HAYATA IŞIK TUTAN MESAJLAR

anasayfa- aydınlık rehber-dini sorular- tavsiyeler - aile -önerdiğimiz linkler - sohbetler

 

SUFFE

www.suffe.net

Hayata ışık tutan mesajlar
 
Mezhebin içinden mi, dışından mı konuşmalı? (1) *
Mustafa İSLAMOĞLU

Bu haftaki yazılarımı, bir ilim talibesinin bir süre beklettiğim usul sorusuna ayıracağım. Usul sorularını önemsiyorum. Usulü konuşmak, bir bakıma “asılı” konuşmaktır. “Ne asıl”dan türetilen “nasıl” sorusu, aynı etimolojiden neşet ettiği için hem asla hem usule mütealliktir. Hepsinden önemlisi “vusulsüzlük, usulsüzlüktendir”.  

“Hocam, Size, Ürdün'den yazan yüksek lisans öğrencisinin mektubundan cesaret alarak görüş ve önerilerinizi almak adına ben de bir mektup yazmak istedim. … İlahiyat Fakültesi'nde fıkıh'tan yüksek lisans yapıyorum, tez dönemindeyim ve aynı zamanda … İl Müftülüğü vaizesiyim.

Tez olarak "Yusuf el-Kardavî'nin çağdaş fıkıh meselelerinde izlediği yöntem" i inceliyorum ve bu şahsın usulüyle ilgili kitapları başta olmak üzere fetva ve görüşlerinde nasıl bir yöntem izlediğini anlamaya çalışıyorum. Konuyu çalışırken bu şahısla ilgilenen ilim adamları ve hocalarımızdan bazılarının Kardavî ile ilgili olarak "mutlak müctehid" tanımı yapmaları, konu üzerinde farklı bir açıdan düşünmemi sağladı ve açıkçası kafam karıştı, içinden çıkamadım.

Fıkıh mirasının ancak mezhep ekolleri içinde neşv-ü nema bulacağını düşünen Erciyes Üniversitesinden lisans tezi danışmanım …, "bir mezhebin içinden konuşmamanın, bir yerden konuşmak olmadığını" söylerdi. bir yerden konuşmayan kimseyi  ise "neye göre" doğrulayabilir yahut yalanlayabiliriz derdi.

Kardavî bir mezhebin içinden konuşmayan ve kendini bir başka mezhebi taklit merciinde görmeyen bir âlim. Bu, modern zamanlarda "yeni hayat"ı anlamak için yeni mezheplerin teşekkül etmesi midir? Yoksa geleneksel mirasımızın yeniden düşünülmesinden ibaret bir "tecdit" anlamı mı taşır?

Bu sorular ilmî olduğu kadar meslekî anlamda da zihnimi meşgul etmekte. Diyanet İşleri Başkanlığı sadece tek bir mezhebi esas alarak fetva vermiyor. Birden fazla mezhep arasında tercihlerde bulunuyor. Kimi meseleler hakkında ise bir fikir beyan etmiyor. Bizler vaiz ve vaizeler olarak hayatın ve müslümanların direk içindeyiz ve cemaatle muhatabız ve gelen fetvalara cevap vermekle mükellefiz. Taklit merciinde olan bu kimselere çoğunlukla Hanefi mezhebi içinden cevaplar veriyoruz ancak bazı modern problemlere nasıl ve ne şekilde cevap verileceği usul olarak bir sorun.

Bu usul problemine çözüm olabilir diye fetva usulüyle ilgili tez yapayım derken kafam daha da bir karıştı. Sorunu ne kadar anlatabildim bilemiyorum ama bu konularla ilgili genel bir bakış açısına şiddetle ihtiyaç duymaktayız. Yardımcı olursanız minnet duyacağız ve zaten size bize öğrettikleriniz sebebiyle minnettarız. Rab, ilmiyle amil, ameliyle kâmil eylesin bizleri. Hürmetlerimle.”

Peşinen söyleyeyim ki, sual sahibi ilim talibesi hayatın içinden konuşan bir vaize olmamış olsaydı, şu meseleyi dert edinmezdi, edinemezdi. Modern eğitimin ürünü olan akademik kariyer süreçlerinin bir azizliğidir bu. Bilgi hayattan koptuğu anda, ahlaktan da kopar. Kim bilir, belki de kartezyen ve pozitivist köklere dayalı “modern üniversite”nin amacı budur. Ancak bu efsunun mayıştıramadığı uyanık şuurlar bozabilir bu ahir zaman büyüsünü.

Fıkıh başlangıçta “ilm-i hal” idi. Yani, “halin ilmi” idi. Sonraları “ilm-i kîlukâl” oldu. Fıkhın ilm-i hal olmasının “tefakkuha” dayalı olmasıyla mümkün olduğunu bu köşede dile getirmiştim. Tefakkuh, Allah’ın insana verdiği tefekkür nimetinin “hâle” tekabül eden boyutuydu. Bunun “Mazi”ye tekabül edenini tezekkür, “istikbale” tekabül edenini ise tedebbür idi. Bu üç hal arasında bağ kurma melekesine ise “taakkul” diyorduk.

Okurumuz, Mısır asıllı alim ve müctehid Yusuf Karadavi’nin çağdaş meselelere dair fetvalarında uyguladığı usul üzerinden geldiği noktanın “kafa karışıklığı” olduğunu söylüyor. Aslında bu hiç garip değil. Karışmayan kafa konforunu bozmuyor demektir. Kafa konforunu bozmadan bir bilginin elde edilme, üretilme ve iletilme süreçlerine katılmaya kalkışmak, elini makasa vurmadan berberlik, hamura vurmadan ekmek yapmaya, ıslanmadan yüzmeye benzer.

Elbette bu bir sual değil, meseledir. Şimdilerde “problematik” yerine uydurulan “sorunsal” (Arapların dilinde “işkaliyye”) diyorlar ya, işte o türden. Bu meselenin nirengi noktasını belirlemek için, bizim de sorular sormamız şart.

Mesela şu okurumuzun lisans tezi hocasının “Bir mezhebin içinden konuşmamak, bir yerden konuşmamaktır” iddiası. Bu aforizma, ilk bakışta sorunu çözüyormuş gibi duruyor. Fakat hayatın pertavsızına tutunca, ilk bakıştaki o iddialı duruş yerini bir güvercin ürkekliğine bırakıyor. Sorular sormaya başlayınca, lambada titreyen alev resmen üşüyor.

İyi de, bu durumda mezhep imamlarını bir “yerden” konuşmamakla, yani “yersiz” olmakla suçlamış olmuyor muyuz? İctihad önceki âlimlerin sorumluluğu ise, sonrakilerin de sorumluluğu. Öncekilerin sorumluluklarını yerine getirmiş olmaları, sonrakilerin üzerinden sorumluluğu kaldırır mı? Karadavi Hoca’nın, bütün bir fıkıh geleneğini dışladığını söylemek hakkaniyetli olur mu? Bunu demeye sebep eğer onun dün hiç konuşulmamış, konuşulması da beklenmeyen yeni meseleler hakkında hüküm vermesi ise, bu durumda cevap verilmesi gereken soru şu: Karadavi veya bir başka fakih ne yapmalıydı? Şıklar: a) Ya konuşacaksa mutlaka her hususta tek bir mezhebin içinden konuşmalı, b) Bir mezhebin içinden konuşmuyorsa susmalı, c) Mezhep imamlarının bastığı yerin kontenjanı doldu, oraya ayak basmamalı, d) O yerden onlar konuşursa “yerli”, fakat Karadavi konuşursa “yersiz” sayılmalı.

Görüyorsunuz, bazen bir meseleye cevap sandığınız bir söz, bin soruya ebelik eder.

Mezhebin içinden mi, dışından mı konuşmalı? (2)
25/03/2007

Bir önceki yazımda köşeme taşıdığım ilim talibesinin mesajında yer alan usul sorusu/sorunu/sorunsalı, tez hocasından aktardığı şu pasajda dile geliyordu:

“Fıkıh mirasının ancak mezhep ekolleri içinde neşv-ü nema bulacağını düşünen Erciyes Üniversitesinden lisans tezi danışmanım …, "bir mezhebin içinden konuşmamanın, bir yerden konuşmak olmadığını" söylerdi. bir yerden konuşmayan kimseyi  ise "neye göre" doğrulayabilir yahut yalanlayabiliriz derdi.”

Bu naçiz Kur’an talebesi de, önceki yazımda bu tesbitin açıklarmış gibi yaptığı meseleleri açıklamaktan uzak olduğunu, sorunu çözmediğini, hatta daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini, yazımın sonunda sorduğum sorularla ortaya koymaya çalışmıştım.

Kaldığımız yerden devam edelim ve ilk olarak “fıkıh mirasımız” kavramsallaştırmasını ele alalım. Fıkıh mirasımız, bizim mirasımızdır. Zerresini feda etmeyiz. Yunan Felsefe medeniyetiyde, Roma savaş medeniyeti, İslam ise “fıkıh medeniyeti”. Bürhan ve İrfan bilgi sisteminden farklı olarak Beyan Bilgi Sistemi, İslam’ın ürettiği özgün bilgi sistemidir. Bu sistemin kökü vahiy, gövdesi ameli sünnet, meyvesi fıkıhtır.

Bu ağacı kökünden sökmek, insanlığın değişmez değerlerinin ölür adı olan İslam’ın insanlığın son çevrimindeki tezahürü olan vahyin köküne kibrit suyu dökmekle eş anlamlıdır. Fakat tohumunu el-Vedud olanın ektiği bu “tuba” ağacını daha cins meyveler elde etmek için budamak ve aşılamak işin tabiatı gereğidir. Yoksa ağaç bakımsızlıktan yaşlanır ve meyve vermez olur. Bu durumun sorumlusu da ona bakmakla sorumlu olanlardır.

Bu “tuba” ağacına karşı üç tür yaklaşım vardır:

1. Ağacı kökünden sökmek, o becerilemezse kökünden kesmek. Bunların niyeti bellidir. “Tuba” ağacını söküp yerine “şecere-i melune” ve “şecere-i zakkum”u dikmek. Onlar insanın değil şeytanın dostlarıdır.

2. Ağacı “dokunulmaz” ilan edip tek dalına dahi elletmemek. İçtihad kapısını “cehennem kapısı” olarak lanse edip kendilerini de o kapının zebanisi zannedenler takımı bu kısma girer. İyi niyet ve samimiyetlerinden kimsenin şüphesi yoktur. Kimisi cehaletinden, kimisi hamakatinden, kimisi taassubundan böyle yapar. Elinde makas gördükleri herkese “aman tuba ağacımızı kökünden kesecek diye” hücum edenler bu kesimden çıkar. Bu kesimin iyiliği vardır: Ağacımıza musallat olabilecek dağ keçilerinden ve yabani eşeklerden ağacımızı korumak. Bunun yanında zararı da vardır. Ağacı budamak ve meyvelerini daha da cins hale getirmek isteyen bahçıvanlara da dağ keçisi muamelesi yapmak. Ağacın günümüzdeki hal-i pür melalinin müsebbibi biraz da bu tavrın sahipleridir. Ağaç budanıp gençleştirilerek şimdi ve buradamızda meyve vermeyince, millete ağacın dalında geçmiş mevsimden kalmış ve kuruyup kemikleşmiş kalıntıları işaret edip “Bunu yesenize” demeleri, yemeyeni suçlamaları da cabası. Sonuçta avamın fıkıhsızlaşmasında bu kesim büyük pay sahibidir.

3. Ağacın kökünü ve gövdesini koruyup, her yıl ince budama, her nesil gençleştirme budaması, her asır ise en gelişmiş yöntemlerle aşılamak için sa’y u gayret göstermek. Bu kesimin işi zordur. Risklidir de. Zira bazen bu kesime ehliyetsizler ve kifayetsiz muhterisler de katılır. Ben biliyorum deyip ağaca zarar da verebilir. Ama bu bir risktir ve ağacın sahibi Allah’tır. Nihayetinde o ektiği ağacı korumasını bilir. Bu risk alınmalıdır. Ağacı kocatmak ve meyvesiz bırakmak daha büyük bir risktir. Sonuçları itibarıyla daha vahim ve tehlikelidir. Zira hayata ilahi bir müdahale olan din, hayatın dışına itilmiş olmaktadır. Dinin düşmanlarının dine veremediği zararı, onun ahmak dostlarının vermesi anlamına gelir.

Geleneğe sadakat, o geleneği üreten köklere sadakatle mümkündür. Bir ırmak kaynağına sadakat göstermek istiyorsa denize ulaşmayı hedeflemelidir, geri dönmeyi değil. Zira bu hem imkansızdır, hem de enerji kaybıdır. Ataların ocağına sadakat, o ocaktaki küle sadakat değil, köze sadakattir. Kül, ataların ocağında diye kutsallaşmaz. İşte bizim karıştırdığımız budur.

Madem bu mesele Karadavi örneği üzerinden ele alınıp soruldu, şimdi bunu söyleyen hocamız Karadavi’yi geleneğe sırt dönmekle mi itham etmiş oluyor. Zahiren evet. Peki bu hakkaniyetli mi? Gerçekten durum bu mu? Karadavi, geleneğe sırt dönmekle itham edilebilir mi? Bu iftira olmaz mı? Adil ve mutedil olur mu? Ölmüş alimlerimizi savunacağız diye, kaç yaşayan alimimizi daha diri diri mezara gömmemiz gerekiyor, bilmiyorum.

Ben Karadavi ile bir kez görüştüm ve konuştum. Bu benim “tanışma” tanımıma göre yeterli değil. Onu eserlerinden tanıyorum. Bazı fetvalarını –gayet tabii olarak- isabetsiz buluyorum. Bazı siyasi fetvalarına şiddetle itiraz ediyorum. Kişisel olarak çok da sempatik bulmuyorum. Kısa tanışmamız ardından bende kalan duygusal izlenimim de pek olumlu olmadı. Fakaaaaat

O bir İslam âlimi. Bu ümmetin yetiştirdiği bir değer. Şunun şurasında kaç tane Karadavi’miz var? Burada asıl sormamız gereken soru şu: İyi güzel de, ne diyor Karadavi?

Sahi, ne diyor Karadavi? Onu, içtihatlarına bakarak “fıkıh mirasını” red eden bir redd-i mirasçı gibi görebilir miyiz? Böyle görürsek, hem ona, hem savunduğumuz fıkıh mirasına, hem de kendimize yazık etmiş olmaz mıyız? Onun ümmetin çağdaş meselelerine getirdiği yorum ve izahlarla bir yerden konuşmadığını –zımnen de olsa- söylemek, büyük bir iddiadır. İsbat ister. Ve bu iddiayı yapan kendine güveniyor ki böyle iddialı konuşyuyor. O zamnan ona “Buyurun, siz bulunduğunuz yerden konuşun da çözün ümmetin çözüm bekleyen meselelerini” diyenler haklı sayılmazlar mı?

Karadavi ne diyor?” sorusunun cevabı bir sonraki yazıya kaldı.

Mezhebin içinden mi, dışından mı konuşmalı? (3)
26/03/2007

Eserlerinden, fetvalarından, içtihadlarından ve usule ilişkin konuşma ve TV programlarından aklımda kaldığı ve muttali olduğum kadarıyla Üstad Yusuf el-Karadavi içtihad usulünün koordinatlarını da ele veren şu hususları dile getiriyor:

Dinin sabiteleri vardır, değişkenleri vardır”…

Bu temel bir meseledir. Zaten hangi zaman ve zeminde, kim tarafından yapılmış olursa olsun içtihad diye bir kategorinin varlığını kabul ediyorsanız, bu ilkeyi de kabul ediyorsunuz demektir.   Siz klasik usulde dört asli delilden ikisi olan “icma”yı kolektif ictihad, kıyas’ı da bireysel içtihad olarak düşünebilirsiniz. Alimimiz bu ilkeyi sebepsiz dile getirmiyor. “İslam her an değişen ve gelişen hayatın dışında kalmıştır” diyen garazkârlara cevap sadedinde dile getiriyor bunu. Şer’î hükümlerin yüzde doksanının içtihadi, içtihadi olanın da değişkenler sınıfına girdiğini söylüyor.

Şimdi neresini beğenmiyoruz bu sözlerin? Bunlar geçmiş fıkıh imamlarımızdan bazılarının da esasa ve usule ilişkin kurallarından bazıları değil mi? 

Daha ne diyor?

Bir söyleşide “Yeni bir fıkha ihtiyacımız var” diyor. Yeni meselelerin hallinde Makasıdu’ş-Şeria’nın gözetilmesinde ısrar ediyor. Mesela, “Maksatları fıkhetmeliyiz” diyor. Dahası, “Kur’ani kavramlar üzerinde tefakkuh etmeliyiz” diyor. “Maslahat ve mefsedet fıkhını bilmeliyiz” diyor.

Allahu alem, Şatıbi’den bu noktada çok istifade etmiş ve ediyor. İyi de ediyor Hocamız. Medine ehlinin ameli, mesalih-i mursele, istihsan, ıstıslah gibi unsurları “edille-i şer’iyye” içine katan imamlarımız bütün bu yeni yöntemlere hangi saik ve sebeplerle mecbur kalmışlar acaba? Aslında günümüzde yaşayan bir müctehidistihsan” ve/veya “ıstıslah” delili üzerinden yeni meselelere çözümler ürettiğini söylese, ona “senin bastığın bir yer yok” mu diyeceğiz?   

Karadavi şunları da söylüyor:

Önceliklerimizi iyi tesbit edip içinde yaşadığımız dünyayı çok iyi kavramalıyız”. “Bunu yapamazsak günümüz problemlerini çözemeyiz”.

Yanlış mı? Kendisine hipodromdaki at yarışları sorulduğunda “Sünnettir efendim, sevaptır” diyen gerçekten değerli ama çağından bi haber hocalar çıkmadı mı? “Altılı ganyan”ı bilmeden at yarışları hakkında hüküm verilirse, olacağı budur.

Bir eserinin önsözünde herhangi bir mezhebe taassup derecesinde bağlanmadığını, zorluğu terk edip kolaylığı tercih ettiğini, taassup ve taklide yer vermediğini, insanlara konuştukları dil ile cevap verdiğini söylüyor. Gerekçe sadedinde diyor ki: “Çünkü, Kur’an ve sünnetin yolu bu”. Ve ekliyor “İnsanlara fayda vermeyen şeylerden uzak durdum, dengeli yolu tercih ettim”.

Bunları söyleyen bir alimi “fıkıh geleneğini” yok saymakla itham edebilir miyiz? O alime “sen hiçbir yerden konuşmuyorsun” dersek, insaflı davranmış olur muyuz? O zaman birileri de çıkıp “Ey bir yerde durduğunu söyleyen! Buyur, organ nakli, sigorta, hisse senedi, borsa, çekiliş, İsrail’le barış, istişhad eylemleri, rahim kiralama, klonlama, genom projesi, gen transferi vb. gibi konularda sen konuş!” derse haksız mı?

Peki, yeni bir fıkıh usulünün olmazsa olmazları ne olabilir?

1. İslam fıkıh usulü ve fıkhı, Kur’an temelinde yeniden yapılandırılmalı ve geleneksel fıkıh müktesebatı vahye arz edilmelidir. Beyan Bilgi sistemi’ni oluşturan başta fıkıh olmak üzere tüm diğer İslami disiplinler için de geçerlidir aynı şey. Ulum-i diniyyeye vahiy kapısından geçmek şarttır. İslam’ın ana kapısı vahiy kapısıdır. Bu dine vahiy kapısından değil de sonradan açılmış kapılardan girmek, “evlere arkalarından girmek” anlamına gelir.

Hadiste metin tenkidinde nasıl ki metni Kur’an’a arz etmek şartsa, aynı şeyi fıkhi hükümler için de geçerlidir. Şimdiye kadar verilmiş tüm cevaplar Kur’an’a arz edilmelidir. Zira kaynak odur. Ve o kaynak bozulmadan bize kadar gelmiştir. Diğer İslami disiplinleri o kaynak doğurmuştur.

Bu fıkıh mirasımızı göz ardı etmek olarak adlandırılamaz. Nedeni açıktır. Zira fıkıh mirasımızı göz ardı ettiğimizde Kur’an’a arz edeceğiniz bir hüküm kalmaz ortada. Demek ki Kur’an’a arz edeceğimiz hükümler aslında “fıkıh mirasımız” dediğimiz geleneksel müktesebatın ta kendisidir.

2. Fıkıh geleneğimizin ürettiği tüm müktesebata bütüncül olarak bakılmalı ve ümmetin ortak mirası sayılmalıdır. Bunun anlamı, mezhep eksenli bakmamaktır. İster fıkhi ister kelami olsun, mezhep eksenli bir bakış, ister istemez “vahdeti” esas alan değil “tefrikayı” esas alan bir bakıştır ve benzer bir sonuç üretecektir.

3. Yeni fetvaların/ictihadların bastığı yer şu veya bu fıkıh okulu değil, tüm fıkıh okullarını üreten ana kaynaklar ve onlardan çıkarılmış usul kuralları olmalıdır. İslam fıkıh müktesebatının tali kollarından birine dalmak, öbürlerinden mahrum kalmak anlamına gelmemelidir. Bunun için de, yeni meselelere fıkhi çözümler üretilirken “mukayeseli İslam fıkhı” diyeceğimiz bir yönteme başvurulmalıdır.

Allah en doğrusunu bilir.

Tefakkuha dayalı bir fıkıh imkânı *
Mustafa İslamoğlu
 
“ … Değerli hocam, selamette olmanız için duacıyım. Adım… Ürdün'de fıkıh bölümü mastır öğrencisiyim. Sizlerden fıkıh ilmindeki çalışmalarım hakkında yönlendirme ve tavsiyelerinizi istirham edecektim.

Birinci dönemin başında mastır eğitimime, lisansı da tamamladığım Ürdün'de başladım, Allah'ın yardımıyla. Yani 6. senemi doldurdum bu diyarda. Hocam size danışmak istediğim mevzu; Arap ülkelerinde ki pek çok eğitim kurumunun menhecinin ezber ve kalıpçı bir usule dayandığı sizce de malumdur. Bu menhecin kısırlığını üniversitedeki mastır eğitiminde çok alenen hissediyor ve yaşıyorum. Derslerimiz kredili. Ayrıca çok gerekli dersler ama maalesef şundan ibaret; mesela ilk dönem “ez-zevac ve't-talak” isimli bir ders aldım. Ders sadece mezhep imamları ve önde gelen öğrencilerinin görüşlerinden ibaret. Bu görüşleri ezberliyoruz ve bir kaç hafta sonra zihnimi yokladığımda kendimi unutmuş veya bu görüşleri karıştırıyor buluyorum.

Sadece bu ders değil, diğer dersler de aynı seyirde. Bu gidişat beni çok endişelendiriyor. Derslerde verilen görüşleri asla hafife alıyor değilim ama yetmiyor fıkıh ilminde. Ayrıca sadece derslere de itimat ediyor değilim, şüphesiz mastır tüm eksikleri kapatmayacak ama usulde ciddi eksikler var. En basta çok kalıpçı bir usul olması gibi...

Bu yöntemin fıkıh ilmini daralttığını ve öğrenciyi nakilciliğe sevk ettiğini düşünüyorum. Kıyas, mukarenetu'l-fıkh, usulu'l-fıkh, sarf, nahiv gibi temel ilimler gerektiği gibi islenmiyor ya da islenmedi benim 5 senelik üniversite geçmişimde. Bu konuda hiçbir hocamı asla
suçlamıyorum. Belki onlar da aldıkları gibi veriyorlar bu ilmi. Sadece daha faydalı bir alternatif ve kendim için takviye üretmeye çalışıyorum. Ben Ürdün'de bulunduğum her vakti hem Arapça hem de fıkıh alanında çok fayda edinerek geçirmek istiyorum... İstemekten de öte bu bir zorunluluk ve borç boynuma. İki fasıl daha ders aldıktan sonra tez dönemi nasipse başlayacak. Yani mastır eğitiminin nihayeti için en az 2 seneye ihtiyaç var. Bu surede gerekli ilimleri almak istiyorum hocam...
Bu ilimde pek çok badireler ve zor merhaleler atlatmış değerli bir hoca olarak, benim şahsi olarak yapabileceğim şeyler ve okumam gereken bölümümle alakalı kaynak ve diğer alanlarda okumam gerektiğini düşündüğünüz şamil bir kitap listesi ve nasihatlerinizi beklemekteyim hocam. Allah selamet versin sizlere ve muvaffak eylesin.”

16/03/2007
 

 

( Cevap;üç arabaşlıktır, birleştirilerek eklenmiştir..)

İslami İlimlerin ve hassaten bu ilimlerin usullerinin yenilenmesi bahsi, ağacın kesilip sözün tükeneceği bir bahis değildir. Bu konuda konuşmak zordur. Bu zorluk üç husustan kaynaklanmaktadır:

1. Bizatihi meselenin kendisinden: Zira İslami ilimler hakkında konuşmak, 12-13 asırlık geçmişi olan kadim bir gelenek ve dev bir müktesebat hakkında konuşmaktır. Hele bu ilim İslam medeniyetine “Fıkıh Medeniyeti” olarak damgasını vuran “fıkıh ilmi” ise, iş daha da zorlaşır. Çünkü bu alanda üretilmiş edebiyatın sadece sayım dökümü bile altından kalkılması güç bir iştir.

2. Meseleyi ele alması beklenen âlimlerimizden: Bu konuda sadece bilgi ve birikim sahibi olmak yetmez, bunun yanında sentez ve analiz yapabilen dengeli, kuşatıcı, müttaki, mütecessis ve müteharrik bir akıl ve akliyyete de şiddetle ihtiyaç vardır. Bu da yetmez, üçüncü olarak mevcut bilgi, birikim ve akliyyeti “kınayıcının kınamasından korkmadan” sergileyecek bir alim cesaret ve celadetine sahip olmalıdır.

3. Âlimlerine sahip çıkmayan Müslüman kamuoyundan: Belki meselenin en mühim ayağı budur. Çünkü dinden uzaklaşan kesimler “hepsinin canı cehenneme” der, dindar kesimler de bağnazlık yapıp “babalarımızdan duymadığımız şeyleri söyleyen herkesin canı cehenneme” derse, kimse değil yüreğini, elini, hatta parmağını dahi taşın altına koymaz. Bu işe ehil olanlar bile, “Hoşafın yağı kesildi!” diye ortalığı velveleye verip kazan kaldırmak için bahane kollayanların şerrinden yaka silkip, “Hoşafınızın yağı bol olsun çelebiler” diye beddua ederek kûşe-i uzlete çekilirler. “Selamet der kenarest” evradını virdi zeban eyleyerek hüzzam makamında susar.

Ve sonuç: Cahil dindarân takımı sizi iskelenin çürük tahtaları hakkında dahi “Söyletmen, urun!” mantığıyla konuşturmaz, bir de bakarsınız ki, ortada iskelenin değil tahtası, babası da kendisi de kalmamış. Vay benim köse sakalım!

Meğer iskelenin çürük tahtalarını değiştirmeye kalkanların başına dünyayı zindan eden tulumbacı takımı, iskelenin babaları sökülüp iskele tümden yok edilirken sırra kadem basmışlar imiş. Bir rivayete göre, İslami ilimlerin iskelesi nadanlar tarafından kökünden hoyratça sökülürken bizim tulumbacı takımı yangın zannettikleri ışıkları söndürmekle meşgul imişler. Bir başka rivayete göre, “İslami ilimler iskelesinin eskiyen, kırılan, çürüyen tahtalarını değiştirelim” diyen âlimlerine sopa çekmek için dillerini ve elerini öyle çalıştırmışlar ki, iskeleyi kökünden sökenleri gördükleri halde ağızlarını açacak mecalleri kalmamış.

Şimdi durum budur ey ilim talibi! “Tefakkuh olmasa da olur, bize ilmihal yeter” diyenler aldandılar. Şimdi elimizde ne fıkıh ilmi kaldı, ne ilmihal kaldı, ne de fıkhını merak eden ahali. “Namazlı niyazlı şeriat düşmanları” ucubesini nasıl peydahladık sanıyorsun?

Tefakkuha dayalı bir fıkıh imkânına dair (2)

Başlığa çıkardığımız tefakkuh kelimesi Kur’anî bir kavramdır. Tevbe suresinin 122. ayeti, civardaki müminlerin Medine’ye cumhur cemaat gelmemelerini, “dinde derin anlayış ve bilgi sahibi olmak için” her kesimden bir gurubun gelmesini ister. “Dinde derin anlayış kazanmak” anlamındaki tefakkuh’un, bir farz-ı kifaye olduğu anlaşılmış olur.

Büyük bir müfessirimiz, bu ayetteki tefakkuh’u “dinde fıkıh tahsil etseler” diye çevirebilmiştir. Bu elbette yanlıştır. Çünkü “fıkıh” terimi bugünkü formel ve “vad’i” anlamını, Kur’an’ın nüzulünden yüzyıllar sonra (3. hicri yüzyılda) kazanmıştır.

2. yüzyılda başta akaid ve tasavvuf olmak üzere, tüm dini ilimler “fıkıh” olarak adlandırılıyordu. İmam Azam Ebu Hanife’ye (öl. 155 h.) nisbet edilen akaid kitabının adının “el-Fıkhu’l-Ekber” olması tesadüf değil. O dönemde tasavvuf ve ahlaka da “fıkh-ı vicdani” adı veriliyordu.

Kur’an tefakkuhu (idraku’ş-şey’ ve’l-‘ilmu bihi: Bir şeyi derinliğine kavramak ve onun hakkında tam bir bilgiye sahip olmak) emretmişti. Bu her âlim için bir sorumluluktu. Öncekiler –Allah onlardan razı olsun- bu sorumluluğu yerine getirdiler. Aynı sorumluluk sonrakiler için de geçerliydi. Fakat onlar, öncekilerin sorumluluklarını yerine getirmek için ürettiklerini aynen taşımakla yetindiler. Bunun kendilerini tefakkuh sorumluluğundan kurtaracağını sandılar. Oysaki Kur’an’ın tefakkuh, tezekkür, tedebbür, taakkul ve tefekkür emirleri öncekiler için de sonrakiler için de aynı derecede geçerliydi.

Efendimiz, kendi çıkardığı hükümleri bile formalizme kurban etmedi. “Çocuk kimin yatağına doğmuşsa ona aittir, zina edenin iddiasına itibar olunmaz” genel hükmünü o vermişti. Fakat bu hükme rağmen Sevde annemizden kardeşine namahrem gibi davranmasını istedi. Zira kardeşi sayılan erkek, babası Zem’a’dan daha çok çocuğun babası olduğunu iddia eden Utbe’ye benziyordu. (Buhari, Hudut, 23, Ahkam 29; Ebu davud, Talak 34).

Efendimiz’in tefakkuhuna işte harika bir örnek: Cabir’in nakline göre bir sefer sırasında bir zat kafasından yaralanır. İhtilam olur ve yanındakilere kendi durumundaki birinin teyemmüm etmesine ruhsat olup olmadığını sorar. Onlar “Sen suya ulaşabiliyorsun” diyerek cevaz vermezler. Bunun üzerine gusleder ve ardından vefat eder. Bu olay dönüşte Rasulullah’a aktarılır. Allah Rasulü’nün tepkisi çok şiddetli olur. Aynen şöyle:

Yıkılıp ölesiceler! Onu göz göre göre katlettiler. Hadi bilmiyorlardı diyelim, o zaman sorsaydılar ya!” (Ebu davud, Tahare, 1:197, 1/93 ve İbn Mace)

Sahabeden Hz. Ali, Hz. Aişe, İbn Mes’ud, İbn Abbas, Hz. Ömer, Hz. Ebubekir, Hz. Selman gibi seçkin sahabiler tefakkuh sahibi idiler. Hz. Ömer’i tanıyanlar “Dinde ondan daha fakihini görmedik” derlerdi (İbn Hacer, el-Isabe, 5/523). Kur’an izin verdiği halde ‘tefakkuh’ sonucu müellefe-i kulub’a zekat payını kaldırdı, Irak ve Suriye’nin savaşla ele geçen ekilebilir arazilerini (savafi) askere dağıtmak yerine sahiplerine yarıya verdi, Ehl-i Kitab kadınlarıyla evlenmeyi yasakladı. Bütün bunları o Kur’an’ın emirlerinin maksadını okuyarak yaptı.

Ebu Seleme Hz. Aişe’yi tanıtırken “efkah fi’r-re’y: kişisel görüş açısından en derin anlayış sahibiydi” der (İbn Sa’d,. Tabakat, 2/368). Aynı kaynakta Ubeydullah b. Utbe, ibn Abbas farkını anlatırken “Görüşlerinde ondan daha derin anlayışlısını (efkah) görmedim” der.

İmamlar da “tefakkuh” çizgisini izlediler. Bunların başında gelen Ebu Hanife’nin “Onlar adamsa biz de adamız” sözü o zaman da çok gürültü koparmıştı. Rivayet alma hususunda sahabe arasından seçim yaparken “şu fakihti, şu değildi” diye ayrıma gitmesi az şey midir? İmam Malik hadisle iştigal eden iki yeğenini şöyle uyarıyordu: “Rivayeti azaltıp rivayet ettiklerinizin hikmeti üzerinde düşünün (fıkhedin)” demişti (el-Bağdadi, Nasiha, s. 37) Zamanın halifesi Ebu Cafer, Malik’in Muvatta’ını “resmi ilmihal” yapmayı teklif edince, Malik buna şiddetle karşı çıkmıştı. Aynı imam “fıkhi hükümlerin” yazılmasını hoş karşılamaz, “Peki, ne yapalım?” diyene, “aklınızda tutar iyice anlarsınız, bunun sonucunda kalpleriniz aydınlanır. Ondan sonra yazıya ihtiyaç kalmaz.” (Şatıbi, el-Muvafakat, 4/51) Onun sıkıntı duyduğu şey taklitçilikti.

Fakat bu hassasiyet 5. yüzyıldan sonra yavaş yavaş kayboldu. Tefakkuh, yerini fıkıh tahsiline bıraktı. Hatta Buhari Şarihi Ayni diyordu ki: “Peygamber hakikatleri açıklamak için değil, ahkamı bildirmek için gönderildi.”

Bunun istisnaları da yok değildi. Mesela İbn Hazm, Taberi, İzz b. Abdisselam, Şihabuddin karafi, ve hassaten Ebu İshak Şatıbi tefakkuh ve tahkik ehlinin çizgisini sürdürdüler. Şah Veliyullah Dihlevi ve Şevkani’yi de bu zincire eklemek gerek.

Fakat kalın çizgi son bin yılda mukallit çizgi oldu. Muhakkik çizgiyi bastırdı, hatta yok etti. Meydan mukallit çizgiye kalmış, hiçbir rakip kalmamıştı. Alimin “içtihat yapması” yükseliş çağlarımızda iftihar ve rahmet iken, çöküş çağlarımızda içtihat yapmak irtikap ve melanet haline gelmişti. Hatta bu suçlamayla alimlerin canına kıyıldı. Sayda kadısı Zeynuddin b. Ali bunun tipik bir örneğidir. Yakın tarihimizde bu “cürme” teşebbüs ettiği varsayılanlar sallandırılmadılar. Fakat insaf ve vicdandan mahrum softa takımı tarafından manevi lince tabi tutuldular. Şimdi herkes kendisinin müctehidi. Dün buz dağıydı, eridi. Şimdi de çamurdan geç geçebilirsen.

Sen ey ilim talibesi! Taklide dayalı talim ve tedristen dert yanıyorsun. Yerden göğe haklısın. Hastalığını bilmeyen netsin şifayı? Belki ümmetin makus talihini, senin gibi hastalığı yıllarını harcama pahasına fark eden genç ilim yolcuları yenecektir.

Sıra, tefakkuha dayalı alternatif bir fıkıh ve fıkıh usulü okuma listesine geldi.

Tefakkuha dayalı bir fıkıh imkânına dair (3)

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Fıkıhsızlık, hukuksuzluktur. Bu milleti hukuksuz bırakanlar utansın. Fakat utanması gerekenler sadece İslam’a top yekûn karşı olanlar değil. Bir de İslam’ın ahmak dostları var. İskelenin çürük tahtalarını değiştirmeye teşebbüs edenlere “vurun kahpeye” naralarıyla saldırıp da, iş iskeleyi tümden sökenlere gelince “yaylalar, yaylalar”ı mırıldananlar onlar. Allah akıl fikir ihsan eylesin.

İmdi ey ilim talibesi! Mesajında matlubun olan “nasihati”, ilk iki yazının satırlarında ve satır aralarında beyan etmeye gayret ettim. Şimdi sıra geldi, tefakkuha ve tahkike dayalı bir fıkıh ve fıkıh usulü için alternatif bir okuma listesine.

Bu alanda er-Risale, el-Mustasfa, el-Menar, et-Tavzih gibi klasikler zaten biliniyor. Onlara değinmeden, ihmal edilen tefakkuh ve tahkik ürünü eserlere girmek istiyorum.

Bu fakire göre, nakil ve taklide değil de tefakkuh ve tahkike dayalı bir fıkıh ve fıkıh usulü için okunması gerekli isimler, eserleri ve hususiyetleri kısaca şöyle:

İbn Hazm mutlaka okunmalıdır. Öncelikle onun el-İhkam fi Usuli’l-Ahkam’ı fıkıh usulüne getirilen alternatif bir soluktur. Günümüzden 1000 küsur yıl önce bir âlimimiz çıkıp, “önce kavramlar ve onların tanımı” demiş, bu konuda bir sistem geliştirmiş. Bu göz kamaştırıcı bir katkıdır.

Fıkıh Usulünde asıl bombayı yine Endülüs semasının parlak yıldızlarından Ebu İshak eş-Şatıbi (öl. 1388) patlatmıştır: Bir cildini kitabı alanında rakipsiz kılan Makasıdu’ş-Şeria bahsine ayırdığı muhalled usul kitabı el-Muvafakat fi Usuli’l-Ahkam.

Kelimenin tam anlamıyla “fıkıh usulünün müceddidi” olan Şatıbi’nin bu dev eseri, yazıldıktan sonraki dört yüz yıl tam bir nisyana mahkûm edilmiştir. Eseri, yüzyıllar sonra keşfedenlerden biri olan Kazanlı alim Musa Carullah’ın şu sözü bu eseri tanıtmaya yeter: “En dürüst manasıyla usul-i fıkıh olabilecek bir kitap İslami edebiyat arasında var ise, o yalnızca el-Muvafakat’tır.

Eğer zaman kalırsa, el-Muvafakat’ı müzakere ettikten sonra, alternatif usul-i fıkıh okumaları daha da pekişsin için ikinci dereceden tavsiyem İbn Kayyım’ın İ’lamu’l-Muvakkı’în’idir.

Ama mutlaka okunmalı dediğim üç eser daha var.

Birincisi, kelimenin tam anlamıyla celadet ve şecaat sahibi bir alim olan İzz b. Abdüsselam’ın (öl. 1261) el-İmam fi Beyani Edilleti’l-Ahkam adlı eseri. İnsan bu eseri okumadan İslam fıkhında ve fıkıh usulünde alternatif açılımların her zaman ve mekanda mümkün olduğu gerçeğini anlayamaz. Aynı zamanda ilim tarihimizin köşede kıyıda kalmış ne cins kafalar yetiştirdiğini de... Bu esere Şihabuddin Karafi’nin el-İhkam ve el-Furuk adlı iki eserini de ilave etmeliyim.

Bunlar daha çok İslam fıkıh usulüne dair teorik yönü ağır basan eserler. Bunun pratiğe en güzel yansımalarını ilerleyen yüzyıllarda görüyoruz. Gün batımının alacakaranlığında ufukta parıp parıl parıldayan bir yıldız gibi duran isimler bunlar.

Bunların başında Şah Veliyullah Dihlevi geliyor. Onun muhalled eseri Huccetullahi’l-Baliğa, “hikmetsiz hüküm olmaz” düsturundan yola çıkarak ibadetlerin hikmetlerini bir bir faltaşı gibi açılan gözlerimizin önüne sererek aklımızın secde ettiriyor. Üstadın varlığı, Kur’an’ın tefakkuh adını verdiği “derin düşünme ve kavrama yeteneğinin” insanı ilimde nasıl bir “rüsuh” sahibi kıldığını isbat ediyor.

Bu meydanda, Dihlevi’ye yakın zamanların bir başka yıldızı daha semamızda parlıyor: Şevkani ve onun usul-i fıkha dair eseri İrşadu’l-Fuhul. Okunmalı derim.

Bu çizgiyi günümüzde sürdüren tefakkuh ve tahkik ehli cins âlimlerimiz az ama yok değil. Onları arayıp bulma işini de siz üstlenin. Zira hâlâ şu dar-ı dünyadaki sınavını tamamlamamış olan alimlerimiz hakkında hüküm vermek, göçüp gitmişlerden çok daha zor.

Ama bendeniz, usul-i fıkıhta istenirse çok farklı ve çok orijinal açılımların mümkün olabileceğine dair çağdaş bir örneği vermekte mahzur görmem: Ehl-i tahkik arasında büyük gürültü kopartan el-Kitab ve’l-Kur’an müellifi Dr. Ahmed Şahrur’un Nahve Usulin Cedidetin li’l-Fıkhi’l-İslami/ Fıkhu’l-Mer’e adlı eseri (el-Ahali li’t-Tıba’a ve’n-Neşr, Dımeşk-2000; ahali@cyberia.net.lb).

Açık söyleyeyim: Bu müellifin bu eserde vardığı sonuçların haylice bir kısmına katılmıyorum. Bazılarını çok eksantrik ve uçuk buluyorum. Bu yaklaşımım el-Kitab için de geçerli. Peki, neden tavsiye ediyorum? Benim usulüm budur: Eğer biri pirinci taştan, karpuzu kabuktan, elmayı kurdundan seçip ayıracak bir mümeyyiz akla sahip değilse, ona Şafii’nin er-Risale’sini bile tavsiye etmem.

Böyle birinin ilimle iştigali yanlıştır, kendine bir iş bulmalıdır. Fakat mümeyyiz bir akla sahipse, zaten Allah’ın kitabı dışında hiçbir kitabın kusursuz olmadığını bilir ve seçip ayırır. Bir de, günümüzün uyuşan kafalarına “şok tedavi” iyi gelir diye düşünüyorum. Yoksa atı alan Üsküdar’ı geçti, biz hâlâ “Üsküdar’a gider iken” katib efendinin bulduğu mendilin işlemesini tartışıyoruz.

İslam fıkıh usulünün ve fıkhının medar-ı iftiharı olmaya aday tüm ilim taliblerinin yolu açık, bahtı açık, zihni açık, alnı açık, yüzü ak olsun.

 

*Kaynak:http://www.mustafaislamoglu.com

 

ana sayfa- kuranın  ışığında- iz bırakan yazılar- ufuk ötesi- gerekli linkler- önerdiğimiz linkler- edep ve nezaket kuralları- tavsiyeler- mutlu bir yuva için- inceleme:satanizm- mesaj defteri- bilgisayar uzmanı- dini sorular/cevaplar - başarı için - dowloadkitap - yağmur iletişim - bizimsuffe@hotmail.com    

 Hayrettin Karaman`ın Web Sitesi       İklim Tasarım Kaynak belirtmek şartıyla  sitemizden alıntı yapabilir ve sitemize link verebilirsiniz.