
Sami HOCAOĞLU
shocaoglu@yenisafak.com.tr |
|
Avrupa'da Müslüman olmak *
Hilal Televizyonu'nun düzenlediği
"Hilal tv gecesi" münasebetiyle
Almanya'daydık. Gecede bir şey
dikkatimi çekti: Avrupa'daki göçmen
Müslümanların profili hızla
değişiyor.
Eskinin o
klasik "Alamancı"sının yerinde
yeller esiyor. Yanına renkli bir kuş
tüyü takılmış, altındaki bedenle
hiçbir uyum gözetmeyen 'tekerlek
şapka'sıyla, sesini mahallenin
tamamına duyurmak için açtığı
transistorlu radyosuyla, sonradan
görmüşlüğün tüm tezahürlerini
taşıyan tavrıyla tevatür olmuş "Alamancı"nın...
Bu tipi
oluşturanlar birinci kuşaktı. Hemen
tamamına yakını kırsal kesimdendi.
Hatta bunların çoğu doğduğu
köy-kasabanın dışında ilk defa büyük
kent görmüştü.
Onların yerini
ikinci hatta üçüncü kuşak almış.
Yeni kuşaklarla birlikte yeni
problemler ve yeni fırsatlar da
doğmuş. Yeni problemlerin başında ve
en temelinde "kimlik" ve "aidiyyet"
problemi yer alıyor.
Araf'taki
çocuklarr sancılı. Kaybolmuşları ben
görmedim. Ama, eminim ki çoklar ve
yürek dağlayan bir durumdalar. Benim
gördüklerim, kaybolmamış,
kaybolmamak için tutunacak sağlam
bir dal arayanlardı. Koca salonu
ağzına kadar doldurup, hatibin
ağzından çıkacak cümleleri daha
kaynağındayken yürekleriyle uzanıp
alacak kadar diri bir topluluk bu.
Genç, ilgili, meraklı ve
seçiciydiler. Bu elbetteki
sevindirici.
Ama babalarını
yılgın, umutsuz, aldatılmış gördüm.
Yarı yolda bırakılmışlık hissini
taşıyorlardı. Umdukları dağlara kar
yağmıştı. "Anavatanı kurtarmak" için
çıktıkları yolda kendilerini,
ciğerparelerini, umutlarını ve
birikimlerini kaybetmişlerdi.
Onların cephesinde hava kurşun gibi
ağır. Neden böyle olduğunu anlamak
için müneccim olmak gerekmiyor.
Çoğu her şeyi
koyvermiş. En üzücü olanı da
kendilerini koyvermeleri. Olup
bitende kendi payını itiraf edenler,
hallerini değiştirmek için gayret
ediyorlar. Bunu yapmayanlar
yakalarına küsüp ya "selamet der
kenarest" deyip "kûşe-i uzlete"
çekilmeyi tercih ediyor, ya da cahil
dindarlık günlerinin acısını gözü
kararmış bir dünyevileşme ile
çıkarıyorlar.
İlk bakışta
umut kırıcı, iç karartıcı gibi gelen
bu tablo, şükür ki Avrupa'daki
göçmen Müslümanlarla ilgili tek
tablo değil. Bu birinci kuşağı
oluşturan babalarla ilgili tablo.
İkinci ve üçüncü kuşakların tablosu
tek düze değil. Bir yanıyla acılı ve
sancılı, öbür yanıyla umut verici ve
gelecek vadeden bir tablo.
Umut verici
tablonun kahramanlarını, kimlik ve
aidiyyet problemini kendi öz
değerlerinden yola çıkarak çözmeye
çalışanlar oluşturuyor. Bunlar
kendilerini "Alamancı" olarak
görmüyorlar. Savaş'ın izdüşümünde
oluşmuş Avrupa'nın yerini şimdi
bambaşka bir Avrupa aldı. Onlar da,
buna paralel olarak yeni Avrupa'da
"biz de varız", "biz, biz olarak var
olmak istiyoruz" diyorlar.
Sancılı bir
süreçten geçildiğinin farkındalar.
Bu sancı bir "düşük" ile de
sonuçlanabilir, nur topu gibi bir
"Avrupalı Müslüman kuşağının"
doğumuyla da. Evet, bu krizden onlar
"Avrupalı Müslüman" kimliğini tahkim
ederek çıkabilirler. Bunu
kendilerine hatırlatan konuşmamı
nasıl can kulağı ile dinlediklerini
gördüm.
Bunun için
rüya görmeleri gerekiyor. Fakat bu
rüyayı nasıl göreceklerini
bilmiyorlar. Hatta, bu rüyayı
görmekten korkuyorlar.
"Hayalperestlerin" kırılan
hayalleriyle dolu "hayal çöplüğü"
onların gözünü çok korkutmuş.
Onlara, "hayal kırıklığı" diye bir
deyimin olduğunu, fakat "rüya
kırıklığı" diye bir deyimin
bulanmadığını hatırlatmak gerekiyor.
Fakat
böylesine Salih bir rüya görmek için
abdestli bir akleden kalbe sahip
olmak gerekiyor. Bu da bilmeden,
anlamadan, yaşamadan olacak şey
değil. Sığlıktan kurtulup
derinleşmeleri, kalpsiz Avrupa'nın
akleden kalbi olmaya cehd etmeleri
gerekiyor. Kendi içlerinden âkil
adamlar çıkarmadan olmaz bu.
Şimdiye kadar
her şeye, ama her şeye yatırım
yapmışlar. Ellerindekini
avuçlarındakini o "her şey" için
sebil etmişler. Bir insana yatırım
yapmamışlar. Eğitim kurumları yok,
eğitecek kadroları yok. Köyden
tarhanayı nasıl siparişle
getirtmişlerse, hocayı ve muallimi
de öyle getirtince olur sanmışlar.
Ama dökme suyla değirmen bu kadar
dönmüş. Yolun sonuna gelmişler.
Yeni kuşaklar
şunu iyi bilmeli: Yılana sarılmanın
hiçbir meşru mazereti olamaz. "Ama
biz denize düştük" diye kendini
savunmak mazeret değil, olsa olsa
özürden daha büyük kabahattir.
Bunu
yapmayanlar, "dert yanmak
direnmekten daha çok yorar" sözünün
anlamını kavramış yiğitler de var.
Az ama varlar. Ahmet Mihmat
başkanlığında Rotterdam'da faaliyet
gösteren İdee Vakfı'nı oluşturan
zamane "ashab-ı kehf"i bunlardan.
Yine, Almanya'da aralarına özüne
dönmüş Alman gençleri de alarak
sahih kaynak noksanını gidermeye
çalışan bir gurup genci burada
zikretmeliyim. Kıt imkanlarla bu
fakirin bazı eserlerini Almanca'ya
kazandıran bu gençler, şimdi M.
Esed'in meal-tefsirini Almanca'ya
kazandırmak için hummalı bir çaba
içine girmişler. "Arkası gelecek"
müjdesini de veriyorlar.
Avrupa'da
Müslüman olmak, göller bölgesinde
bir ada olmaktır. Göller bölgesinde
bir ada olan, boğulmamak
isteyenlerin sığınağı olur.
"Avrupa'da
Müslüman olmak" böyle
anlaşıldığında, "güneş Batı'dan
doğar".
*YeniŞafak
|
|
Bu ümmetin en büyük problemi,
“anlama problemi”dir * |
Burhaneddin Rabbani
hükümeti döneminde, bir Afgan resmi
heyetiyle bir toplantıda beraberdik.
Heyetteki Savunma Bakan Yardımcısı,
iç savaşın hepimizin gözlerini
yuvalarından fırlatan bilânçosunu
sunuyordu. Bakan Yardımcısı’na dedim
ki: “Eğer Ruslarla savaş ile
Müslüman gruplar arası iç savaşta
katledilen insan sayısını
karşılaştırırsanız, hangisi daha
yıkıcı ve büyük?” Titrek bir ses
tonuyla, “İkincisi!” demekte
tereddüt etmedi. Hemen arkasından şu
soruyu sordum: “Peki, 7000 haneyi
içindekilerin tepesine yıkıp
binlerce Müslümanın katline sebep
olduğunu söylediğiniz bu
Müslümanlar, bu davranışlarını hangi
İslâmi gerekçeye dayandırıyorlar?”
Muhatabım, “Biz Müslüman
öldürmüyoruz ki, diyorlar!” dedi.
Aynı mantığı, dünyanın değişik yerlerinde değişik mezhep, meşrep, grup ve
kliklerine mensup Müslümanlarda,
farklı biçimlerde müşahede ettim.
“Peçeyi, Kur’an farz kılmıştır!”
diyen Pakistanlı bir alime,
“Makasıdu’ş-Şeria”dan ne anladığını,
Kur’an’ın da bir “maksadının”
olduğunu hiç düşünüp düşünmediğini,
maksadı gözardı ederek sadece lâfız
(cilbab) ve mânâdan yola çıkarak
ahkâm-ı şer’iyyeyi tesbit eden bir
usulün bu ümmetin yükünü bundan
böyle taşıyamayacağını anlatmaya
çalıştım, ama nafile.
Bu neyi gösteriyordu:
“Müslüman aklı”nın, Kur’an’a ve
hayata yabancılaştığını
gösteriyordu. Bu bir anlama
problemiydi ve ümmetin en büyük
sorunu da buydu. Eğer “akıl”
hastalanmışsa, nasıl sağlıklı bir
eylem/amel üretilebilirdi? Eğer
bilinç arızalıysa, “şimdi” ve
“burada”yı nasıl sıhhatli
değerlendirebilirdi?
İyi ama, bilinç durup dururken
hastalanmazdı ki! Bilinci hasta eden
sağlıksız ve sahih olmayan bilgiydi.
Fakat, sağlıklı bilgi tek başına
sağlıklı bir bilinç oluşturmaya
yetmezdi. Bunun için “sağlam ve
derin anlayış” anlamına gelen
“Tefakkuh” lâzım-şart idi. Hani,
tıpkı Tevbe 122’de buyurulduğu gibi:
“Müminlerin toptan sefere çıkması
doğru olmaz; onların arasında her
gruptan birilerinin sefere
katılmayıp dinde derin bir anlayış
kazanmak için ilmi çalışma yapmaları
gerekmez mi?”
“Tefakkuh etmek” mi, “fıkıh okumak” mı?
İkisi arasındaki fark mı? Beyne’s-sera
ve’s-süreyya!.. Tefakkuh fıkıh
üretmektedir. Tefakkuh etmeden
“fıkıh okuyanlar”ın ise fıkhı
tüketmekten başka çareleri yoktur.
İşte bunun için yıllardır “yeni bir
fıkıh usulü”nden önce “yeni bir
tefakkuh usulü gerekir” diye diye
dilimde tüy bitti.
Sanırım Gazzali bu nedenle Fıkıh
İlmi’ni, dini ilimlerden değil
“dünyevi ilimlerden” saydı. Onun,
“dini ilimlerin yeniden ihyası”
projesinde fıkhı “dünyevi ilimlere”
katması, bizce “Müslüman aklın
krizi”nin farkında olduğunu
gösteriyordu. Onun için fıkhı
“dünyevi ilimler” arasında tasnif
ederek “tefakkuh”un önünü açmayı
amaçlıyordu.
İmam Hatiplerin köküne kibrit suyu
döküyorlar! Başörtüsü zulmü ayyuka
çıktı... Biz de kalkmış “Kur’an
okurken abdest almak farz mıdır,
değil midir?” meselesiyle
uğraşıyoruz; öyle mi?!
Hayır hayır. Kimsenin abdestiyle
falan uğraştığımız yok. Kur’an bir
yana, ben abdestsiz kitap-gazete
okumam. Çünkü, yetişme tarzım
sayesinde abdest bende bir meleke
halini aldı. Herkese tavsiyem de
budur. Fakat bu başka, “farzdır”
demek başka. Sakalım var diye “sakal
farzdır” mı diyeyim? Çünkü, bunu da
gördük. Boza içmiyorum diye, “Boza
haramdır” mı diyeyim? Bunu diyeni de
biliriz.
Peki nedir derdimiz? Tek kelimeyle
“Müslüman aklının yeniden inşası”na
katkıda bulunmaktır. Bu da ancak,
“klâsik Müslüman aklını” tahlile
tabi tutmakla mümkündür. Atalara
sadakat, ataların ocağından külü
değil közü geleceğe taşımaktır.
Temyiz (seçip-ayırmak, ayıklamak)
imanın temelidir. Mümeyyiz olmayan,
imanla mükellef değildir. Temyiz
olmazsa, “Müslüman aklı” yeniden
inşa edilmezse ne mi olur?
Afganistan’ın anlı şanlı mücahitleri
gibi; dünyanın süper gücü Rus
gâvurunu yener, deforme olmuş
“aklınıza” yenilirsiniz. Sonuç
hüsrandır. Hüsranın niceliği
değişir, niteliği değişmez. Onun
için de, biri kalkıp falancalara
karşı mücadele dururken “Müslüman
aklı”yla uğraşmak mı?” demesin.
Kur’an’ın buyurduğu gibi, herkes
“seferdeyken”, birileri “uyarı”
görevlerini yerine getirsin. Yoksa,
“Ela hel bellağt?.. Rabbena feşhed!”
deme hakkına sahip olamaz.
Destur dostlarım destur... Neden
hemen asıl metninin sahibini sorsam
adını söylemeyecek olanlar Reddu’l-Muhtar’ın,
Kitabu’l-Fıkh ala Mezahibi’l-Erbaa’nın
evlere şenlik tercümelerine
sarılıyor, Nimet-i İslâm’ı burnuma
dayıyor? Adını hatırlayamadığım o
sahabinin sözü geliyor aklıma: “Ben
Allah buyurdu, Resulü buyurdu,
diyorum; siz de bana karşı kalkmış
falanca buyurdu, feşmekanca buyurdu,
diyorsunuz!”
Bazı kardeşlerim “okumak”la
“dokunma”yı karıştırdığımı
düşünmüşler. Derler ki, o sizin
söylediğiniz “okumanın hükmü”;
itiraz ettiğiniz alıntıda ise
“dokunmanın hükmü” dile getirilmiş.
İşte meselenin tam can alıcı noktası
da bu ya! Ve benim de tüm varlığımla
itiraz edip bir “anlama problemi”
olduğunu söylediğim şey de bu ya!
Kelimelerin tarih içerisindeki anlam
değişikliklerini inceleyen dil
ilmine “semantik” denilir.
Akademi’de, Tefsir Usulü dersinde,
“Kur’an” kelimesinin semantiğini
işlemiştim. Yüksek seviyelerine
rağmen ilahiyatçıların nasıl
hayrette kaldıklarına şahit oldum.
Demek ki bildiğini zannedenlerin
çoğu akidemizi, fıkhımızı üzerine
bina ettiğimiz “kavramların seyrü
seferinden” habersizdiler. Kur’an’da
“Kur’an” lâfzı hangi anlamlarda
kullanılıyordu? Kur’an “mücerret
vahiy” anlamına mı, “son vahiy”
anlamına mı kullanılıyordu? Son
vahyin “sıfatı” mı, “ism-i hassı”
mı, “ism-i zatı” mıydı? “Mushaf”
kelimesi sahabe tarafından ilk ne
zaman kullanılmıştı? Gerekçesi ve
ait olduğu dil neydi? İkisi arasında
mahiyet farkı var mıydı? Bu iki isim
ilk defa ne zaman birbirinin yerine
kullanılmaya başlamıştı? Bu kullanım
bir kafa karışıklığına neden olmuş
muydu? Bu kafa karışıklığı Tedvin
Asrı’nda fıkha nasıl yansımıştı?..
Dönelim konumuza: Kur’an’la Mushaf’ı
karşı karşıya yerleştirdiniz ve
dediniz ki: “Kur’an okumak caiz”,
“Mushaf’a dokunmak haram...”
Sormazlar mı adama: ‘Zarf” mı
değerini ‘mazruf’tan alır, mazruf mu
değerini zarftan alır? Keramet
gökten inende mi, yerden bitende mi?
Kur’an’ın mânâsı mı daha mukaddes,
kâğıdı mı? Bir nice zamandır,
Kur’an’ın emir ve nehiylerine saygı
duymak bir yana, onun mesajını
mahkum edenlerin Mushaf’ı öpüp
başlarına koymalarında bu “aklın”
payı var mıdır? Kur’an’ın kâğıdıyla,
tezhibiyle, yazısıyla, Kur’an’ın
mesajından daha fazla ilgilenmemizin
temelinde yatan sosyal bilinçaltında
bu klâsik akıl mı yatmaktadır?
Kur’an’ın mesajına savaş açanların
elyazması mushaflara bir çuval para
saymalarındaki, onun ayetlerine
saldıranların o ayetlerden yapılmış
hatları bir hazine para sayıp
duvarlarına asmalarındaki çarpık ve
garip çelişkiyi başka türlü
açıklayabilir miyiz? Sahabenin
Kur’an’la ilişkisiyle günümüz
Müslümanının Kur’an’la ilişkisi
arasındaki farkta, bu “deforme olmuş
aklın” payı olabilir mi? Bugün
toplum olarak Kur’an’a yaptığımız
muamele şu: “Kendisini öldürüp,
cesedinin üzerine altın yaldızlı
kubbe dikmek!” Bunda, yukarıdaki
mantığın rolü ne kadardır?
Dokunmakla okumak ayrımı, tarihi bir
yanlış anlamadır. Hz. Peygamber ve
Sahabe aklının ürünü değildir,
olamaz. Eğer rivayet yarıştıracaksak
bir’e karşı on’u garanti ederim. Bu
can alıcı ayrım ne zaman başladı? Bu
ayrımdan öncesiyle sonrası
arasındaki “Kur’an tasavvurunda” bu
ayrımın oynadığı korkunç rol ne
oldu? Bu sorular çok önemli
sorulardır ve cevabı için “Tedvin
Asrı”na dikkat!!!
Ağır konu, biliyorum. Bu konunun bir
gazete köşesine ‘bol’ geldiğini de
biliyorum. Onun için de burada
noktalıyorum. İlim adamı
dostlarımızla kendi aramızda
tartışır, “barika-i hakikat” çıkması
için çabalarız. Yeter ki, yalnızca
“fıkıh okumakla” yetinmeyip
“tefakkuh eden”, bilgiyi taassuptan,
hakikati hayalden, makul ve
“mansus”u “mahsus”tan, “logos”u
“mitos”tan önde tutan bir ‘akıl’la
tartışalım.
Hepimiz için duam: “Rabbim! İlmimizi
ve fehmimizi artır!”
Kaynak:
www.mustafaislamoglu.com
|
|
İlmin ve âlimin itibarı
* |
Babası
Rumeli Beylerbeyi olan Osmanlı
alimlerinden birine, neden babasının
mesleği olan “askeriyye”ye değil de
“ilmiyye”ye intisap ettiği sorulmuş.
Bu tercihini küçük yaşlarda yaşadığı
bir olayla açıklamış: Daha çocuktum.
Konağımızda kalabalık toplantılar
olurdu. Ama babam hep en çok saygı
gören ve hep en yüksek yerde oturan
kişi olurdu. Yine böyle bir
toplantıda, ilk kez, babamın, yerini
kavuklu bir amcaya terk ettiğini
gördüm. Bu kez babam da dahil herkes
ona hürmet ediyordu. Ben de kendi
kendime dedim ki: “Demek ki bu
babamdan büyük, ben de büyüyünce
bunun gibi olacağım.”
Âlimin itibarı ilmin itibarıdır.
Elbet şu da doğrudur. Âlime
gösterilen hürmet ilme gösterilen
hürmettir. Âlim hürmet görürse, ilim
talibi olmak cazip hale gelir.
Çünkü, tabiatı gereği insan, iltifat
görmeyen bir alanda marifet
göstermek istemez.
Bir toplumun en cins beyinleri, o
toplumda yükselen değerlere eğilim
gösterir. Şairin dediği gibi:
“Marifetler iltifata
tabidir/Müşterisiz meta zayidir”
İtibar gören meslek yükselir. Tersi
de geçerli: Bir mesleği öldürmek
istiyor musunuz, onun itibarını
aşındırınız.
Bu ülkeyi yönetenlerin, başından
beri takip ettiği resmi politika,
dinle ilgili kişi ve kurumların
itibarını yok edecek her türlü
uygulamayı teşvik etmek olmuştur.
Tek parti yıllarında, medreseleri
kapatılan ve sokağa terkedilen
âlimlerin dilenmeye mahkûm
edildiğinin sayısız örneklerini, o
günleri yaşamış olanların ağzından
bizzat dinlemişimdir. Müslüman
cemaatten iane ve ekmek dilenecek
kadar horlanmış olan bu insanlara
“cerci hoca” adı takılmıştı.
Hangi çocuk, kendisini ekmek
dilenmeye mahkûm edecek bir mesleğe
intisap etmek ister ki? Zaten amaç
da buydu. Bu ülkenin cins
çocuklarını din alanından soğutup
nefret ettirmek. Aslında bu ülkede
halen yaşadığımız âlim kıtlığının
nedeni de bu değil midir? Bir
dostum, merhum Fazlur Rahman’ın,
karşılaştığı Türkiyeli
ilahiyatçıların seviyesine bakarak,
“Sizin toplum, dini ilimler alanına
vasat ya da vasatın altında olanları
mı layık görüyor?” dediğini
nakletmişti.
Adamın üç dört çocuğu vardır.
Türkiye’deki üniversite seçme ve
yerleştirme sisteminin çarpıklığını
da bahane ederek en zeki ve en
yeteneklisini pozitif ya da beşeri
bilimlere yerleştirirken, en düşük
seviyelisini dini ilimlere reva
görür. Bu, Allah’a sadaka olarak
malının en işe yaramazını sunan
Kabil kompleksi değil de nedir? Bu
insanın dinini dünyasından daha
fazla önemsediğine kim inanır?
Bu ülkede en yüksek puanlı
üniversiteleri tercih etmesi
durumunda kazanacağı halde tek
tercihi İslâmi ilimler alanı olan
dirayetli, erdemli ve bilinçli cins
kafa gençlere ihtiyaç vardır. Hem
keyfiyet hem de kemiyet olarak ilmin
yüzünü ağartacak alim adaylarına
ihtiyaç vardır.
Fakat!
Hırsızın hiç mi suçu yok?
“Ekran uleması” sorumludur
Bugün yaşadığımız ilim ve âlim
yoksulluğunun bir numaralı müsebbibi
belki de, ilmin ve alimin itibarını
düşürenlerdir. Şu Ramazandan
Ramazana ekranı baştan sona işgal
eden ulemamıza bir bakın! Gündeme
getirilen meselelere bir bakın!
Bunlardan biri de kaç Ramazandır
temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp
gündeme getirilen ‘Türkçe Kur’an(!),
‘Türkçe ibadet’ meselesi.
Bu tartışmanın taraflarını başta
samimi bulmadığımı söyleyeyim.
Namazsız niyazsız kişilerin,
ibadetleri hakkında ahkâm kesmesini
terbiyesizlik olarak niteleyen secde
ehli, bu tutumunda haklıdır. Yok, bu
işi namaz kılanlar savunuyorsa,
onları tutan bir şey mi var? Eğer
sayıları bir cami dolduracak kadar
varsa, keselerinden bir cami inşa
etsinler, o çok savundukları “Türkçe
ibadetin” uygulamasını göstersinler
de ‘öğrenelim.’
Namazın dili vahyin dilidir.
Kur’an’ın dili de öyle. Kaldı ki
namaz entelektüel bir faaliyet
değildir, ibadettir. İbadetin dili
“söz”e değil “öz”e dayanır. Çünkü
ibadet insanın Allah’la kurduğu özge
bir iletişim dilidir.
Kur’an’a gelince:
Kur’an’ın iki dili vardır; birincisi
beşeri dil, ikincisi metafizik dil.
Beşeri dili Arapça’dır ve elbet
anlaşılmalıdır. Çünkü Kur’an
anlaşılıp hayatı yeniden inşa etsin
diye gönderilmiştir. “Oku!” emri
“anla”yı da içerir.
Fakat Kur’an’ın bir de metafizik
dili vardır ki, o dil bülbülün
ötüşüne, ırmağın şırıltısına,
ormanın uğultusuna benzer.
Afrika’nın bülbülleri Huasaca ötmez.
İngiltere’nin ormanları İngilizce
uğuldamaz. Tuna Viyana’dan
Karadeniz’e kadar hep aynı dili
kullanarak akar.
Kur’an’ın üst dili de böyledir. O,
kulakla değil yürekle dinlenir ve
anlaşılır. İşte o ibadette okunan
Kur’an’ın dilidir ve bu dilin
insanın akleden kalbine üşüştürdüğü
anlamlar bambaşka anlamlardır.
Kur’an’ı hem anlayın, hem
dinleyin
Bugünler her zamankinden daha
fazla Kur’an’la haşir neşir olacak
günlerdir. Çünkü bu bereketli
zamanların vesilesi Kur’an’dır.
Meselâ bu Ramazan’da Kur’an’ın
anlamı baştan sona bitirilmeliydi.
Kur’an’ın mesajı kendi bütünlüğü
içerisinde ancak böyle kavranabilir.
Fakat ben, giderek azalan bir
lezzeti daha hatırlatmak isterim:
Kur’an tilaveti dinlemek.
Bugünlerde yoruldukça beni
dinlendiren ve teselli eden tek
uğraşım Kur’an dinlemek oluyor. Bu
doyulmaz zevki bana yaşatan, Kâbe
İmamı Ahmet el-Acemi’nin o içten, o
anlayarak ve anlamını ruhunda
yaşayarak okuduğu Kur’an. Acemi’nin
arkasında Kâbe’de kıldığım sabah
namazları geliyor gözümün önüne.
Bazan, üstadın sesi beni alıp
götürüyor, kendimi Kâbe’de sabah
namazı kılıyormuş gibi hissediyorum.
İnce yürekli Acemi, insanın iç
dünyasında fırtınalar estiren
kıyamet sahnelerini anlatan ayetlere
gelince, sesine gözyaşını da
katıyor. İşte o zaman, bu sesin
neden yüreğinize işlediğini
anlamakta zorlanmıyorsunuz.
Ben dönüp dönüp dinliyorum.
Okurlarıma da tavsiye ediyorum.
Hâttâ dinlerken bir yandan da anlamı
mealden takip edilirse, Kur’an’ın
iki diline de muhatap olunmuş olur.
(*
www.mustafaislamoglu.com'
dan
alınmıştır) |
|
Sevgiyi
zehirlemek /Sami Hocaoğlu*
Sevgiyi
"sebil" etmekle, "zibil" etmek arasında fark
var. Sevgiyi sebil etmek, onun, harcandıkça
çoğalan ilahi bir sermaye olduğunu fark
etmekten geçer. Sebil "yol" demektir. Su,
kim olduğuna bakılmaksızın, yol üzerinde,
yolcuya sunulduğu zaman "sebil" olur. Sebil
olan sevgi, "yol" olur. İki menzili
birbirine bağlar. Yolcuyu menziline
eriştirir. Aşıkla maşuku buluşturur. Canla
cananı birbirine kavuşturur.
Sevgiyi
zibil etmek, sevginin içini karartmak,
yüzünü kızartmaktır. Sevgi, kararınca
"sevda"ya dönüşür. Sevda, "kara" demektir.
Sevginin değerini bilmeyip hovardaca saçıp
savuranlar, sevgiyi "sevda"ya, hatta "kara
sevda"ya dönüştürürler. "Kara sevda", zifiri
sevgi olmuş olur.
Sevgi
kararınca o artık sevgi değil "tutku"dur.
Sevgi özgür kılar, tutku tutuklar. Sevgi
âzâd eder, tutku esir. Tutkusunu sevgi diye
pazarlayanlar, sevgiyi zibil edenlerdir.
Zibil
olan sevgi, tavukların önüne atılmış
incidir. Bu durumda suç, önüne darı yerine
atılmış incinin değerini bilmeyen tavukta
aranmaz. Suç, tavuğun önüne darı yerine
inciyi atan hovardanındır. İnciye darı
muamelesi yapan, darıya inci muamelesi
yapar. Bu yüzden sevgiyi zibil edenleri,
sadece tavukların önüne inci atarken değil,
ak gerdanlara darı dizerken de görürsünüz.
İşte bu
yüzden, sevgiye tavuk karası bir gözle
bakanlar nasıl sevgi ile sevdayı birbirinden
ayıramazsa, Leyla ile Mevla'yı da
birbirinden ayıramaz. Çünkü Leyla, "gece"
demektir. Tavuklar karanlıkta göremezler.
Karanlıkta akı göremeyen, karanlıkta karayı
nasıl görür?
Modern
akıl daha beterini de yaptı. "Nikahta
keramet vardır" diyerek, zinaya karşı nikah
dâîliğine soyunan Valantine gibi bir
"aziz"in hatırasından, zinaya özendiren bir
"gün" icat etti. Batı'nın, pagan köklerine
dönmek için "aziz" ilan ettiği bir rahibi
koltuk değneği olarak kullanmasının tek
örneği, ne yazık ki bu değil.
Ve
sonuçta sevgi, özel bir emanet olan
cinselliği kamu malı bir metaa dönüştüren
aklın elinde zehirlendi. Şehvet azgınlığı,
sevgiyi koltuk değneği gibi kullanarak
çirkin emellerine ulaşmak istiyor. Bu,
fuhşiyyatın, sevginin cesedi üzerine basarak
kendini meşrulaştırmasından başka bir şey
değildir.
Görünürdeki sebep ne olursa olsun, modern
aklın örtü düşmanlığının altında yatan
gerçek sebep de budur. Çünkü İslami
tesettürün özü, cinselliğin, üzerine
titrenilmesi ve sadece hususi sözleşmeyle
mukayyet bir hukuk çerçevesinde paylaşılması
gereken "çok özel bir değer" olduğu esasına
dayanır. Dolayısıyla, cinselliği kamu malı
haline getiren her tavır ve davranış, daha
baştan mahkum edilmiştir.
İslam,
estetik bir form olan kadın bedeninin,
cinsler arası ilişkide kişiliğin önüne
geçmesini istemez. İnsanlar arası ilişkiyi
şahsiyetin değil de cinsiyetin
belirlemesine, kamusal ilişkilerde dişiliğin
kişiliğin önüne geçmesine engel olur. Bunun
en temelinde yatan kaygı da yine "sevgiyi
zehirleme" kaygısıdır. İslam, sevginin kendi
doğal ve fıtri ortamında gelişip meyve
vermesine zemin hazırlar. Onu, hormonlu
kılacak her girişime kapıyı kapatır. Çünkü
böyle bir sevgi "kanserojen sevgi" olmaktan
kurtulamaz. Her tür kanserojen sevgi ise,
cinselliği olmayan ruhun sağlığını bozar.
Sevgi,
tıpkı yağmur gibi, vahiy gibi, insan gibi
"inzal olunmuş", yani yüce bir makamdan "indirilmiş"tir.
Bu yüzden zehirlenen her sevgi, tahrif
edilmiş vahiy, kirletilmiş su, fıtratı
bozulmuş insan gibidir. Sevginin bir
"verilen" (vehbî) bir de "kazanılan" (kesbî)
türü vardır.
Vehbî
sevgiye Kur'an "vudd" der: "İman eden ve
Salih amel işleyen kimseler için O Sonsuz
Rahmet Sahibi bir sevgi var edecek." El-Vedûd,
Allah'ın vahiyle bildirilen mübarek
esmasından biridir. Bu isim "feûl"
kalıbındandır. Bu kalıbın Arap dilindeki
özelliği çifte işlevli olmasıdır: Hem ism-i
fail, hem de ism-i mef'ul anlamına gelir.
Yani, hem etken hem de edilgendir. Bu
durumda anlam hem "Mutlak ve sonsuzca
seven", hem de "sonsuzca sevilmeyi hak eden"
anlamına gelir.
Kesbi
(kazanılan) sevgiye Kur'an "hubb" der.
Muhabbet budur. "Habbe" tohum demektir.
Muhabbetin kazanılması, el-Vedûd tarafından
bahşedilen sevgi olan "vudd"un yürek
tarlasında yetişen muhabbet ağacının
çiçeklerini döllemesiyle mümkündür. İşte
bundan sonra ortaya muhabbetin "habbe"leri
çıkar. Bire sonsuz veren tohum "muhabbet"
tohumudur.
Habîbullah olmak, hem Allah sevgisini hak
etmek, hem de Allah'ı sevmenin hakkını
vermek demektir. Habîbullah olan sevgiyi hak
eder. Hak ettiği sevgiyi ondan esirgeyen "baidullah"
(Allah'tan uzak) olur. Bu nedenle, "elçinin
sevgisi, sevginin elçisidir". Yani,
Peygamber sevgisi, Allah sevgisini temsil
eder.
Sevgiyi
zehirleyen modernlerin anlamadığı işte
budur. Danimarka karikatürleriyle Danıştay
kararları arasındaki ortak nokta da budur.
Budur Kopenhag'dakilerle Ankara'dakileri
aynı gözede buluşturan akıl tutulması.
Sevgiyi
kirletip karartanlar, bunu nasıl anlasınlar?
(*
www.mustafaislamoglu.com'
dan
alınmıştır) |
|
Miraç: 'ilerleme' mitine karşı 'yücelme' hakikati *
|
Her
peygamberin miracı var. Her peygamber,
hayatlarının "bittim" noktasında miraçla
teselli edilmiştir. Peygamberlerin "bittim"
niyazı "abduhu: O'nun kulu" gerçeğinin,
Allah'ın "yettim" mesajı "rasuluhu: O'nun
elçisi" gerçeğinin ifadesidir. Aslında
miraç, peygamber gayretine sunulmuş ilahi
bir teselli armağanı, manevi bir hediyedir.
Ademoğlu'nun sembol atası Adem'in miracı
Allah'a karşı hatasından dolayı yaşadığı
hüznün zirvesinde gerçekleşti. Af müjdesini
işte böyle bir miracın sonunda almıştı.
Kur'an'ın ifadesiyle "Adem Rabbinden
kelimeler almış/Adem'e Rabbinden kelimeler
ulaşmıştı" (ayet iki anlama da açıktır).
Tevatüre göre bunun mekanı Arafat idi.
Arafat, yani marifet, yani
kendini/haddini/kadrini bilme mekanı. Zaten
insan ucunda marifet yoksa, niçin
"yükselir", nice yücelir, nasıl miraç eder
ki?
Nuh
Peygamber'in miracı hüznünün zirvesinde
gerçekleşmişti. Bir insanın şu dünyada
yaşayabileceği en uzun ömrü tasavvur edin.
İşte o, çocukluk süresi hariç, böyle bir
ömrü davet yolunda harcamış, fakat li-hikmetin,
ancak bir avuç insana ulaşabilmişti. Onlar
arasına onca çabasına rağmen bazı
yakınlarını katamamıştı. Karada gemi yapma
emri, onun miraç hediyesiydi. Tufan, tuğyan
ehli için bir felaket haberi, iman ehli için
bir kurtuluş müjdesi oldu.
İbrahim
Peygamber'in miracı ateşin içinde
gerçekleşti. O, kendisine yardım için gelen
vahiy meleğine, işte bu ruhi yüceliş
sayesinde "Rabbim bana yeter" diyebilmişti.
Hiçbir ateşin böylesine saf bir aşk ve imanı
yakamayacağının örneğini ortaya koydu.
Oğlu
İsmail peygamber kurban edilirken, Yusuf
peygamber kuyuya atılırken, Yunus peygamber
denizden kurtulurken, Musa peygamber
büyütüldüğü saraya peygamber olarak
atanırken, İsa peygamber düşmanları
kendisini astıklarını sanırken miraçlarını
yaşadılar.
Peygamberimiz de davet sürecinin en zor
yıllarında miracla ödüllendirildi. Bedenin
bittiği an, ruhun önünde ufuklar açılırdı.
Miraçla bu gerçek gösterildi. Onun son
miracı, çevrenin baskısının en şiddetli
anında yaşanmıştı. Allah Rasulünün miracı
hakkında sorular sorup, cevaplarını
Kur'an'dan alalım:
-Rasulullah
bir kez mi miraç etti?
-Necm suresi bu soruya, birden fazla
diyor (13).
-Rasulullah miracta ne gördü?
-"Rabbinin ayetlerinden bir kısmını" gördü
(17:1). Gördüğü ayetlerin en büyüğü vahiy
meleği idi (53:18). Onu, asli suretinde
gördüğünü Allah Rasulü ifade etti. Yine
miraçta müminlere vaat edilen cennet bir
biçimde gösterildi (53:15).
-Mirac
beden ve ruhla mı, sadece ruhla mı, yoksa
rüya yoluyla mı gerçekleşti?
-İsra
60. ayet: "Sana gösterdiğimiz bu rü'yayı
(görme olayı) insanlar için bir
imtihan/fitne kıldık" diyor. Hz. Aişe Allah
Rasulü'nün miracını ruhun bir müşahedesi
olarak niteliyor. İsra 1. ayet bu konuda
fitneye düşmememiz için, isra ve miraçla
ilgili tüm yorumların kırmızı çizgilerini
çiziyor. Bu çizgiler, ayette üç noktada
somutlaşıyor: 1) Ayet, "sübhan" gibi Allah'a
ilişkin tüm tasavvurların her tür
beşerileştirmenin uzağında olması
gerektiğini ifade eden tenzih kelimesiyle
başlıyor. 2) "Kulunu" ifadesiyle, her tür
yorumun Allah Rasulü'nün beşerliği temelinde
yapılması gerektiğine işaret ediyor. 3)
Ayetin sonunda yer alan "..zira O, evet
sadece O'dur her şeyi işitip gören" cümlesi,
Rasulullah'a neden "Rabbinin ayetlerinin bir
bölümünün gösterildiğini" açıklıyor. Bu üç
sınır, miraç hakikatini yorumlarken,
aşmamamız gereken ilahi sınırlar olarak
ortaya konuyor.
Gelelim, miracın aktüel değerine: Miraç,
yücelmeyi ifade eder. Miracın tam karşı
kutbunda "dünyevileşme" yer alır.
Dünyevileşmek, "edna olana/en alçak olana"
çakılıp kalmaktır. Dünyevileşme, "değerle"
değil, "fiyatla" ilgilenenlerin derdidir.
Onlar kendi sahte miraclarının adını
"ilerleme" koydular. Ruhlarını sattılar,
cesetlerine yedirdiler. Neticede, bir avuç
dünyevileşmişin ilerleme miti, insanlığa çok
pahalıya patladı, azgın bir azınlık dışında
kalan bütün insanlığı mutsuzluğa boğdu.
Dünyanın geldiği nokta bunun göstergesidir.
Onları
ilerleme mitleriyle baş başa bırakıp, biz
miracımıza sahip çıkalım? Bunu nasıl mı
yapalım? Salatı ikame ederek,
namazı/duayı/desteği ayaklandırarak, Allah'a
karşı esas duruşumuzu/klas duruşumuzu
bozmayarak…
*02/09/2005
YENİŞAFAK
Ey kavmim!*
Ey kavmim!
Dünden bugüne hâl-i pür melaline dön de
bir bak. Düşmanlarının putuna tapıyorsun,
ama bunun farkında bile değilsin.
İsrailoğulları da öyle yapmıştı.
Firavun'un zulmünden kurtulunca, gerçek
kurtarıcılarını çabuk unuttular. Musa
Tur'a, Rabbinin mesajını almaya
gittiğinde, ellerindeki altın gümüş
takılardan bir heykel yapıp tapmaya
koyuldular. Bu taptıkları buzağı heykeli,
kimin tanrısıydı biliyor musun? Kendi
özgürlüklerine ve hayatlarına kasteden
Firavun'un. Yani düşmanlarının.
Kendi peygamberlerini taşlayan, linç eden,
çarmıha geren İsrailoğulları gibi,
iyilerini taşlıyorsun Ey kavmim! İçindeki
iyiliği taşladığını, onu katlettiğini
bilmeden yapıyorsun bunu. Seni aydınlatmak
için yanan her ışığı, bir kova su alıp
söndürmek için koşuyorsun. "Yangın var!"
diyenlerin ardınca gidiyorsun. Bilmiyorsun
ki ışığı söndürmek için seğirtenler, senin
imanını kundaklayanların ta kendisidirler.
Ey kavmim!
Tıpkı, kendi peygamberlerine "Sen ve
Rabbin gidip savaşın, biz oturup burada
sizi bekliyoruz" diyen İsrailoğulları
gibisin. Özgürlük uğruna bedel ödemeye
yanaşmıyorsun. Sözleşmene ihanet
ediyorsun. Men ve Selva'yı önünde bulsan,
"Hani bunun soğanı sarımsağı?" diyorsun.
Soğanı, sarımsağı özgürlüğe tercih
ediyorsun. Hakikatin ardınca değil,
atalarının ardınca gidiyorsun. Ölülerin
için ölüyor, fakat dirilerini ellerinle
öldürüyorsun.
Ey kavmim!
İsa'nın diliyle "badanalı kabirlere
benziyorsun". Dışardan alımlı-çalımlı
görünmeye çabalıyorsun, fakat için leş
gibi kokuyor. Paraya ve korkuya iman
ediyorsun. Efendilerin seni para ve
korkuyla güdüyor. O efendiler ki, onlar
senin eserindir. Bu halinle sen, celladını
doğuran talihsiz analara benziyorsun. Suçu
savunuyor, suçluyu koruyor, mağduru
tekmeliyorsun. Zalimi yüceltiyor, mazlumu
eziyorsun. Değerlerini pazarlıyor,
kimliğinden utanıyorsun.
Ey kavmim!
Tufanın kokusu geliyor, fakat sen gemileri
ve gemicileri taşlıyorsun. İbrahim'e su
taşıyanları suçluyor, Nemrud'a odun
taşıyanları alkışlıyorsun. Asiye'ye "asi",
Hacer'e "kaçak", Meryem'e "günahkar"
gözüyle bakıyorsun. Hüseyin'e "zavallı",
Zeyneb'e "hesap bilmez" gözüyle
bakıyorsun. Eğer Lady Godiwa işgalciler
tarafından senin şehirlerinde çırılçıplak
soyulup dolaştırılsaydı, hep birlikte kapı
altından seyredecekmiş gibi duruyorsun.
Jean Darck'ın ateşini tutuşturmak için
sıraya giriyorsun. Söyle ey kavmim, içinde
kaç Mata Hari barındırıyorsun?
Ey kavmim! Nuh Kavmi'ni unutma! Âd ve
Semud kavimlerini unutma! Sodom ve
Gomore'yi unutma! Karun'u unutma!
Ey kavmim!
Safını seç. Anlamdan yana mısın,
anlamsızlıktan yana mı? Sevaptan yana
mısın, günahtan yana mı? Adem'den yana
mısın, İblis'ten yana mı? Habil'den yana
mısın, Kabil'den yana mı? İbrahim'den yana
mısın, Nemrut'tan yana mı? Musa'dan yana
mısın, Firavun'dan yana mı?
Güce tapma ey kavmim! Zalimini öz
ellerinle besleme! Korkuya boyun eğme ey
kavmim! Zillet halkasını ellerinle
boğazına geçirme! Sana fiyat biçenlerin
ödediğine aldanma ey kavmim! Sana değer
biçenlerin yüreğine sığın.
Unutma ki kulun gücünün bittiği yerde
Allah'ın yardımı başlar.
İçindeki iyileri gözet! Onları içinden
çıkardığın eşkıyalara rüşvet verme!
Toplumsal değişimin baharı geldiğinde
kullanacağın bir maya bulunsun. Ona gözün
gibi bak. Yüreğinde bir inci gibi sakla
zamanın afetlerinden, kendi afetlerinden.
Ağla ey kavmim! Anla ey kavmim!
Vakit Gazetesi'nden alınmıştır.
|
|
|
|
|
Allah yokmuş gibi konuşmak günahtır
*
Dürüstçe itiraf edelim: Biz insanlar, bütünü göremeyiz.
Yetersiz ve sınırlıyız. Parçayı görürüz. Bireysel ve
kolektif hafızayı yardıma çağırarak 'tezekkür',
bilinenden bilinmeyeni çıkararak tedbir üretmek için 'tedebbür',
geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bağ kurmak için 'taakkul',
bütün bunlardan ürettiğimiz pratik çözümleri şimdi
uygulamak için 'tefakkuh' gibi bütün düşünsel
faaliyetlerimizi ifade eden 'tefekkür' faaliyetimiz
sayesinde parçadan bütüne ulaşmak için çabalarız. İsabet
kaydederiz ya da edemeyiz, o ayrı.
Bazen parçayı görüp telaşa kapılırız. Bilmeyiz ki, bizi
telaşa sevk eden parça bütün içinde güzel durmaktadır.
Onu ait olduğu bütün içinde algılayabilsek, o zaman
bırakın telaş etmeyi, sevineceğiz bile. Hazzımıza mani
olan her şeyin hayrımıza da mani olmadığını hayranlıkla
göreceğiz. Fakat insan bu, kibrit çöpünü gözüne
dayayınca arkadaki koca ormanı gözden kaçırabiliyor.
Parçaya odaklanınca bütünü ıskalıyor. Parçada kötü gibi
görünenin bütünde güzel durabileceğini unutuyor.
Bazen de parçayı görüp sevinçten uçarız. Oysa bizi
sevinçten uçuran o parça, hiç de hayrımıza değildir.
Eğer o parçayı ait olduğu bütün içinde görebilseydik,
sevinmeyecek bilakis üzülecek, telaşa kapılacak,
kaygılanacaktık. Parçalardan yola çıkarak büründüğümüz
her iki hal de yetersizliğimizin ve sınırlılığımızın
eseridir. Her iki tavır alış da gerçeğe tekabül
etmeyebilir. Geleceği (bedenin ve ruhun istikbali
anlamında) okuyamadığımız sürece, bu böyle olacaktır.
Elbette bu endişe verici bir durum. Fakat bir insanlık
hali bu ve insan insan kaldığı sürece bu sorun sürecek.
Bu sorunun kesin tek çözümü var; "bütünü görene teslim
olmak". Zaten İslam bunun adıdır. İnsanlığın değişmez
değerler sistemine verilen bu ad, insan türüne ilişkin
bu yapısal probleme de zımni bir atıf içerir.
Biz görmüyoruz ama, bütünü gören biri var. Sadece sonsuz
ilmiyle bütünü gören değil, sonsuz kudretiyle bütünü
kuşatan biri O. İşbu nedenledir ki, bütünü anlama
çabamız, aslında Allah'ı anlama çabamızdır. Ariflerin
ıstılahında sık kullanılan "marifetullah", aslında
"Allah'ı bilme ve tanıma"nın da ötesinde, "Allah'ı
anlama" çabasını ifade eder.
Biz Müslümanlar, insanın Allah'la ilişkisini "kölelik"
veya "memurluk" değil "kulluk" ile ifade ederiz. İnsanın
Allah'la ilişkisinde, "Tak diye emreder şak diye
yaparız" biçiminde bir yaklaşım, Allah'ı anlama çabasını
dışlayan sorunlu bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın sahibi
hiçbir zaman "hayret makamına" erişemeyecek, Allah'ı
anlayamayacaktır.
Biz Müslümanlar Allah'ı anlama çabamızı dondurduğumuzdan
beri, hayatı da anlama ve anlamlandırma çabamızı
dondurmuşuz. Zamanın öznesiyken nesnesi oluşumuz biraz
da bu yüzden. Elbet, doğru anlayıp anlamlandıramadığınız
bir zamanın nesnesi olmaktan başka çıkar yolunuz kalmaz.
Bu
köşede "yorganı atmadan olmaz" demiştim. Yine diyorum: O
yorgan orada durduğu sürece hiçbir sahte devin foyasını
meydana çıkarıp, maskesini düşüremeyiz. Yorganın altında
yatan devin çocuğu değil, kendisi. Yorgandan taşan
"büyük" ve "kocaman" ayaklar da iddia edildiği gibi
"çocuğun" ayakları değil. Bu bir numaradır. Görene,
"Çocuğu bu kadar büyükse babası kim bilir ne kadar
büyüktür" dedirtmek için hazırlanmış bir mizansendir.
Bizi tasavvurumuzdan vurmak isteyenlerin oyunu bu.
Tasavvurda kaybeden, hayatta kazanamaz.
Haktan yanaysak, haklıysak, Hakk'ın yanındayız demektir.
Çünkü el-Hak haklının yanındadır. Haklı olduğunu
söyleyip Hakk'a karşı gelenlerin duruşu ne kadar abes
ise, Hakk'ın yanında olduğunu iddia edip de haklıdan
yana olmamak da o kadar abes bir duruştur. Abesle
iştigal etmeyeceksek, "tarafımız" belli olmak
zorundadır. İbrahim'in ateşine su taşıyan bir güvercin,
ya da üfleyen bir yılan…
Hakk'ın yanında olanlar, Hakk'ı anlama çabasını
sürdürmekten asla geri durmazlar.
Allah âlet olmaz, âlet eder. Cilve-i Rabbânî'yi
bilenler, O'nun "ihmal" etmediğini sadece "imhal"
ettiğini (süre tanıdığını) de bilirler. İlahi geleneği (sünnetullah)
bilenler, telaş etmezler, hayret eder ve her yeni
gördükleri ve yaşadıklarında O'na hayranlıkları artar.
"Sen pek yücesin Allah'ım!" derler.
Parçada kötü görünen, bütünde mükemmel durabilir.
Bendeniz Hz. Peygamber'in şu ifadesini, onun Allah'ı
anlama çabasının bir uzantısı olarak görürüm: "Allah
dilerse dinine bir kafir eliyle yardım eder."
Fakat, bu durumda asıl sorulması gereken bir soru var:
Allah, Müslümanlar dururken kendi dinine neden bir kafir
eliyle yardımı tercih eder? Bunun sebebini Müslümanların
duruşunda (duruşsuzluğunda) aramak, daha isabetli olsa
gerektir.
Her halükarda, Müslümanların içinde karada gemi yapmayı
sürdürenler bulundukça, Müslümanların durumu gemi yapan
Nuh'un durumu kadar vahim ve tehlikeli olacaktır. Tabi
ki bu tehlike hasımlarının 'evhamından' öte
gitmeyecektir. Çünkü "hani bunun denizi" diyenler,
suların da bir Rabbi olduğunu unutanlardır.
Nuh'la alay eden kefere taifesi, "Allah'ı hakkıyla
takdir edemediler".
Siz siz olun, "imkansız" lafını kullanmadan önce,
Allah'ı hesaba katın.
Zira, Allah yokmuş gibi konuşmak günahtır.
*Yeni
Şafak 27.06.2005 |
|
Tasavvurunu kim inşa etmişse 'Rabbin' odur *
Yerçekimi
yasası yokken varlığın anlamlılığı yasası vardı. Bir gün
yerçekimi yasası olmayabilir, ama varlığın anlamlılığı
yasası hep olacaktır; varlığın anlamlılığı ve
amaçlılığı.
Çünkü var
olmak bizatihi anlam alanına dahil olmaktır. Ve Allah
anlamsız iş yapmaz. İşte tam da bu yüzden "anlam" demek
"Allah" demektir: "Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde
derin derin düşünürler; "Rabbimiz! Sen bütün bunları bir
anlam ve amaçtan yoksun yaratmadın!" (derler)". (3:191)
Dahası, her tür anlamsızlaştırma ve amaçsızlaştırma
faaliyeti, sadece anlamlılık ve amaçlılık yasasına
değil, aynı zamanda o yasayı koyan Mutlak Kudret'e karşı
açılmış bir savaştır.
Hayat biz
insanlar olmadan da anlamlı. Biz insanların ayrıcalığı,
hayata anlam vermemizden değil, hayata verilen anlamı
fark etme yeteneğimizden gelir. İnsan hayatın anlamını
fark etmeyince hayat anlamını kaybetmez. Sadece, insan
kendisini anlamdan mahrum bırakmış olur; sahih anlamdan
ve sahici amaçtan. Ama hayat orada konulduğu gibi durur.
O kendine bahşedilen anlamı ifşa etmeyi sürdürür ve
keşfini bekler. Vahyin insanın küstahlaşmasını yüzüne
vurduğu nokta, işte burasıdır. Kendini vazgeçilmez
gördüğü her an başına onmaz bir yara, alçaltıcı bir
felaket sarmıştır insanoğlu.
Hayatın
anlam ve amacını fark edememek büyük bedbahtlık. Ama bu
bile tersinden anlamlıdır. Anlam ve amacı fark
edemeyenler olmasaydı, bunu fark etmenin ayrıcalığı bu
kadar açık ve net bir biçimde görülemezdi. Fakat hepten
anlamsız olan, hatta anlamsız-ötesi olan tavır, hayatın
anlam ve amacına karşı savaş açmaktır.
Behîmî
arzularını tanrı edinenler, kendi hayatlarını anlam ve
amacından yalıtma cinayetinin failidirler. Kendilerine
suç ortakları tedarik etmek için, hayatın anlam ve
amacına karşı anlamsız bir savaş verirler. Güç ve
iktidar alanları ne kadar genişlerse, tahripleri de o
kadar büyük olur.
Hak-batıl
savaşı diye bir savaş varsa -ki var-, bu savaşın bir
diğer adı da anlam-anlamsızlık savaşıdır. Bu savaş
sadece bu ülkede yok, her yerde var. Sadece bugün yok,
her zaman var. Fakat bu ülkenin en büyük şanssızlığı,
hayatın anlam ve amacına karşı açılan savaşın "devlet"
kisvesi altında verilmesidir. Batılın savaşçıları,
hayatı anlamsızlaştırma savaşını devleti kendilerine
siper yaparak vermektedirler. Bu savaşta kullandıkları
araçların üzerine "resmi hizmete mahsustur" yazarak,
anlamsızlığa bir tür dokunulmazlık kazandırmakta,
anlamsızlığı şeytan taşlar gibi taşlayanları da suçluluk
ve illegallik psikozuna itmektedirler.
Bunun birkaç
kötü sonucu ortaya çıkmaktadır. Birincisi, anlamsızlık
ve amaçsızlık kendisine sahte bir meşruiyet peyda
etmektedir. Hayatın her alanındaki yozlaşma ve kokuşmada
bu sahte meşruiyetin payı büyüktür. İkincisi,
anlamsızlığın meşrulaştığı bir yerde anlam da ister
istemez gayr-ı meşru, hiç değilse aykırılık ve standart
dışı sayılmaktadır. Zira, anlamsızlığın standart haline
geldiği bir yerde anlamın standart dışılığı kaçınılmaz
bir sonuçtur. Üçüncüsü, anlamsızlık ve amaçsızlık "her
tür siyasi himayeye mazhardır" muamelesi görmektedir.
Hayatı anlam
ve amacından etmek için savaşan bir mütegallibe
sınıfının peçesinde kıvranan bu ülkenin geleceği tehdit
altında. Bu tehdidi önleme işini yalnız siyaset ve
siyasetçilere bırakmak olacak şey değil. Çünkü tahribat
yalnızca siyasi alanla sınırlı değil. Tahribatın
odağında insan unsuru var ve tüm onarım, ihya ve yeniden
inşa çabaları, insan unsurunu esas alan bir yapıda
olmalı.
Hayatımıza
anlam ve amaç katan değerler sistemi, her tür bireysel
ve toplumsal tahribatı ve tahrifatı önleyecek imkanları
bünyesinde barındırıyor. Bizimle bu değerler sistemi
arasındaki ilişkide yamukluk var. Bizler hazine üzerinde
oturup da açlıktan ölmek üzere olan zavallıları
oynuyoruz. Üzerinde oturduğumuz hazinenin farkına bir
varabilsek, oradaki potansiyeli bir keşfedebilsek, biz
de hayat bulacağız başkalarını da hayata taşıyacağız.
O halde ilk
iş, anlam düşmanlarına karşı anlamın egemenliğinde bir
hayatı yeniden inşa etmektir. Bunun ilk adımı da
tasavvurun inşasından geçiyor. Tasavvur hayatımızı
üzerine bina ettiğimiz kavramların ilk anlamlarına
kavuştuğu yer, yani muhakemenin ana rahmi. Biz
kavramlarla yaşıyor, kavramlarla ölüyoruz. Kavramlarla
savaşıyor, kavramlarla barışıyoruz. Kavramlarla
inanıyor, onlarla inkar ediyoruz. Onların içini kimin
doldurduğu önemli. Birinin tasavvurunu kim inşa etmişse,
onun "Rabbi" odur.
Anlamın
anlamsızlığa karşı zaferi, ancak tasavvuru "âlemlerin
Rabbi" tarafından inşa edilmiş insanlar eliyle
gerçekleşir. Allah'ın insana tenezzülünün bir ifadesi
olan vahiy, işte bu nedenle ilahi bir inşa projesidir.
Muhatabının aklını, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak
için inmiştir. Vahiy insanı içinden aydınlatır. İçinden
aydınlanamayan hiç kimse, dışını aydınlatamaz.
*Yeni
Şafak 10.06.2005 |
|
Güz ekini *
"Nuh
Rabbine şöyle yalvardı: Rabbim ben bittim, yardımıma sen
yet!
Bunun üzerine biz de göğün kapılarını ardına kadar açıp
(denizi) boca ettik!" (54:10-11)
İnsan ne ki? İnsan biter. Gerçekten bitmek ve "Bittim"
demek kusur değil, bilakis meziyet. Bir hak ediş.
"Bittim" demeyi hak edecek kadar koşan, soluğu tükenene
kadar durmayan, varını yoğunu ortaya koyup "İşte, hepsi
bu!" diyen kaç fani var şu dar-ı dünyada? Peygamberler
onların başında geliyor. Hz. Nuh da onlardan biri.
Allah'ın bu yüce nebisi bitmiş belli ki.
Onun davet süresi konusunda Kur'an istisnai bir üslup
sergiliyor. Bu sadece ona has bir durum. Kur'an tam
ifadesiyle "Elli eksiğiyle bin yıl" diyor. Bendeniz bu
"elli eksiğiyle bin yıl" ibaresinin, nümerik anlamıyla
sınırlı olmadığını düşünenlerdenim. Zira Kur'an başka
yerlerde de kullanır "bin yıl" ifadesini. Mesela
Yahudileşen İsrailoğulları'nın dünyada yaşama tutkusunu
anlatırken "İster ki bin yıl yaşasın" der. Elbet bu bir
mecaz. "Bin yıl yaşamak" dilimizde de kullanılır. "Elli
eksiğiyle bin yıl" ibaresi bu çerçevede düşünüldüğünde,
"Çok küçük bir bölümü hariç, bir insanın tasavvur
edebileceği en uzun ömrün hemen tamamını davet yolunda
harcadı" gibi bir açılıma tekabül eder.
İşte böyle. Bir ömrü iman yoluna adamak ve en sonunda
"Bittim ya Rabbi!" demek.
Bu
kıssanın muhatabına yaptığı çağrı açık: "Kendi çağının
Nuh'u ol! Eğer buna adaysan, bitene kadar koş! Bittiğin
yerde 'bittim' de!.."
Denizde gemi yapmak neyse ne de, karada gemi yapmak zor
zenaat. Herkes bir tarafından kılçık atar. Dalga
geçenler, dudak bükenler, bıyık altından alaycı
tebessümleriyle kendilerini tatmin edenler, haline
bakmayıp acıyanlar, üşütük hareketi yapanlar… Hangi
birine laf yetiştireceksin? Hz. Nuh etrafın alaycı
bakışlarına işte bu yüzden maruz kalmıştı.
"Rasyonel" olmayan hizmetlerin altına girmek, bir tür
karada gemi yapmaya talip olmaktır. Herkes kuruşuna
kadar hesaplı davranırken "hasbi" davranmak, karada gemi
yapmaktır. Herkes dalgasına bakarken, dalgalarda
batanların imdadına yetişmek için nöbet tutmak, karada
gemi yapmaktır. Çivisi çıkmış, ipten kazıktan halas
olmuş ihtiyar dünyanın çivisini çakmak, ipe kazığa
bağlamak için uykusunu yitirmek, karada gemi yapmaktır.
40'tan bir çıkınca 39 kalır diyenlere inat, "iman
matematiğine" dayanarak, 40'tan bir çıkınca 400 kalır
diye inanmak, karada gemi yapmaktır. "Kıl beşini, gör
işini, al maaşını" fiyakasına tav olmayıp, "kul olmak
kesmez, dost olmak lazım" diyerek insan yükü yüklenmek,
karada gemi yapmaktır.
Böyle bir gemi görürseniz, koşun, bir çivi de siz çakın
bu gemiye. Sizin de bir katkınız bulunsun. Bakarsınız
lazım olur. Kenan'ınızı gemiye çağıracak yüzünüz olur.
Olsun, o gelmeyip boğulmayı tercih edebilir. Ama siz
yine de tedarikli olun.
Neden mi?
Nedeni belli: Tuğyan olan yerde tufan olur. Buna inanın.
Yasa bu. Hep böyle olmuş, bundan sonra da böyle olacak.
Sonra bu bir "kara haber" değil. Öyleyse bile bu, tuğyan
sahipleri için felakettir. "Bittim" diyecek kadar
koşanların tufandan korkmalarına gerek yok. Çünkü tufan,
onlar için felaket değil, nimettir.
Karada gemi yapanlara, "İyi de, hani bunun denizi?"
diyenler çıkar. Onlara söyleyecek söz belli: "Sen gemini
yap, vakti geldiğinde deniz ayağına gelir". Öyle ya,
"Rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur" diyen
şairin dediği de bu değil miydi? "Bunun üzerine Biz de
göğün kapılarını ardına kadar açıp (denizi) boca ettik"
diyen ayet işte bunun ifadesi. Göklerin kapılarını kimin
tuttuğunu bilen, kime dua ettiğini de biliyor demektir.
"Ben bittim, sen yet ya Rabbi!" diyen, karada yaptığı
gemisini tamamlamışsa, denizi hak ediyor demektir.
"Bu millet size dinin ölüsünü öptürmez" diye yazmış,
öyle çıkmıştım yola. Orta Anadolu'nun bu şirin ilinin
kapalı spor salonunu zemin de dahil hınca hınç dolduran
o İmam-Hatib neslini ve onlara gönül veren halkı
görünce, buna bir kez daha kani oldum.
"Şubat soğuğu" yalancı bahara kanıp erken çiçek açan
ağaçlara zarar vermiş olabilir. Fakat "güz ekini"
soğuktan zarar görmez. Karların üzerinde uğuldayan
rüzgarların ayazı ilikleri dondursa da, güz ekini karın
altında büyümeyi sürdürür. Herkes "dondu, öldü, bitti"
derken, kış bitip karlar kalktığında, "güz ekini"
canlılığı ve tazeliği temsil eden göz alıcı görkemli
yeşilliğiyle arz-ı endam eder.
Bu
satırları bana salonlar ve kalabalıklar değil, kadın ve
erkek yiğitlerin şahit olduğum aşk ve sancıları
yazdırdı. Vitrinlere bakmadım, bakmam da. Mahut süreçte
görüldüğü gibi, bir taşlık canı var onların. Baktığım
yer gözler ve onların açıldığı gönüllerdi. Oralara,
oralardan baktım ve gördüm ki, "Bir âh ile bu âlemi
vîran ederim ben" diyen yiğitler hâlâ yaşıyor.
Bir de şunu gördüm: Yatanlar umutsuz, koşanlar
umutluydu.
*Yeni
Şafak Gazetesi'nden alınmıştır...
|
|
Sen gemini yap, deniz ayağına gelir!
"Zamanı kokutanlar mürteci diyor
bana
Yükseldik sanıyorlar alçaldıkça tabana"
Böyle diyordu Büyük Şair Necip Fazıl Kısakürek. Ülkeyi
kokutanlar, milletin iplemediği illegal anayasalarda,
vehim eseri tehditler üretiyorlar. Bu tehditler arasında
İslam'ın kod adı haline getirdikleri "irtica" da var.
"İrtica", insanlığın değişmez ve ebedi değerlerinin öbür
adı olan İslam'a atılmış çirkin bir çamur. Bu çamur, onu
Allah'ın dinine atanların iç dünyasını gösteriyor.
İrtica'ın anlamı "geriye gitmek, gericilik". Kur'an'da
irtica'ın adı "cahiliyye"dir. Cahiliyye'yi, "kendini
bilmezlik çağı" anlamına kullanır Kur'an. Çünkü Kur'an
vahyi öncesinde ayyuka çıkan ahlaksızlığın temelinde
insanın kendini bilmezliği, haddini aşması, kendine
yabancılaşması yatıyordu. Haddini bilmeyenin yapmayacağı
ahlaksızlık, çiğnemeyeceği sınır, irtikap etmeyeceği
müptezellik, devirmeyeceği çam yoktur. Kendini bilmeyen,
Rabbini de bilmez. Rabbini bilmeyen, ya güçsüzdür, ya
güçlü. Güçsüzse kula kul olur, güçlüyse kulları kendine
kul eder. Her iki halde de nefsine kul, keyfine esirdir.
Cahiliyye'nin en dikkat çekici tavrı, İslam'ın haram
kıldığı ne kadar müptezellik varsa hepsini iştiyakla
icra etmesiydi. Putperestlik, haram yeme, faiz, içki,
kumar, zina… Bunlar arasında kız çocuklarını diri diri
toprağa gömmek de vardı.
Bugünün "cahiliyye"si, kız-erkek genç nesillerin
bedenini değil, ruhunu gömüyor. Bu milletin ahlaki
değerlerinin tümünün kaynağı olan İslam'ın adını
"irtica" koyanlar, bu ülkenin geleceğini
kundaklayanların ta kendileridir. Dünün "cahiliyye"sini
onlar temsil ediyorlar. Yani Kur'an'a göre asıl irtica,
onların kafalarında, kalplerinde, hayatlarındadır.
"Gençlik nereye?" yazıma bir çok mesaj aldım. Bunlar
arasında, bağrı yanık ebeveynlerin, ne yapacağını
şaşırmış öğretmenlerin mesajları, hayli yekun tutuyor.
Ama çoğunluğunu bizzat gençlerin mesajı oluşturuyor.
Bunun anlamı şu: Gençler, "gençlikten" şikayet
ediyorlar.
Bu
mesajlar arasında biri var ki, o bir "müdürün" mesajı.
Fildişi kuleden değil, sahanın tam ortasından geliyor bu
mesaj. Buyurun, okuyun:
"…
Ben bir öğretmen ve okul müdürü olarak çocuklar ve
gençlerle çok iç içeyim. Gidişat beni korkutuyor, zaman
zaman hasta ediyor.
-"Gece vakti yolunu kesip para isteyen, vermeyince de
dövmeye kalkışanlara karşı kendini korumak için bıçak
çeken bir genç, saldırganların birini öldürdü, birini
yaraladı."
-"On yedi yaşında bir genç, altı yaşındaki bir çocuğa
tecavüz etti."
-"Bir ilköğretim okulunda, beşinci sınıf öğretmeni,
kendi öğrencilerine ağır cinsel tacizde bulundu."
-"Küçük bir çocuk, pompalı bir tüfekle oynarken
arkadaşını öldürdü."
-"Bir lise öğrencisi intihar etti."
Bunlar, son iki hafta içinde benim duyduğum haberlerden
sadece birkaçı. Ben bunları birileriyle konuştukça,
muhataplarım listeye yenilerini ekliyorlar. Hatta bir
kısmı, "Bunlar da bir şey mi, senin dünyadan haberin
yok" diyor. Ve arkasından havsalamın almadığı çeşit
çeşit suç ve suçlulardan bahsediyorlar. Baba-kız, erkek
ve kızkardeş arası cinsel sapıklıklar mı dersiniz;
alacak-verecek için, miras için, arsa için kanlı bıçaklı
olan kardeşler mi dersiniz? Olayların ardı arkası
kesilmiyor. ..nın bazı yerleri balici ve tinercilerin
mekanı olmuş. Bazı yerlerden belli saatlerden sonra
geçmek çok tehlikeli hale gelmiş. ..Yine geçen gün, bir
ilköğretim okulu öğrencisi, başka bir okulun bayan
öğretmenine elindeki bıçağı gururla gösterip, bunun
herkeste olması gerektiğini söylemiş. Kız-erkek
flörtleri 2 ve 3. sınıflara kadar düşmüş durumda.
..Dokuz on yaşındaki çocuklar kendi aralarında çeteler
kuruyor, yol kesip haraç alıyor, vermeyenleri dövüyor,
kimseye söylemesinler diye tehdit ediyor, hatta gözdağı
vermek için işkence ediyorlar. Uyuşturucu kullanma yaşı
sürekli düşüyor. Cezaevlerindeki çocuk koğuşlarının
sayıları hızla artıyor. Liselerin önünde her gün
polisler beklemek zorunda kalıyor. Öbür taraftan
'internet kafe'lerin sayısı artık bulunduğum ilde dahi
yüzlerle (beş yüze yakın) ifade ediliyor. (Daha bir yıl
önce 60-70'ten bahsediyorduk.) Belki istisnaları var ama
bunların büyük çoğunluğu suç yuvası. Çocukların ve
gençlerin beden ve ruh sağlığını alt üst edecek her şey,
bilgisayarların iki "tık"ının ucunda. Piyasada korsan CD
satanlardan açıkça, en kaba kelimelerle, "bilmem ne
filmi var mı?" diye sorulduğunu kulaklarımla duydum.
..İçiniz karardı değil mi?"
İçimiz kararmadı, kararmaz da. Bu ülkede iki dünya var
artık: Biri resmi ideolojinin hedeflediği ve yukarıdaki
mesajda resmi görülen malum 'derin devletin' sentetik
dünyası. Diğeri de bu dünyadan mümkün olduğunca uzak
duranların oluşturduğu 'derin milletin' sahici ve
alternatif dünyası.
Bu
ikincisi, bir tür çağdaş Ashab-ı Kehf modeli. Saraylarda
kula kul olmaya, mağarada Allah'a kul olmayı tercih eden
Ashab-ı Kehf'in. Küçük ama emin, mütevazı ama huzurlu.
Onlar karada gemi yapmayı sürdürüyorlar. Biliyorlar ki
tuğyan olan yerde mutlaka tufan olur. Dalga geçen, hor
görenlere aldırmıyorlar. Karada gemi yapan yiğitlere
"Gemi yapıyorsun ama deniz nerde?" diyenlere, yeri ve
göğü, yerin ve göğün sahibini gösteriyorlar.
Unutmayın ki, tuğyanı boğan tufan, karada gemi yapan
yiğitlerin ayağına gelen denizden başka bir şey değildi.
|
| | |