettir. İbadetin dili “söz”e değil “öz”e dayanır. Çünkü ibadet insanın Allah’la kurduğu özge bir iletişim dilidir.

Kur’an’a gelince:

Kur’an’ın iki dili vardır; birincisi beşeri dil, ikincisi metafizik dil. Beşeri dili Arapça’dır ve elbet anlaşılmalıdır. Çünkü Kur’an anlaşılıp hayatı yeniden inşa etsin diye gönderilmiştir. “Oku!” emri “anla”yı da içerir.

Fakat Kur’an’ın bir de metafizik dili vardır ki, o dil bülbülün ötüşüne, ırmağın şırıltısına, ormanın uğultusuna benzer. Afrika’nın bülbülleri Huasaca ötmez. İngiltere’nin ormanları İngilizce uğuldamaz. Tuna Viyana’dan Karadeniz’e kadar hep aynı dili kullanarak akar.

Kur’an’ın üst dili de böyledir. O, kulakla değil yürekle dinlenir ve anlaşılır. İşte o ibadette okunan Kur’an’ın dilidir ve bu dilin insanın akleden kalbine üşüştürdüğü anlamlar bambaşka anlamlardır.
 

Kur’an’ı hem anlayın, hem dinleyin

Bugünler her zamankinden daha fazla Kur’an’la haşir neşir olacak günlerdir. Çünkü bu bereketli zamanların vesilesi Kur’an’dır. Meselâ bu Ramazan’da Kur’an’ın anlamı baştan sona bitirilmeliydi. Kur’an’ın mesajı kendi bütünlüğü içerisinde ancak böyle kavranabilir. Fakat ben, giderek azalan bir lezzeti daha hatırlatmak isterim: Kur’an tilaveti dinlemek.

Bugünlerde yoruldukça beni dinlendiren ve teselli eden tek uğraşım Kur’an dinlemek oluyor. Bu doyulmaz zevki bana yaşatan, Kâbe İmamı Ahmet el-Acemi’nin o içten, o anlayarak ve anlamını ruhunda yaşayarak okuduğu Kur’an. Acemi’nin arkasında Kâbe’de kıldığım sabah namazları geliyor gözümün önüne. Bazan, üstadın sesi beni alıp götürüyor, kendimi Kâbe’de sabah namazı kılıyormuş gibi hissediyorum. İnce yürekli Acemi, insanın iç dünyasında fırtınalar estiren kıyamet sahnelerini anlatan ayetlere gelince, sesine gözyaşını da katıyor. İşte o zaman, bu sesin neden yüreğinize işlediğini anlamakta zorlanmıyorsunuz.

Ben dönüp dönüp dinliyorum. Okurlarıma da tavsiye ediyorum. Hâttâ dinlerken bir yandan da anlamı mealden takip edilirse, Kur’an’ın iki diline de muhatap olunmuş olur.

(* www.mustafaislamoglu.com' dan alınmıştır)

Sevgiyi zehirlemek /Sami Hocaoğlu*

Sevgiyi "sebil" etmekle, "zibil" etmek arasında fark var. Sevgiyi sebil etmek, onun, harcandıkça çoğalan ilahi bir sermaye olduğunu fark etmekten geçer. Sebil "yol" demektir. Su, kim olduğuna bakılmaksızın, yol üzerinde, yolcuya sunulduğu zaman "sebil" olur. Sebil olan sevgi, "yol" olur. İki menzili birbirine bağlar. Yolcuyu menziline eriştirir. Aşıkla maşuku buluşturur. Canla cananı birbirine kavuşturur.

Sevgiyi zibil etmek, sevginin içini karartmak, yüzünü kızartmaktır. Sevgi, kararınca "sevda"ya dönüşür. Sevda, "kara" demektir. Sevginin değerini bilmeyip hovardaca saçıp savuranlar, sevgiyi "sevda"ya, hatta "kara sevda"ya dönüştürürler. "Kara sevda", zifiri sevgi olmuş olur.

Sevgi kararınca o artık sevgi değil "tutku"dur. Sevgi özgür kılar, tutku tutuklar. Sevgi âzâd eder, tutku esir. Tutkusunu sevgi diye pazarlayanlar, sevgiyi zibil edenlerdir.

Zibil olan sevgi, tavukların önüne atılmış incidir. Bu durumda suç, önüne darı yerine atılmış incinin değerini bilmeyen tavukta aranmaz. Suç, tavuğun önüne darı yerine inciyi atan hovardanındır. İnciye darı muamelesi yapan, darıya inci muamelesi yapar. Bu yüzden sevgiyi zibil edenleri, sadece tavukların önüne inci atarken değil, ak gerdanlara darı dizerken de görürsünüz.

İşte bu yüzden, sevgiye tavuk karası bir gözle bakanlar nasıl sevgi ile sevdayı birbirinden ayıramazsa, Leyla ile Mevla'yı da birbirinden ayıramaz. Çünkü Leyla, "gece" demektir. Tavuklar karanlıkta göremezler. Karanlıkta akı göremeyen, karanlıkta karayı nasıl görür?

Modern akıl daha beterini de yaptı. "Nikahta keramet vardır" diyerek, zinaya karşı nikah dâîliğine soyunan Valantine gibi bir "aziz"in hatırasından, zinaya özendiren bir "gün" icat etti. Batı'nın, pagan köklerine dönmek için "aziz" ilan ettiği bir rahibi koltuk değneği olarak kullanmasının tek örneği, ne yazık ki bu değil.

Ve sonuçta sevgi, özel bir emanet olan cinselliği kamu malı bir metaa dönüştüren aklın elinde zehirlendi. Şehvet azgınlığı, sevgiyi koltuk değneği gibi kullanarak çirkin emellerine ulaşmak istiyor. Bu, fuhşiyyatın, sevginin cesedi üzerine basarak kendini meşrulaştırmasından başka bir şey değildir.

Görünürdeki sebep ne olursa olsun, modern aklın örtü düşmanlığının altında yatan gerçek sebep de budur. Çünkü İslami tesettürün özü, cinselliğin, üzerine titrenilmesi ve sadece hususi sözleşmeyle mukayyet bir hukuk çerçevesinde paylaşılması gereken "çok özel bir değer" olduğu esasına dayanır. Dolayısıyla, cinselliği kamu malı haline getiren her tavır ve davranış, daha baştan mahkum edilmiştir.

İslam, estetik bir form olan kadın bedeninin, cinsler arası ilişkide kişiliğin önüne geçmesini istemez. İnsanlar arası ilişkiyi şahsiyetin değil de cinsiyetin belirlemesine, kamusal ilişkilerde dişiliğin kişiliğin önüne geçmesine engel olur. Bunun en temelinde yatan kaygı da yine "sevgiyi zehirleme" kaygısıdır. İslam, sevginin kendi doğal ve fıtri ortamında gelişip meyve vermesine zemin hazırlar. Onu, hormonlu kılacak her girişime kapıyı kapatır. Çünkü böyle bir sevgi "kanserojen sevgi" olmaktan kurtulamaz. Her tür kanserojen sevgi ise, cinselliği olmayan ruhun sağlığını bozar.

Sevgi, tıpkı yağmur gibi, vahiy gibi, insan gibi "inzal olunmuş", yani yüce bir makamdan "indirilmiş"tir. Bu yüzden zehirlenen her sevgi, tahrif edilmiş vahiy, kirletilmiş su, fıtratı bozulmuş insan gibidir. Sevginin bir "verilen" (vehbî) bir de "kazanılan" (kesbî) türü vardır.

Vehbî sevgiye Kur'an "vudd" der: "İman eden ve Salih amel işleyen kimseler için O Sonsuz Rahmet Sahibi bir sevgi var edecek." El-Vedûd, Allah'ın vahiyle bildirilen mübarek esmasından biridir. Bu isim "feûl" kalıbındandır. Bu kalıbın Arap dilindeki özelliği çifte işlevli olmasıdır: Hem ism-i fail, hem de ism-i mef'ul anlamına gelir. Yani, hem etken hem de edilgendir. Bu durumda anlam hem "Mutlak ve sonsuzca seven", hem de "sonsuzca sevilmeyi hak eden" anlamına gelir.

Kesbi (kazanılan) sevgiye Kur'an "hubb" der. Muhabbet budur. "Habbe" tohum demektir. Muhabbetin kazanılması, el-Vedûd tarafından bahşedilen sevgi olan "vudd"un yürek tarlasında yetişen muhabbet ağacının çiçeklerini döllemesiyle mümkündür. İşte bundan sonra ortaya muhabbetin "habbe"leri çıkar. Bire sonsuz veren tohum "muhabbet" tohumudur.

Habîbullah olmak, hem Allah sevgisini hak etmek, hem de Allah'ı sevmenin hakkını vermek demektir. Habîbullah olan sevgiyi hak eder. Hak ettiği sevgiyi ondan esirgeyen "baidullah" (Allah'tan uzak) olur. Bu nedenle, "elçinin sevgisi, sevginin elçisidir". Yani, Peygamber sevgisi, Allah sevgisini temsil eder.

Sevgiyi zehirleyen modernlerin anlamadığı işte budur. Danimarka karikatürleriyle Danıştay kararları arasındaki ortak nokta da budur. Budur Kopenhag'dakilerle Ankara'dakileri aynı gözede buluşturan akıl tutulması.

Sevgiyi kirletip karartanlar, bunu nasıl anlasınlar?

(* www.mustafaislamoglu.com' dan alınmıştır)

Miraç: 'ilerleme' mitine karşı 'yücelme' hakikati *

Her peygamberin miracı var. Her peygamber, hayatlarının "bittim" noktasında miraçla teselli edilmiştir. Peygamberlerin "bittim" niyazı "abduhu: O'nun kulu" gerçeğinin, Allah'ın "yettim" mesajı "rasuluhu: O'nun elçisi" gerçeğinin ifadesidir. Aslında miraç, peygamber gayretine sunulmuş ilahi bir teselli armağanı, manevi bir hediyedir.

Ademoğlu'nun sembol atası Adem'in miracı Allah'a karşı hatasından dolayı yaşadığı hüznün zirvesinde gerçekleşti. Af müjdesini işte böyle bir miracın sonunda almıştı. Kur'an'ın ifadesiyle "Adem Rabbinden kelimeler almış/Adem'e Rabbinden kelimeler ulaşmıştı" (ayet iki anlama da açıktır). Tevatüre göre bunun mekanı Arafat idi. Arafat, yani marifet, yani kendini/haddini/kadrini bilme mekanı. Zaten insan ucunda marifet yoksa, niçin "yükselir", nice yücelir, nasıl miraç eder ki?

Nuh Peygamber'in miracı hüznünün zirvesinde gerçekleşmişti. Bir insanın şu dünyada yaşayabileceği en uzun ömrü tasavvur edin. İşte o, çocukluk süresi hariç, böyle bir ömrü davet yolunda harcamış, fakat li-hikmetin, ancak bir avuç insana ulaşabilmişti. Onlar arasına onca çabasına rağmen bazı yakınlarını katamamıştı. Karada gemi yapma emri, onun miraç hediyesiydi. Tufan, tuğyan ehli için bir felaket haberi, iman ehli için bir kurtuluş müjdesi oldu.

İbrahim Peygamber'in miracı ateşin içinde gerçekleşti. O, kendisine yardım için gelen vahiy meleğine, işte bu ruhi yüceliş sayesinde "Rabbim bana yeter" diyebilmişti. Hiçbir ateşin böylesine saf bir aşk ve imanı yakamayacağının örneğini ortaya koydu.

Oğlu İsmail peygamber kurban edilirken, Yusuf peygamber kuyuya atılırken, Yunus peygamber denizden kurtulurken, Musa peygamber büyütüldüğü saraya peygamber olarak atanırken, İsa peygamber düşmanları kendisini astıklarını sanırken miraçlarını yaşadılar.

Peygamberimiz de davet sürecinin en zor yıllarında miracla ödüllendirildi. Bedenin bittiği an, ruhun önünde ufuklar açılırdı. Miraçla bu gerçek gösterildi. Onun son miracı, çevrenin baskısının en şiddetli anında yaşanmıştı. Allah Rasulünün miracı hakkında sorular sorup, cevaplarını Kur'an'dan alalım:

-Rasulullah bir kez mi miraç etti?
-Necm suresi bu soruya, birden fazla diyor (13).
-Rasulullah miracta ne gördü?

-"Rabbinin ayetlerinden bir kısmını" gördü (17:1). Gördüğü ayetlerin en büyüğü vahiy meleği idi (53:18). Onu, asli suretinde gördüğünü Allah Rasulü ifade etti. Yine miraçta müminlere vaat edilen cennet bir biçimde gösterildi (53:15).

-Mirac beden ve ruhla mı, sadece ruhla mı, yoksa rüya yoluyla mı gerçekleşti?

-İsra 60. ayet: "Sana gösterdiğimiz bu rü'yayı (görme olayı) insanlar için bir imtihan/fitne kıldık" diyor. Hz. Aişe Allah Rasulü'nün miracını ruhun bir müşahedesi olarak niteliyor. İsra 1. ayet bu konuda fitneye düşmememiz için, isra ve miraçla ilgili tüm yorumların kırmızı çizgilerini çiziyor. Bu çizgiler, ayette üç noktada somutlaşıyor: 1) Ayet, "sübhan" gibi Allah'a ilişkin tüm tasavvurların her tür beşerileştirmenin uzağında olması gerektiğini ifade eden tenzih kelimesiyle başlıyor. 2) "Kulunu" ifadesiyle, her tür yorumun Allah Rasulü'nün beşerliği temelinde yapılması gerektiğine işaret ediyor. 3) Ayetin sonunda yer alan "..zira O, evet sadece O'dur her şeyi işitip gören" cümlesi, Rasulullah'a neden "Rabbinin ayetlerinin bir bölümünün gösterildiğini" açıklıyor. Bu üç sınır, miraç hakikatini yorumlarken, aşmamamız gereken ilahi sınırlar olarak ortaya konuyor.

Gelelim, miracın aktüel değerine: Miraç, yücelmeyi ifade eder. Miracın tam karşı kutbunda "dünyevileşme" yer alır. Dünyevileşmek, "edna olana/en alçak olana" çakılıp kalmaktır. Dünyevileşme, "değerle" değil, "fiyatla" ilgilenenlerin derdidir. Onlar kendi sahte miraclarının adını "ilerleme" koydular. Ruhlarını sattılar, cesetlerine yedirdiler. Neticede, bir avuç dünyevileşmişin ilerleme miti, insanlığa çok pahalıya patladı, azgın bir azınlık dışında kalan bütün insanlığı mutsuzluğa boğdu. Dünyanın geldiği nokta bunun göstergesidir.

Onları ilerleme mitleriyle baş başa bırakıp, biz miracımıza sahip çıkalım? Bunu nasıl mı yapalım? Salatı ikame ederek, namazı/duayı/desteği ayaklandırarak, Allah'a karşı esas duruşumuzu/klas duruşumuzu bozmayarak…

*02/09/2005 YENİŞAFAK

Ey kavmim!*
 

Ey kavmim!
Dünden bugüne hâl-i pür melaline dön de bir bak. Düşmanlarının putuna tapıyorsun, ama bunun farkında bile değilsin.
İsrailoğulları da öyle yapmıştı. Firavun'un zulmünden kurtulunca, gerçek kurtarıcılarını çabuk unuttular. Musa Tur'a, Rabbinin mesajını almaya gittiğinde, ellerindeki altın gümüş takılardan bir heykel yapıp tapmaya koyuldular. Bu taptıkları buzağı heykeli, kimin tanrısıydı biliyor musun? Kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kasteden Firavun'un. Yani düşmanlarının.
Kendi peygamberlerini taşlayan, linç eden, çarmıha geren İsrailoğulları gibi, iyilerini taşlıyorsun Ey kavmim! İçindeki iyiliği taşladığını, onu katlettiğini bilmeden yapıyorsun bunu. Seni aydınlatmak için yanan her ışığı, bir kova su alıp söndürmek için koşuyorsun. "Yangın var!" diyenlerin ardınca gidiyorsun. Bilmiyorsun ki ışığı söndürmek için seğirtenler, senin imanını kundaklayanların ta kendisidirler.
Ey kavmim!
Tıpkı, kendi peygamberlerine "Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz oturup burada sizi bekliyoruz" diyen İsrailoğulları gibisin. Özgürlük uğruna bedel ödemeye yanaşmıyorsun. Sözleşmene ihanet ediyorsun. Men ve Selva'yı önünde bulsan, "Hani bunun soğanı sarımsağı?" diyorsun. Soğanı, sarımsağı özgürlüğe tercih ediyorsun. Hakikatin ardınca değil, atalarının ardınca gidiyorsun. Ölülerin için ölüyor, fakat dirilerini ellerinle öldürüyorsun.
Ey kavmim!
İsa'nın diliyle "badanalı kabirlere benziyorsun". Dışardan alımlı-çalımlı görünmeye çabalıyorsun, fakat için leş gibi kokuyor. Paraya ve korkuya iman ediyorsun. Efendilerin seni para ve korkuyla güdüyor. O efendiler ki, onlar senin eserindir. Bu halinle sen, celladını doğuran talihsiz analara benziyorsun. Suçu savunuyor, suçluyu koruyor, mağduru tekmeliyorsun. Zalimi yüceltiyor, mazlumu eziyorsun. Değerlerini pazarlıyor, kimliğinden utanıyorsun.
Ey kavmim!
Tufanın kokusu geliyor, fakat sen gemileri ve gemicileri taşlıyorsun. İbrahim'e su taşıyanları suçluyor, Nemrud'a odun taşıyanları alkışlıyorsun. Asiye'ye "asi", Hacer'e "kaçak", Meryem'e "günahkar" gözüyle bakıyorsun. Hüseyin'e "zavallı", Zeyneb'e "hesap bilmez" gözüyle bakıyorsun. Eğer Lady Godiwa işgalciler tarafından senin şehirlerinde çırılçıplak soyulup dolaştırılsaydı, hep birlikte kapı altından seyredecekmiş gibi duruyorsun. Jean Darck'ın ateşini tutuşturmak için sıraya giriyorsun. Söyle ey kavmim, içinde kaç Mata Hari barındırıyorsun?
Ey kavmim! Nuh Kavmi'ni unutma! Âd ve Semud kavimlerini unutma! Sodom ve Gomore'yi unutma! Karun'u unutma!
Ey kavmim!
Safını seç. Anlamdan yana mısın, anlamsızlıktan yana mı? Sevaptan yana mısın, günahtan yana mı? Adem'den yana mısın, İblis'ten yana mı? Habil'den yana mısın, Kabil'den yana mı? İbrahim'den yana mısın, Nemrut'tan yana mı? Musa'dan yana mısın, Firavun'dan yana mı?
Güce tapma ey kavmim! Zalimini öz ellerinle besleme! Korkuya boyun eğme ey kavmim! Zillet halkasını ellerinle boğazına geçirme! Sana fiyat biçenlerin ödediğine aldanma ey kavmim! Sana değer biçenlerin yüreğine sığın.
Unutma ki kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar.
İçindeki iyileri gözet! Onları içinden çıkardığın eşkıyalara rüşvet verme! Toplumsal değişimin baharı geldiğinde kullanacağın bir maya bulunsun. Ona gözün gibi bak. Yüreğinde bir inci gibi sakla zamanın afetlerinden, kendi afetlerinden.
Ağla ey kavmim! Anla ey kavmim!

Vakit Gazetesi'nden alınmıştır.

 

Allah yokmuş gibi konuşmak günahtır *

Dürüstçe itiraf edelim: Biz insanlar, bütünü göremeyiz. Yetersiz ve sınırlıyız. Parçayı görürüz. Bireysel ve kolektif hafızayı yardıma çağırarak 'tezekkür', bilinenden bilinmeyeni çıkararak tedbir üretmek için 'tedebbür', geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bağ kurmak için 'taakkul', bütün bunlardan ürettiğimiz pratik çözümleri şimdi uygulamak için 'tefakkuh' gibi bütün düşünsel faaliyetlerimizi ifade eden 'tefekkür' faaliyetimiz sayesinde parçadan bütüne ulaşmak için çabalarız. İsabet kaydederiz ya da edemeyiz, o ayrı.

Bazen parçayı görüp telaşa kapılırız. Bilmeyiz ki, bizi telaşa sevk eden parça bütün içinde güzel durmaktadır. Onu ait olduğu bütün içinde algılayabilsek, o zaman bırakın telaş etmeyi, sevineceğiz bile. Hazzımıza mani olan her şeyin hayrımıza da mani olmadığını hayranlıkla göreceğiz. Fakat insan bu, kibrit çöpünü gözüne dayayınca arkadaki koca ormanı gözden kaçırabiliyor. Parçaya odaklanınca bütünü ıskalıyor. Parçada kötü gibi görünenin bütünde güzel durabileceğini unutuyor.

Bazen de parçayı görüp sevinçten uçarız. Oysa bizi sevinçten uçuran o parça, hiç de hayrımıza değildir. Eğer o parçayı ait olduğu bütün içinde görebilseydik, sevinmeyecek bilakis üzülecek, telaşa kapılacak, kaygılanacaktık. Parçalardan yola çıkarak büründüğümüz her iki hal de yetersizliğimizin ve sınırlılığımızın eseridir. Her iki tavır alış da gerçeğe tekabül etmeyebilir. Geleceği (bedenin ve ruhun istikbali anlamında) okuyamadığımız sürece, bu böyle olacaktır.

Elbette bu endişe verici bir durum. Fakat bir insanlık hali bu ve insan insan kaldığı sürece bu sorun sürecek. Bu sorunun kesin tek çözümü var; "bütünü görene teslim olmak". Zaten İslam bunun adıdır. İnsanlığın değişmez değerler sistemine verilen bu ad, insan türüne ilişkin bu yapısal probleme de zımni bir atıf içerir.

Biz görmüyoruz ama, bütünü gören biri var. Sadece sonsuz ilmiyle bütünü gören değil, sonsuz kudretiyle bütünü kuşatan biri O. İşbu nedenledir ki, bütünü anlama çabamız, aslında Allah'ı anlama çabamızdır. Ariflerin ıstılahında sık kullanılan "marifetullah", aslında "Allah'ı bilme ve tanıma"nın da ötesinde, "Allah'ı anlama" çabasını ifade eder.

Biz Müslümanlar, insanın Allah'la ilişkisini "kölelik" veya "memurluk" değil "kulluk" ile ifade ederiz. İnsanın Allah'la ilişkisinde, "Tak diye emreder şak diye yaparız" biçiminde bir yaklaşım, Allah'ı anlama çabasını dışlayan sorunlu bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın sahibi hiçbir zaman "hayret makamına" erişemeyecek, Allah'ı anlayamayacaktır.

Biz Müslümanlar Allah'ı anlama çabamızı dondurduğumuzdan beri, hayatı da anlama ve anlamlandırma çabamızı dondurmuşuz. Zamanın öznesiyken nesnesi oluşumuz biraz da bu yüzden. Elbet, doğru anlayıp anlamlandıramadığınız bir zamanın nesnesi olmaktan başka çıkar yolunuz kalmaz.

Bu köşede "yorganı atmadan olmaz" demiştim. Yine diyorum: O yorgan orada durduğu sürece hiçbir sahte devin foyasını meydana çıkarıp, maskesini düşüremeyiz. Yorganın altında yatan devin çocuğu değil, kendisi. Yorgandan taşan "büyük" ve "kocaman" ayaklar da iddia edildiği gibi "çocuğun" ayakları değil. Bu bir numaradır. Görene, "Çocuğu bu kadar büyükse babası kim bilir ne kadar büyüktür" dedirtmek için hazırlanmış bir mizansendir. Bizi tasavvurumuzdan vurmak isteyenlerin oyunu bu. Tasavvurda kaybeden, hayatta kazanamaz.

Haktan yanaysak, haklıysak, Hakk'ın yanındayız demektir. Çünkü el-Hak haklının yanındadır. Haklı olduğunu söyleyip Hakk'a karşı gelenlerin duruşu ne kadar abes ise, Hakk'ın yanında olduğunu iddia edip de haklıdan yana olmamak da o kadar abes bir duruştur. Abesle iştigal etmeyeceksek, "tarafımız" belli olmak zorundadır. İbrahim'in ateşine su taşıyan bir güvercin, ya da üfleyen bir yılan…

Hakk'ın yanında olanlar, Hakk'ı anlama çabasını sürdürmekten asla geri durmazlar.

Allah âlet olmaz, âlet eder. Cilve-i Rabbânî'yi bilenler, O'nun "ihmal" etmediğini sadece "imhal" ettiğini (süre tanıdığını) de bilirler. İlahi geleneği (sünnetullah) bilenler, telaş etmezler, hayret eder ve her yeni gördükleri ve yaşadıklarında O'na hayranlıkları artar. "Sen pek yücesin Allah'ım!" derler.

Parçada kötü görünen, bütünde mükemmel durabilir. Bendeniz Hz. Peygamber'in şu ifadesini, onun Allah'ı anlama çabasının bir uzantısı olarak görürüm: "Allah dilerse dinine bir kafir eliyle yardım eder."

Fakat, bu durumda asıl sorulması gereken bir soru var: Allah, Müslümanlar dururken kendi dinine neden bir kafir eliyle yardımı tercih eder? Bunun sebebini Müslümanların duruşunda (duruşsuzluğunda) aramak, daha isabetli olsa gerektir.

Her halükarda, Müslümanların içinde karada gemi yapmayı sürdürenler bulundukça, Müslümanların durumu gemi yapan Nuh'un durumu kadar vahim ve tehlikeli olacaktır. Tabi ki bu tehlike hasımlarının 'evhamından' öte gitmeyecektir. Çünkü "hani bunun denizi" diyenler, suların da bir Rabbi olduğunu unutanlardır.

Nuh'la alay eden kefere taifesi, "Allah'ı hakkıyla takdir edemediler".

Siz siz olun, "imkansız" lafını kullanmadan önce, Allah'ı hesaba katın.

Zira, Allah yokmuş gibi konuşmak günahtır.

*Yeni Şafak 27.06.2005

 

Tasavvurunu kim inşa etmişse 'Rabbin' odur *

Yerçekimi yasası yokken varlığın anlamlılığı yasası vardı. Bir gün yerçekimi yasası olmayabilir, ama varlığın anlamlılığı yasası hep olacaktır; varlığın anlamlılığı ve amaçlılığı.

Çünkü var olmak bizatihi anlam alanına dahil olmaktır. Ve Allah anlamsız iş yapmaz. İşte tam da bu yüzden "anlam" demek "Allah" demektir: "Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünürler; "Rabbimiz! Sen bütün bunları bir anlam ve amaçtan yoksun yaratmadın!" (derler)". (3:191) Dahası, her tür anlamsızlaştırma ve amaçsızlaştırma faaliyeti, sadece anlamlılık ve amaçlılık yasasına değil, aynı zamanda o yasayı koyan Mutlak Kudret'e karşı açılmış bir savaştır.

Hayat biz insanlar olmadan da anlamlı. Biz insanların ayrıcalığı, hayata anlam vermemizden değil, hayata verilen anlamı fark etme yeteneğimizden gelir. İnsan hayatın anlamını fark etmeyince hayat anlamını kaybetmez. Sadece, insan kendisini anlamdan mahrum bırakmış olur; sahih anlamdan ve sahici amaçtan. Ama hayat orada konulduğu gibi durur. O kendine bahşedilen anlamı ifşa etmeyi sürdürür ve keşfini bekler. Vahyin insanın küstahlaşmasını yüzüne vurduğu nokta, işte burasıdır. Kendini vazgeçilmez gördüğü her an başına onmaz bir yara, alçaltıcı bir felaket sarmıştır insanoğlu.

Hayatın anlam ve amacını fark edememek büyük bedbahtlık. Ama bu bile tersinden anlamlıdır. Anlam ve amacı fark edemeyenler olmasaydı, bunu fark etmenin ayrıcalığı bu kadar açık ve net bir biçimde görülemezdi. Fakat hepten anlamsız olan, hatta anlamsız-ötesi olan tavır, hayatın anlam ve amacına karşı savaş açmaktır.

Behîmî arzularını tanrı edinenler, kendi hayatlarını anlam ve amacından yalıtma cinayetinin failidirler. Kendilerine suç ortakları tedarik etmek için, hayatın anlam ve amacına karşı anlamsız bir savaş verirler. Güç ve iktidar alanları ne kadar genişlerse, tahripleri de o kadar büyük olur.

Hak-batıl savaşı diye bir savaş varsa -ki var-, bu savaşın bir diğer adı da anlam-anlamsızlık savaşıdır. Bu savaş sadece bu ülkede yok, her yerde var. Sadece bugün yok, her zaman var. Fakat bu ülkenin en büyük şanssızlığı, hayatın anlam ve amacına karşı açılan savaşın "devlet" kisvesi altında verilmesidir. Batılın savaşçıları, hayatı anlamsızlaştırma savaşını devleti kendilerine siper yaparak vermektedirler. Bu savaşta kullandıkları araçların üzerine "resmi hizmete mahsustur" yazarak, anlamsızlığa bir tür dokunulmazlık kazandırmakta, anlamsızlığı şeytan taşlar gibi taşlayanları da suçluluk ve illegallik psikozuna itmektedirler.

Bunun birkaç kötü sonucu ortaya çıkmaktadır. Birincisi, anlamsızlık ve amaçsızlık kendisine sahte bir meşruiyet peyda etmektedir. Hayatın her alanındaki yozlaşma ve kokuşmada bu sahte meşruiyetin payı büyüktür. İkincisi, anlamsızlığın meşrulaştığı bir yerde anlam da ister istemez gayr-ı meşru, hiç değilse aykırılık ve standart dışı sayılmaktadır. Zira, anlamsızlığın standart haline geldiği bir yerde anlamın standart dışılığı kaçınılmaz bir sonuçtur. Üçüncüsü, anlamsızlık ve amaçsızlık "her tür siyasi himayeye mazhardır" muamelesi görmektedir.

Hayatı anlam ve amacından etmek için savaşan bir mütegallibe sınıfının peçesinde kıvranan bu ülkenin geleceği tehdit altında. Bu tehdidi önleme işini yalnız siyaset ve siyasetçilere bırakmak olacak şey değil. Çünkü tahribat yalnızca siyasi alanla sınırlı değil. Tahribatın odağında insan unsuru var ve tüm onarım, ihya ve yeniden inşa çabaları, insan unsurunu esas alan bir yapıda olmalı.

Hayatımıza anlam ve amaç katan değerler sistemi, her tür bireysel ve toplumsal tahribatı ve tahrifatı önleyecek imkanları bünyesinde barındırıyor. Bizimle bu değerler sistemi arasındaki ilişkide yamukluk var. Bizler hazine üzerinde oturup da açlıktan ölmek üzere olan zavallıları oynuyoruz. Üzerinde oturduğumuz hazinenin farkına bir varabilsek, oradaki potansiyeli bir keşfedebilsek, biz de hayat bulacağız başkalarını da hayata taşıyacağız.

O halde ilk iş, anlam düşmanlarına karşı anlamın egemenliğinde bir hayatı yeniden inşa etmektir. Bunun ilk adımı da tasavvurun inşasından geçiyor. Tasavvur hayatımızı üzerine bina ettiğimiz kavramların ilk anlamlarına kavuştuğu yer, yani muhakemenin ana rahmi. Biz kavramlarla yaşıyor, kavramlarla ölüyoruz. Kavramlarla savaşıyor, kavramlarla barışıyoruz. Kavramlarla inanıyor, onlarla inkar ediyoruz. Onların içini kimin doldurduğu önemli. Birinin tasavvurunu kim inşa etmişse, onun "Rabbi" odur.

Anlamın anlamsızlığa karşı zaferi, ancak tasavvuru "âlemlerin Rabbi" tarafından inşa edilmiş insanlar eliyle gerçekleşir. Allah'ın insana tenezzülünün bir ifadesi olan vahiy, işte bu nedenle ilahi bir inşa projesidir. Muhatabının aklını, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için inmiştir. Vahiy insanı içinden aydınlatır. İçinden aydınlanamayan hiç kimse, dışını aydınlatamaz.

 *Yeni Şafak 10.06.2005

 

Güz ekini *

"Nuh Rabbine şöyle yalvardı: Rabbim ben bittim, yardımıma sen yet!

Bunun üzerine biz de göğün kapılarını ardına kadar açıp (denizi) boca ettik!" (54:10-11)

İnsan ne ki? İnsan biter. Gerçekten bitmek ve "Bittim" demek kusur değil, bilakis meziyet. Bir hak ediş.

"Bittim" demeyi hak edecek kadar koşan, soluğu tükenene kadar durmayan, varını yoğunu ortaya koyup "İşte, hepsi bu!" diyen kaç fani var şu dar-ı dünyada? Peygamberler onların başında geliyor. Hz. Nuh da onlardan biri. Allah'ın bu yüce nebisi bitmiş belli ki.

Onun davet süresi konusunda Kur'an istisnai bir üslup sergiliyor. Bu sadece ona has bir durum. Kur'an tam ifadesiyle "Elli eksiğiyle bin yıl" diyor. Bendeniz bu "elli eksiğiyle bin yıl" ibaresinin, nümerik anlamıyla sınırlı olmadığını düşünenlerdenim. Zira Kur'an başka yerlerde de kullanır "bin yıl" ifadesini. Mesela Yahudileşen İsrailoğulları'nın dünyada yaşama tutkusunu anlatırken "İster ki bin yıl yaşasın" der. Elbet bu bir mecaz. "Bin yıl yaşamak" dilimizde de kullanılır. "Elli eksiğiyle bin yıl" ibaresi bu çerçevede düşünüldüğünde, "Çok küçük bir bölümü hariç, bir insanın tasavvur edebileceği en uzun ömrün hemen tamamını davet yolunda harcadı" gibi bir açılıma tekabül eder.

İşte böyle. Bir ömrü iman yoluna adamak ve en sonunda "Bittim ya Rabbi!" demek.

Bu kıssanın muhatabına yaptığı çağrı açık: "Kendi çağının Nuh'u ol! Eğer buna adaysan, bitene kadar koş! Bittiğin yerde 'bittim' de!.."

Denizde gemi yapmak neyse ne de, karada gemi yapmak zor zenaat. Herkes bir tarafından kılçık atar. Dalga geçenler, dudak bükenler, bıyık altından alaycı tebessümleriyle kendilerini tatmin edenler, haline bakmayıp acıyanlar, üşütük hareketi yapanlar… Hangi birine laf yetiştireceksin? Hz. Nuh etrafın alaycı bakışlarına işte bu yüzden maruz kalmıştı.

"Rasyonel" olmayan hizmetlerin altına girmek, bir tür karada gemi yapmaya talip olmaktır. Herkes kuruşuna kadar hesaplı davranırken "hasbi" davranmak, karada gemi yapmaktır. Herkes dalgasına bakarken, dalgalarda batanların imdadına yetişmek için nöbet tutmak, karada gemi yapmaktır. Çivisi çıkmış, ipten kazıktan halas olmuş ihtiyar dünyanın çivisini çakmak, ipe kazığa bağlamak için uykusunu yitirmek, karada gemi yapmaktır. 40'tan bir çıkınca 39 kalır diyenlere inat, "iman matematiğine" dayanarak, 40'tan bir çıkınca 400 kalır diye inanmak, karada gemi yapmaktır. "Kıl beşini, gör işini, al maaşını" fiyakasına tav olmayıp, "kul olmak kesmez, dost olmak lazım" diyerek insan yükü yüklenmek, karada gemi yapmaktır.

Böyle bir gemi görürseniz, koşun, bir çivi de siz çakın bu gemiye. Sizin de bir katkınız bulunsun. Bakarsınız lazım olur. Kenan'ınızı gemiye çağıracak yüzünüz olur. Olsun, o gelmeyip boğulmayı tercih edebilir. Ama siz yine de tedarikli olun.

Neden mi?

Nedeni belli: Tuğyan olan yerde tufan olur. Buna inanın. Yasa bu. Hep böyle olmuş, bundan sonra da böyle olacak. Sonra bu bir "kara haber" değil. Öyleyse bile bu, tuğyan sahipleri için felakettir. "Bittim" diyecek kadar koşanların tufandan korkmalarına gerek yok. Çünkü tufan, onlar için felaket değil, nimettir.

Karada gemi yapanlara, "İyi de, hani bunun denizi?" diyenler çıkar. Onlara söyleyecek söz belli: "Sen gemini yap, vakti geldiğinde deniz ayağına gelir". Öyle ya, "Rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur" diyen şairin dediği de bu değil miydi? "Bunun üzerine Biz de göğün kapılarını ardına kadar açıp (denizi) boca ettik" diyen ayet işte bunun ifadesi. Göklerin kapılarını kimin tuttuğunu bilen, kime dua ettiğini de biliyor demektir. "Ben bittim, sen yet ya Rabbi!" diyen, karada yaptığı gemisini tamamlamışsa, denizi hak ediyor demektir.

"Bu millet size dinin ölüsünü öptürmez" diye yazmış, öyle çıkmıştım yola. Orta Anadolu'nun bu şirin ilinin kapalı spor salonunu zemin de dahil hınca hınç dolduran o İmam-Hatib neslini ve onlara gönül veren halkı görünce, buna bir kez daha kani oldum.

"Şubat soğuğu" yalancı bahara kanıp erken çiçek açan ağaçlara zarar vermiş olabilir. Fakat "güz ekini" soğuktan zarar görmez. Karların üzerinde uğuldayan rüzgarların ayazı ilikleri dondursa da, güz ekini karın altında büyümeyi sürdürür. Herkes "dondu, öldü, bitti" derken, kış bitip karlar kalktığında, "güz ekini" canlılığı ve tazeliği temsil eden göz alıcı görkemli yeşilliğiyle arz-ı endam eder.

Bu satırları bana salonlar ve kalabalıklar değil, kadın ve erkek yiğitlerin şahit olduğum aşk ve sancıları yazdırdı. Vitrinlere bakmadım, bakmam da. Mahut süreçte görüldüğü gibi, bir taşlık canı var onların. Baktığım yer gözler ve onların açıldığı gönüllerdi. Oralara, oralardan baktım ve gördüm ki, "Bir âh ile bu âlemi vîran ederim ben" diyen yiğitler hâlâ yaşıyor.

Bir de şunu gördüm: Yatanlar umutsuz, koşanlar umutluydu.

*Yeni Şafak Gazetesi'nden alınmıştır...
 

 

Sen gemini yap, deniz ayağına gelir!

 "Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana
 Yükseldik sanıyorlar alçaldıkça tabana"

Böyle diyordu Büyük Şair Necip Fazıl Kısakürek. Ülkeyi kokutanlar, milletin iplemediği illegal anayasalarda, vehim eseri tehditler üretiyorlar. Bu tehditler arasında İslam'ın kod adı haline getirdikleri "irtica" da var.

"İrtica", insanlığın değişmez ve ebedi değerlerinin öbür adı olan İslam'a atılmış çirkin bir çamur. Bu çamur, onu Allah'ın dinine atanların iç dünyasını gösteriyor.

İrtica'ın anlamı "geriye gitmek, gericilik". Kur'an'da irtica'ın adı "cahiliyye"dir. Cahiliyye'yi, "kendini bilmezlik çağı" anlamına kullanır Kur'an. Çünkü Kur'an vahyi öncesinde ayyuka çıkan ahlaksızlığın temelinde insanın kendini bilmezliği, haddini aşması, kendine yabancılaşması yatıyordu. Haddini bilmeyenin yapmayacağı ahlaksızlık, çiğnemeyeceği sınır, irtikap etmeyeceği müptezellik, devirmeyeceği çam yoktur. Kendini bilmeyen, Rabbini de bilmez. Rabbini bilmeyen, ya güçsüzdür, ya güçlü. Güçsüzse kula kul olur, güçlüyse kulları kendine kul eder. Her iki halde de nefsine kul, keyfine esirdir.

Cahiliyye'nin en dikkat çekici tavrı, İslam'ın haram kıldığı ne kadar müptezellik varsa hepsini iştiyakla icra etmesiydi. Putperestlik, haram yeme, faiz, içki, kumar, zina… Bunlar arasında kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek de vardı.

Bugünün "cahiliyye"si, kız-erkek genç nesillerin bedenini değil, ruhunu gömüyor. Bu milletin ahlaki değerlerinin tümünün kaynağı olan İslam'ın adını "irtica" koyanlar, bu ülkenin geleceğini kundaklayanların ta kendileridir. Dünün "cahiliyye"sini onlar temsil ediyorlar. Yani Kur'an'a göre asıl irtica, onların kafalarında, kalplerinde, hayatlarındadır.

"Gençlik nereye?" yazıma bir çok mesaj aldım. Bunlar arasında, bağrı yanık ebeveynlerin, ne yapacağını şaşırmış öğretmenlerin mesajları, hayli yekun tutuyor. Ama çoğunluğunu bizzat gençlerin mesajı oluşturuyor. Bunun anlamı şu: Gençler, "gençlikten" şikayet ediyorlar.

Bu mesajlar arasında biri var ki, o bir "müdürün" mesajı. Fildişi kuleden değil, sahanın tam ortasından geliyor bu mesaj. Buyurun, okuyun:

"… Ben bir öğretmen ve okul müdürü olarak çocuklar ve gençlerle çok iç içeyim. Gidişat beni korkutuyor, zaman zaman hasta ediyor.

-"Gece vakti yolunu kesip para isteyen, vermeyince de dövmeye kalkışanlara karşı kendini korumak için bıçak çeken bir genç, saldırganların birini öldürdü, birini yaraladı."

-"On yedi yaşında bir genç, altı yaşındaki bir çocuğa tecavüz etti."

-"Bir ilköğretim okulunda, beşinci sınıf öğretmeni, kendi öğrencilerine ağır cinsel tacizde bulundu."

-"Küçük bir çocuk, pompalı bir tüfekle oynarken arkadaşını öldürdü."

-"Bir lise öğrencisi intihar etti."

Bunlar, son iki hafta içinde benim duyduğum haberlerden sadece birkaçı. Ben bunları birileriyle konuştukça, muhataplarım listeye yenilerini ekliyorlar. Hatta bir kısmı, "Bunlar da bir şey mi, senin dünyadan haberin yok" diyor. Ve arkasından havsalamın almadığı çeşit çeşit suç ve suçlulardan bahsediyorlar. Baba-kız, erkek ve kızkardeş arası cinsel sapıklıklar mı dersiniz; alacak-verecek için, miras için, arsa için kanlı bıçaklı olan kardeşler mi dersiniz? Olayların ardı arkası kesilmiyor. ..nın bazı yerleri balici ve tinercilerin mekanı olmuş. Bazı yerlerden belli saatlerden sonra geçmek çok tehlikeli hale gelmiş. ..Yine geçen gün, bir ilköğretim okulu öğrencisi, başka bir okulun bayan öğretmenine elindeki bıçağı gururla gösterip, bunun herkeste olması gerektiğini söylemiş. Kız-erkek flörtleri 2 ve 3. sınıflara kadar düşmüş durumda. ..Dokuz on yaşındaki çocuklar kendi aralarında çeteler kuruyor, yol kesip haraç alıyor, vermeyenleri dövüyor, kimseye söylemesinler diye tehdit ediyor, hatta gözdağı vermek için işkence ediyorlar. Uyuşturucu kullanma yaşı sürekli düşüyor. Cezaevlerindeki çocuk koğuşlarının sayıları hızla artıyor. Liselerin önünde her gün polisler beklemek zorunda kalıyor. Öbür taraftan 'internet kafe'lerin sayısı artık bulunduğum ilde dahi yüzlerle (beş yüze yakın) ifade ediliyor. (Daha bir yıl önce 60-70'ten bahsediyorduk.) Belki istisnaları var ama bunların büyük çoğunluğu suç yuvası. Çocukların ve gençlerin beden ve ruh sağlığını alt üst edecek her şey, bilgisayarların iki "tık"ının ucunda. Piyasada korsan CD satanlardan açıkça, en kaba kelimelerle, "bilmem ne filmi var mı?" diye sorulduğunu kulaklarımla duydum. ..İçiniz karardı değil mi?"

İçimiz kararmadı, kararmaz da. Bu ülkede iki dünya var artık: Biri resmi ideolojinin hedeflediği ve yukarıdaki mesajda resmi görülen malum 'derin devletin' sentetik dünyası. Diğeri de bu dünyadan mümkün olduğunca uzak duranların oluşturduğu 'derin milletin' sahici ve alternatif dünyası.

Bu ikincisi, bir tür çağdaş Ashab-ı Kehf modeli. Saraylarda kula kul olmaya, mağarada Allah'a kul olmayı tercih eden Ashab-ı Kehf'in. Küçük ama emin, mütevazı ama huzurlu. Onlar karada gemi yapmayı sürdürüyorlar. Biliyorlar ki tuğyan olan yerde mutlaka tufan olur. Dalga geçen, hor görenlere aldırmıyorlar. Karada gemi yapan yiğitlere "Gemi yapıyorsun ama deniz nerde?" diyenlere, yeri ve göğü, yerin ve göğün sahibini gösteriyorlar.

Unutmayın ki, tuğyanı boğan tufan, karada gemi yapan yiğitlerin ayağına gelen denizden başka bir şey değildi.