( Cevap;üç
arabaşlıktır, birleştirilerek eklenmiştir..)
İslami İlimlerin ve
hassaten bu ilimlerin usullerinin yenilenmesi bahsi,
ağacın kesilip sözün tükeneceği bir bahis değildir. Bu
konuda konuşmak zordur. Bu zorluk üç husustan
kaynaklanmaktadır:
1. Bizatihi meselenin kendisinden:
Zira İslami ilimler hakkında konuşmak,
12-13 asırlık geçmişi olan
kadim bir gelenek ve dev bir müktesebat hakkında
konuşmaktır. Hele bu ilim İslam medeniyetine “Fıkıh
Medeniyeti” olarak damgasını vuran “fıkıh
ilmi” ise, iş daha da zorlaşır. Çünkü bu alanda
üretilmiş edebiyatın sadece sayım dökümü bile altından
kalkılması güç bir iştir.
2. Meseleyi ele alması beklenen âlimlerimizden:
Bu konuda sadece bilgi ve birikim sahibi olmak yetmez,
bunun yanında sentez ve analiz yapabilen dengeli,
kuşatıcı, müttaki,
mütecessis ve müteharrik bir akıl ve
akliyyete de şiddetle
ihtiyaç vardır. Bu da yetmez, üçüncü olarak mevcut
bilgi, birikim ve akliyyeti
“kınayıcının kınamasından korkmadan” sergileyecek bir
alim cesaret ve celadetine
sahip olmalıdır.
3. Âlimlerine sahip çıkmayan Müslüman kamuoyundan:
Belki meselenin en mühim ayağı budur. Çünkü dinden
uzaklaşan kesimler “hepsinin canı cehenneme” der, dindar
kesimler de bağnazlık yapıp “babalarımızdan duymadığımız
şeyleri söyleyen herkesin canı cehenneme” derse, kimse
değil yüreğini, elini, hatta parmağını dahi taşın altına
koymaz. Bu işe ehil olanlar bile, “Hoşafın
yağı kesildi!” diye ortalığı velveleye verip
kazan kaldırmak için bahane kollayanların şerrinden yaka
silkip, “Hoşafınızın
yağı bol olsun çelebiler” diye beddua ederek
kûşe-i uzlete çekilirler.
“Selamet der kenarest”
evradını virdi zeban eyleyerek hüzzam makamında susar.
Ve sonuç: Cahil
dindarân takımı sizi
iskelenin çürük tahtaları hakkında dahi “Söyletmen,
urun!” mantığıyla konuşturmaz, bir de bakarsınız ki,
ortada iskelenin değil tahtası, babası da kendisi de
kalmamış. Vay benim köse sakalım!
Meğer iskelenin çürük
tahtalarını değiştirmeye kalkanların başına dünyayı
zindan eden tulumbacı takımı, iskelenin babaları sökülüp
iskele tümden yok edilirken sırra kadem basmışlar imiş.
Bir rivayete göre, İslami ilimlerin iskelesi nadanlar
tarafından kökünden hoyratça sökülürken bizim tulumbacı
takımı yangın zannettikleri ışıkları söndürmekle meşgul
imişler. Bir başka rivayete göre, “İslami
ilimler iskelesinin eskiyen, kırılan, çürüyen
tahtalarını değiştirelim” diyen âlimlerine
sopa çekmek için dillerini ve elerini öyle
çalıştırmışlar ki, iskeleyi kökünden sökenleri
gördükleri halde ağızlarını açacak mecalleri kalmamış.
Şimdi durum budur ey ilim
talibi! “Tefakkuh
olmasa da olur, bize ilmihal yeter” diyenler
aldandılar. Şimdi elimizde ne fıkıh ilmi kaldı, ne
ilmihal kaldı, ne de fıkhını merak eden ahali. “Namazlı
niyazlı şeriat düşmanları” ucubesini nasıl peydahladık
sanıyorsun?
Tefakkuha dayalı bir fıkıh imkânına dair (2)
Başlığa çıkardığımız
tefakkuh kelimesi Kur’anî bir
kavramdır. Tevbe suresinin
122. ayeti, civardaki müminlerin Medine’ye cumhur cemaat
gelmemelerini, “dinde
derin anlayış ve bilgi sahibi olmak için” her
kesimden bir gurubun gelmesini ister. “Dinde derin
anlayış kazanmak” anlamındaki
tefakkuh’un,
bir farz-ı kifaye olduğu
anlaşılmış olur.
Büyük bir müfessirimiz, bu
ayetteki
tefakkuh’u
“dinde fıkıh tahsil etseler” diye çevirebilmiştir. Bu
elbette yanlıştır. Çünkü “fıkıh” terimi bugünkü
formel ve “vad’i”
anlamını, Kur’an’ın nüzulünden yüzyıllar sonra (3. hicri
yüzyılda) kazanmıştır.
2. yüzyılda başta
akaid ve tasavvuf olmak
üzere, tüm dini ilimler “fıkıh” olarak adlandırılıyordu.
İmam Azam Ebu Hanife’ye
(öl. 155 h.)
nisbet edilen
akaid kitabının adının “el-Fıkhu’l-Ekber”
olması tesadüf değil. O dönemde tasavvuf ve ahlaka da “fıkh-ı
vicdani” adı veriliyordu.
Kur’an
tefakkuhu (idraku’ş-şey’
ve’l-‘ilmu
bihi: Bir şeyi derinliğine
kavramak ve onun hakkında tam bir bilgiye sahip olmak)
emretmişti. Bu her âlim için bir sorumluluktu. Öncekiler
–Allah onlardan razı olsun- bu sorumluluğu yerine
getirdiler. Aynı sorumluluk sonrakiler için de
geçerliydi. Fakat onlar, öncekilerin sorumluluklarını
yerine getirmek için ürettiklerini aynen taşımakla
yetindiler. Bunun kendilerini
tefakkuh sorumluluğundan kurtaracağını sandılar.
Oysaki Kur’an’ın tefakkuh,
tezekkür, tedebbür,
taakkul ve tefekkür emirleri
öncekiler için de sonrakiler için de aynı derecede
geçerliydi.
Efendimiz, kendi çıkardığı
hükümleri bile formalizme kurban etmedi. “Çocuk
kimin yatağına doğmuşsa ona aittir, zina edenin
iddiasına itibar olunmaz” genel hükmünü o
vermişti. Fakat bu hükme rağmen
Sevde annemizden kardeşine namahrem gibi
davranmasını istedi. Zira kardeşi sayılan erkek, babası
Zem’a’dan daha çok çocuğun
babası olduğunu iddia eden Utbe’ye
benziyordu. (Buhari, Hudut,
23, Ahkam 29;
Ebu
davud, Talak 34).
Efendimiz’in
tefakkuhuna işte harika bir örnek: Cabir’in
nakline göre bir sefer sırasında bir zat kafasından
yaralanır. İhtilam olur ve yanındakilere kendi
durumundaki birinin teyemmüm etmesine ruhsat olup
olmadığını sorar. Onlar “Sen suya ulaşabiliyorsun”
diyerek cevaz vermezler. Bunun üzerine gusleder ve
ardından vefat eder. Bu olay dönüşte Rasulullah’a
aktarılır. Allah Rasulü’nün tepkisi çok şiddetli olur.
Aynen şöyle:
“Yıkılıp
ölesiceler! Onu göz göre
göre katlettiler. Hadi
bilmiyorlardı diyelim, o zaman sorsaydılar ya!”
(Ebu
davud, Tahare,
1:197, 1/93 ve
İbn
Mace)
Sahabeden Hz. Ali, Hz.
Aişe,
İbn Mes’ud,
İbn Abbas, Hz. Ömer, Hz.
Ebubekir, Hz. Selman gibi
seçkin sahabiler
tefakkuh sahibi idiler. Hz.
Ömer’i tanıyanlar “Dinde ondan daha fakihini görmedik”
derlerdi (İbn
Hacer,
el-Isabe,
5/523). Kur’an izin verdiği halde ‘tefakkuh’
sonucu müellefe-i
kulub’a
zekat payını kaldırdı, Irak ve Suriye’nin savaşla
ele geçen ekilebilir arazilerini (savafi)
askere dağıtmak yerine sahiplerine yarıya verdi,
Ehl-i
Kitab kadınlarıyla evlenmeyi yasakladı. Bütün
bunları o Kur’an’ın emirlerinin maksadını okuyarak
yaptı.
Ebu
Seleme Hz. Aişe’yi
tanıtırken “efkah
fi’r-re’y:
kişisel görüş
açısından en derin anlayış sahibiydi” der (İbn
Sa’d,.
Tabakat, 2/368).
Aynı kaynakta Ubeydullah b.
Utbe,
ibn Abbas farkını anlatırken “Görüşlerinde ondan
daha derin anlayışlısını (efkah)
görmedim” der.
İmamlar da “tefakkuh”
çizgisini izlediler. Bunların başında gelen
Ebu Hanife’nin “Onlar
adamsa biz de adamız” sözü o zaman da çok
gürültü koparmıştı. Rivayet alma hususunda sahabe
arasından seçim yaparken “şu fakihti, şu değildi” diye
ayrıma gitmesi az şey midir? İmam Malik hadisle iştigal
eden iki yeğenini şöyle uyarıyordu: “Rivayeti
azaltıp rivayet ettiklerinizin hikmeti üzerinde düşünün
(fıkhedin)”
demişti (el-Bağdadi,
Nasiha, s. 37) Zamanın halifesi
Ebu Cafer, Malik’in
Muvatta’ını “resmi ilmihal”
yapmayı teklif edince, Malik buna şiddetle karşı
çıkmıştı. Aynı imam “fıkhi
hükümlerin” yazılmasını hoş karşılamaz, “Peki, ne
yapalım?” diyene, “aklınızda tutar iyice anlarsınız,
bunun sonucunda kalpleriniz aydınlanır. Ondan sonra
yazıya ihtiyaç kalmaz.” (Şatıbi,
el-Muvafakat, 4/51) Onun sıkıntı duyduğu
şey taklitçilikti.
Fakat bu hassasiyet 5.
yüzyıldan sonra yavaş yavaş
kayboldu. Tefakkuh, yerini
fıkıh tahsiline bıraktı. Hatta
Buhari Şarihi Ayni
diyordu ki: “Peygamber
hakikatleri açıklamak için değil,
ahkamı bildirmek için gönderildi.”
Bunun istisnaları da yok
değildi. Mesela İbn
Hazm,
Taberi, İzz b.
Abdisselam,
Şihabuddin
karafi,
ve hassaten Ebu İshak
Şatıbi
tefakkuh ve tahkik ehlinin çizgisini sürdürdüler.
Şah Veliyullah Dihlevi ve
Şevkani’yi de bu zincire
eklemek gerek.
Fakat kalın çizgi son bin
yılda mukallit çizgi oldu. Muhakkik çizgiyi bastırdı,
hatta yok etti. Meydan mukallit çizgiye kalmış, hiçbir
rakip kalmamıştı. Alimin
“içtihat yapması” yükseliş çağlarımızda iftihar ve
rahmet iken, çöküş çağlarımızda içtihat yapmak irtikap
ve melanet haline gelmişti. Hatta bu suçlamayla
alimlerin canına kıyıldı.
Sayda kadısı
Zeynuddin b. Ali bunun tipik
bir örneğidir. Yakın tarihimizde bu “cürme”
teşebbüs ettiği varsayılanlar sallandırılmadılar. Fakat
insaf ve vicdandan mahrum softa takımı tarafından manevi
lince tabi tutuldular. Şimdi
herkes kendisinin müctehidi.
Dün buz dağıydı, eridi. Şimdi de çamurdan geç
geçebilirsen.
Sen ey ilim
talibesi! Taklide dayalı
talim ve tedristen dert yanıyorsun. Yerden göğe
haklısın. Hastalığını bilmeyen netsin şifayı? Belki
ümmetin makus talihini, senin
gibi hastalığı yıllarını harcama pahasına fark eden genç
ilim yolcuları yenecektir.
Sıra,
tefakkuha dayalı alternatif bir fıkıh ve fıkıh
usulü okuma listesine geldi.
Tefakkuha dayalı bir fıkıh imkânına dair (3)
Sonda söyleyeceğimi başta
söyleyeyim: Fıkıhsızlık, hukuksuzluktur. Bu milleti
hukuksuz bırakanlar utansın. Fakat utanması gerekenler
sadece İslam’a top yekûn karşı olanlar değil. Bir de
İslam’ın ahmak dostları var. İskelenin çürük tahtalarını
değiştirmeye teşebbüs edenlere “vurun kahpeye”
naralarıyla saldırıp da, iş iskeleyi tümden sökenlere
gelince “yaylalar, yaylalar”ı
mırıldananlar onlar. Allah akıl fikir ihsan eylesin.
İmdi ey ilim
talibesi! Mesajında matlubun
olan “nasihati”, ilk iki yazının satırlarında ve satır
aralarında beyan etmeye gayret ettim. Şimdi sıra geldi,
tefakkuha
ve tahkike dayalı bir fıkıh ve fıkıh usulü için
alternatif bir okuma listesine.
Bu alanda
er-Risale, el-Mustasfa, el-Menar,
et-Tavzih gibi klasikler zaten biliniyor.
Onlara değinmeden, ihmal edilen
tefakkuh ve tahkik ürünü eserlere girmek
istiyorum.
Bu fakire göre, nakil ve
taklide değil de tefakkuh ve
tahkike dayalı bir fıkıh ve fıkıh usulü için okunması
gerekli isimler, eserleri ve hususiyetleri kısaca şöyle:
İbn
Hazm mutlaka
okunmalıdır. Öncelikle onun
el-İhkam
fi Usuli’l-Ahkam’ı
fıkıh usulüne getirilen alternatif bir soluktur.
Günümüzden 1000 küsur yıl önce bir âlimimiz çıkıp, “önce
kavramlar ve onların tanımı” demiş, bu konuda bir sistem
geliştirmiş. Bu göz kamaştırıcı bir katkıdır.
Fıkıh Usulünde asıl
bombayı yine Endülüs semasının parlak yıldızlarından
Ebu
İshak eş-Şatıbi
(öl. 1388) patlatmıştır: Bir
cildini kitabı alanında rakipsiz kılan
Makasıdu’ş-Şeria
bahsine ayırdığı muhalled
usul kitabı
el-Muvafakat fi Usuli’l-Ahkam.
Kelimenin tam anlamıyla
“fıkıh usulünün müceddidi”
olan Şatıbi’nin bu dev
eseri, yazıldıktan sonraki dört yüz yıl tam bir nisyana
mahkûm edilmiştir. Eseri, yüzyıllar sonra keşfedenlerden
biri olan Kazanlı alim
Musa
Carullah’ın
şu sözü bu eseri tanıtmaya yeter: “En
dürüst manasıyla usul-i fıkıh olabilecek bir kitap
İslami edebiyat arasında var ise, o yalnızca el-Muvafakat’tır.”
Eğer zaman kalırsa, el-Muvafakat’ı
müzakere ettikten sonra, alternatif usul-i fıkıh
okumaları daha da pekişsin için ikinci dereceden
tavsiyem
İbn
Kayyım’ın
İ’lamu’l-Muvakkı’în’idir.
Ama mutlaka okunmalı
dediğim üç eser daha var.
Birincisi, kelimenin tam
anlamıyla celadet ve şecaat sahibi bir
alim olan
İzz
b. Abdüsselam’ın
(öl. 1261)
el-İmam fi Beyani
Edilleti’l-Ahkam
adlı eseri. İnsan bu eseri okumadan İslam fıkhında ve
fıkıh usulünde alternatif açılımların her zaman ve
mekanda mümkün olduğu
gerçeğini anlayamaz. Aynı zamanda ilim tarihimizin
köşede kıyıda kalmış ne cins kafalar yetiştirdiğini
de... Bu esere
Şihabuddin
Karafi’nin
el-İhkam
ve
el-Furuk
adlı iki eserini de ilave etmeliyim.
Bunlar daha çok İslam
fıkıh usulüne dair teorik yönü ağır basan eserler. Bunun
pratiğe en güzel yansımalarını ilerleyen yüzyıllarda
görüyoruz. Gün batımının alacakaranlığında ufukta
parıp
parıl parıldayan bir yıldız gibi duran isimler
bunlar.
Bunların başında
Şah
Veliyullah Dihlevi
geliyor. Onun muhalled eseri
Huccetullahi’l-Baliğa,
“hikmetsiz hüküm olmaz” düsturundan yola çıkarak
ibadetlerin hikmetlerini bir bir
faltaşı gibi açılan
gözlerimizin önüne sererek aklımızın secde ettiriyor.
Üstadın varlığı, Kur’an’ın tefakkuh
adını verdiği “derin düşünme ve kavrama yeteneğinin”
insanı ilimde nasıl bir “rüsuh”
sahibi kıldığını isbat
ediyor.
Bu meydanda,
Dihlevi’ye yakın zamanların
bir başka yıldızı daha semamızda parlıyor:
Şevkani ve onun usul-i fıkha dair
eseri
İrşadu’l-Fuhul.
Okunmalı derim.
Bu çizgiyi günümüzde
sürdüren tefakkuh ve tahkik
ehli cins âlimlerimiz az ama yok değil. Onları arayıp
bulma işini de siz üstlenin. Zira hâlâ şu dar-ı
dünyadaki sınavını tamamlamamış olan
alimlerimiz hakkında hüküm vermek, göçüp
gitmişlerden çok daha zor.
Ama bendeniz, usul-i
fıkıhta istenirse çok farklı ve çok orijinal açılımların
mümkün olabileceğine dair çağdaş bir örneği vermekte
mahzur görmem: Ehl-i tahkik
arasında büyük gürültü kopartan
el-Kitab
ve’l-Kur’an
müellifi Dr. Ahmed
Şahrur’un
Nahve Usulin
Cedidetin
li’l-Fıkhi’l-İslami/
Fıkhu’l-Mer’e
adlı eseri (el-Ahali li’t-Tıba’a
ve’n-Neşr,
Dımeşk-2000;
ahali@cyberia.net.lb).
Açık söyleyeyim: Bu
müellifin bu eserde vardığı sonuçların haylice bir
kısmına katılmıyorum. Bazılarını çok
eksantrik ve uçuk buluyorum. Bu yaklaşımım el-Kitab
için de geçerli. Peki, neden tavsiye ediyorum? Benim
usulüm budur: Eğer biri pirinci taştan, karpuzu
kabuktan, elmayı kurdundan seçip ayıracak bir mümeyyiz
akla sahip değilse, ona Şafii’nin er-Risale’sini bile
tavsiye etmem.
Böyle birinin ilimle
iştigali yanlıştır, kendine bir iş bulmalıdır. Fakat
mümeyyiz bir akla sahipse, zaten Allah’ın kitabı dışında
hiçbir kitabın kusursuz olmadığını bilir ve seçip
ayırır. Bir de, günümüzün uyuşan kafalarına “şok tedavi”
iyi gelir diye düşünüyorum.
Yoksa atı alan Üsküdar’ı
geçti, biz hâlâ “Üsküdar’a gider iken”
katib efendinin bulduğu
mendilin işlemesini tartışıyoruz.
İslam fıkıh usulünün ve
fıkhının medar-ı iftiharı olmaya aday tüm ilim
taliblerinin yolu açık,
bahtı açık, zihni açık, alnı açık, yüzü ak olsun.