HAYATA IŞIK TUTAN MESAJLAR

anasayfa- aydınlık rehber-dini sorular- tavsiyeler - ailesohbetler- yağmur-edep kuralları-köprü - yolışığı- iletişim - z.defteri

 Rahmet ve merhameti 

   herşeyi

 kuşatan Allah'ın adıyla...

YOLIŞIĞI 

GÖRÜNTÜLÜ-SESLİ SOHBETLER

KUR'AN SOHBETLERİ

MUSTAFA İSLAMOĞLU

GURBET SOHBETLERİ

Fethullah GÜLEN

GÖNÜL SOHBETLERİ

M. Esad COŞAN

İKİNDİ SOHBETLERİ

Abdullah V. Elçi

 

    İnanca,hayata dair...

  Âlimlerimizden

 TAVSİYELER 

Mustafa İslamoğlu

M.Es'ad Coşan

Mahmut Toptaş

HER İNSANIN GÜNLÜK HAYATINDA UYMASI GEREKEN NEZÂKET VE EDEP KURALLARI...          

TIKLAYINIZ...

Verimli Çalışma ve Başarı için altın öğütler...

Tıklayınız...

ZİYARETÇİ DEFTERİ

Deftere Yaz |  Defteri Oku

Daha güzel bir site için sitemizle ilgili düşünce ve önerilerinizi "Ziyaretçi Defterine" yazabilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

DİN VE HAYAT / FIKIH PENCERESİ ARŞİV

                  DİNİ SORULAR- CEVAPLAR                 

           Abdullah V. Elçi  islamvehayat@gmail.com    

   Sık Kullanılanlara ekle  

  Açılış sayfası yap  

      SİTE İÇİ ARAMA    

  SON GELEN SORU VE CEVAPLAR İÇİN TIKLAYINIZ...

 

SİTEMİZE GELEN

BAZI SORULAR ve CEVAPLARI

TEMİZLİK,ARKADAŞLIK VE VESVESE

İsim = salih salihoglu
e-mail = appearen..@mynet.com
Soru = Hocam benim sunni,alevi,gayrimuslim ve ateist arkadaskarim var.Bu arkadaslarimin ortak ozellikleri temizliklerine dikkat etmemeleri.Mustehcen yayinlar izleyip meni bulasmis  ellerini yikamadan insanlara ve esyalara dokunuyorlar.Ayrica heladan ciktiklarinda da ellerini yikamiyorlar.Bu noktada sorum su:Bu arkadaslar necasetli eller ve bedenle bize,esyalarimiza dokunsalar veya biz onlarin necasetli ellerine,bedenlerine,necaset bulasmis esyalarina dokunsak biz de necis olur muyuz,temizlenmemiz gerekir mi?onlarla el tokalastgimizda ellerimizi yikamamiz gerekir mi?Onlarla el tokalastigimizda ellerimizi yikamadan namaz kilabilir miyiz?Ayrica bu sorumun cevabi arkadaslarimin mezhep ve dinlerine gore degisir mi?Yani bir sunninin necasetine dokunmamizin hukmu ile bir alevinin,bir gayrimuslimin,bir ateistin necasetine dokunmamizin hukmu ayni midir?Ben bu yuzden temizlik hastasi oldum,temizlikte asiriliga kaciyorum.Sorumu etraflica yanitlarsaniz sevinirim.Şimdiden cok tesekkur ederim

   Cevap:

  Sevgili Kardeşim,

Yüce Allah , “- Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve Sadıklarla (Salih,güzel ahlaklı,doğru) kimselerle birlikte olun”(Tevbe ,119) buyuruyor.Peygamber Efendimiz(sav)  de şöyle buyuruyor: “İnsan, dostunun yaşayış tarzından etkilenir. O halde her biriniz  dost edineceği kişiye dikkat etsin!”( Ebû Dâvûd, Edeb 16; Tirmizî, Zühd 45)    Onun için dost olduğumuz ve zamanımızı kimlerle birlikte geçirdiğimize dikkat etmek  zorundayız. Zira insan  çevresini etkileyen ve çevresinden etkilenen bir varlıktır. Bu nedenle inancımızı ve ahlakımızı paylaşmayan insanlarla fazlaca düşüp kalkmamalıdır. Yoksa zamanla biz de onlara benzeyebiliriz. Ancak bu şu demek değildir: Farklı inanç ve düşüncedeki insanlarla hiç görüşüp konuşmayacağız. Elbette görüşüp diyalog kuracağız. Ancak inancımıza ve ahlakımıza zarar veren durumlarda onlardan uzak duracağız. Gereğinden fazla beraber olmayacağız. Zamanımızı daha çok bizim inanç,ahlak, kültür değerlerimizi paylaşan insanlarla değerlendireceğiz.

  Sorularınıza gelince;  ıslak meni,kan vb. üzerinize bulaşıyorsa pistir,necistir. Sizin üzerinize bulaşmıyorsa size bir zararı olmaz. Bir eşyaya meni bulaşırsa pis olur, bulaşmadıysa cünüp birinin sadece dokunmasıyla o şey pis olmaz. Necasetin mezhebi ya da dini olmaz. Pis olan şey kimden olursa olsun pistir.

    Değerli kardeşim,

  Vesvese şeytanın inançlı insana kurduğu bir tuzaktır. Bazen günahlar, ya da günahkar insanlarla fazla hemhal olmak, bazen de ayrıntıya fazla takılmak insanın vesveseye düşmesini kolaylaştırır. 

  Buhârî ve Nesâî'de gelen bir rivayette: "Bu din kolaylıktır. Kimse (aşırı gayretle) dini geçmeye çalışmasın, (başa çıkamaz, yine de yapamadığı eksiklikleri kalır ve) galebiyet dinde kalır" buyrulmuştur.

(Buhârî, İman 29).

 Vesveseyle ilgili şu yazıyı okuyabilirsiniz. Vesvese (linki tıklayınız)

Selam ve dualarımızla…

 

MESAİ SAATLERİNE  RİAYET(UYMAK)…

İsim = Şebnem
e-mail = scaniky@ya...com

Soru = Sayin yetkili
Ögrenmek istedigim konu helal kazanc ile alakali:
Ben Muhendisim ve ozel bir sirkette calisiyorum. Yaptigim is proje
bazinda ve cogunlukla bilgisayar basinda geciyor.Isyerimin mesai saatleri
sabah 8:00 ile aksam 17:30 arasinda. Bu sure zarfinda sabah 10:00 ile
10:15 oglen 12:30 ile 13:30 ve ogleden sonra 15:00 ile 15:15 arasinda isyerim
tarafindan bana verilmis olan dinlenme zamanlarim var. Ozellikle 15 er
dakikalik iki arada ben kisisel ihtiyaclarim icin internete girmeyi tercih
ediyorum, ya da farkli yerlerde isimle alakali olamayan islerle mesgul oluyorum. Genellikle de bu 15 dakikalik sureyi kullanma konusunda pek hassas davranmayip sureyi uzatarak
dinlenme suremi uzatiyorum. Sizden ogrenmek istedigim yasal dinlenme suresini
astigim zamanlar icin kazandigim para hak etmedigim para midir? Cunku ben simdiye dek
onemli olanin yapilan is oldugunu dusunuyordum. Yani bana verilen veya benden istenen
ve benim sorumlulugumda olan isin istenen zamanda bitirilip bitirilmemesi benim
icin onemli idi.
Acaba bu konuda yanlis mi dusunuyorum? Onemli olan mesai saatlerine
riayet etmem midir yoksa sorumlulugumdaki isi bitirmem midir?
Aynı zamanda , mesai saatleri içerisinde zaman zaman iş; ile ilgili
olmayan konular (güncel hayatla ilgili) üzerinde aynı odayı paylaştığımız arkadaşlarla sohbetler yapabiliyoruz, ki bu sohbetler zaman zaman yarım
saati bulabiliyor. Bu şekilde değerlendirdiğim zamanlarda, şirketin bana
ödediği para helal midir?

 

Değerli Kardeşim,

Birilerinin işinde belli bir ücret karşılığı çalışmak eskiden beri uygulanan meşru bir yöntemdir. Siz çalıştığınız yer için zaman ayırmakta ve emek harcamakta ve bunun karşılığında belli bir ücret almaktasınız.

 Sorunuza gelince, işveren çalışan arasındaki münasebetler karşılıklı anlaşma ve rızaya bağlıdır. Buna göre işveren sizinle belli bir sürede üreteceğiniz ortalama bir projeye göre anlaşmışsa,  o zaman  önemli olan karşılıklı anlaşılan projeyi bitirmek olur. Ancak işverenle belli mesai saatleri üzerinde belli çalışmaları yapmak üzere anlaşmışsanız, o zaman elbette mesaiyi nasıl değerlendirdiğiniz de önemlidir. Kaldı ki belirttiğinize göre işveren çalışanların dinlenmesi için  belli zamanları zaten ayırmış.

  Şöyle de düşünebiliriz, belirttiğiniz durumu işvereninize aktardığınız takdirde onlar bundan razı olurlar diyorsanız sorun yok. Fakat belirttiğiniz durumdan işvereniniz razı olmayacaksa o zaman karşılıklı hak söz konusu olur. Ancak işveren mesai saatleri içerisinde dahi olsa çalışanlarının farz ibadetlerini yapmalarını engelleyemez.Çünkü her şeyin yaratıcısı,var edeni olan Yüce Allah’ın hakkının olduğu yerde, kul hakkından söz edilemez. Ancak çalışan da ibadet ediyorum diyerek makul süreyi suistimal etmemelidir. 

       Mesai anında sohbet etmeye gelince, yaptığınız işi engellemiyor ya da yavaşlatmıyorsa bunun mahzuru olmasa gerektir. 

  "Ey insanlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rızâ ile yapılan ticaretle yeyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin, Allah şüphesiz ki size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah'a kolaydır.Eğer siz, yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız, diğer kusurlarınızı örter, sizi güzel bir makama koyarız.”(en-Nisâ: 4/29-30-31)

  Yüce Allah hepimize helal rızıklar ihsan eylesin ve bizleri helal haram konusunda hassas kullarından eylesin.

  Selam ve dualarımızla…

 

KASKO VE HAYAT SİGORTASI...
İsim = turgut özaltolmaz
e-mail = t_ozal......@yahoo.com
Soru = daha önce sormuştum ama cevap gelmedi.hayırlı günler dilerim öncelikle.araçları kasko yaptırmanın caiz olup olmadığını sormak istiyorum (kasko sigortası).

 

Cevap: Değerli kardeşim, daha önce gönderdiğiniz belirttiğiniz sorunuz elimize ulaşmadı.

  İslam alimlerinin bir kısmı bazı şeyler islami kurallara tam uymamakla birlikte, zamanın şartları ve bazı zorunluluklar sebebiyle, daha iyisi,dine daha uygun bir çözüm yolu açılıncaya kadar, bu konulara geçici bir süre "caiz/yapılabilir" hükmünü vermektedirler. Kasko da bunlardan birisi. Bu konuda değerli İslam hukuku alimi

Prof. Dr. Hayretten KARAMAN şu değerlendirmeyi yapmakta:

"İslam'a uygun olan bir sigorta kurumu oluşturmak mümkündür. Malezya'da böyle bir kurum vardır ve başarı ile işletilmektedir. Bu sigortanın esası şudur: Malını sigorta ettirmek isteyenler sigorta kurumuna gelip "üye" olurlar ve belli bir -yıllık, aylık- bedel öderler, bu para onların namına kaydedilir, toplanan paraların belli bir miktar hasarları ödemek için ayrılır, geri kalan ile yatırım ve ticaret yapılır, buna da bütün üyeler ortaktır, bu ticaretin geliri bazen o kadar olur ki, hem bütün üyelerin "bu şekilde sigortalı" hasarları ödenir, hem de üstüne para kazanırlar. Gelir fazla olmazsa hasarlar fondan (toplanan paradan) ödenir. Kurumun giderleri de yine fondan ve ticari, gelirden karşılanır.
Türkiye'de böyle bir sigorta kurumuna izin verilmedi. Bu sebeple -yani İslam'a uygun olan sigorta kurumu bulunmadığı için- ve müslümanların da araba, ev, dükkan, mal, sağlık gibi değerlerini hasar ve zarara karşı yardımlaşarak korumaya (zarar gördüğünde yerine koymaya, yaptırmaya, tedavi, ettirmeye...) ihtiyaçlar olduğu için, mevcut sigorta şirketlerine bunları sigorta ettirmeleri -fıkıhta zaruret sayılan bu ihtiyaç sebebiyle- caizdir. Kasko da böyledir.

Hayat sigortasının hasar, zarar ve ortaklaşa telafi ile bir ilgisi yoktur; hayat sigortası para verip karşılığında para alma esasına göre işler; bu sebeple faizciliğe girer ve caiz değildir. ( http://www.hayrettinkaraman.net/konular/ekonomi/sigorta-kasko/ )
  Selam ve dualarımızla...
 

AİLEDEN HABERSİZ NİKAH,MEHİR...

İsim = Emre
e-mail =
emre_kpck@mynet.com
Soru = aileden habersiz nikah caiz midir?ve imam nikahının şartları,sünnetleri nedir?mehir nedir?kadın mehirden tamamen vaz geçebilirmi?veya isteyebileceği en düşük mehir ne olabilir?sorularımı bir an önce yanıtlarsanız çok sevinirim.ALLAH(c.c.) razı olsun.

Cevap:

  Değerli Kardeşim sorunuzun birinci bölümüne  Değerli alim Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN’ın daha önce benzer bir soruya verdiği cevabı alıntılayarak cevap vereceğim:

 “Gençlerin ailelerden habersiz evlenmesinin, "gizli nikâh" yapmanın hükmü ve muhtemel sakıncaları nelerdir?

Cevap:
Evlenmenin din, ahlâk, hukuk, aile ve cemiyetle ilgili yönleri, etkileri, sonuçları vardır. Evlenme akdi yalnızca cinsel ilişkiyi câiz kılmaz, bunun yanında taraflara birçok haklar ve ödevler de yükler. Müminlerin eşleri dışında kalan ana baba, büyükler, kardeşler ve diğer hısımlara karşı da hukuk ve ahlâk alanına giren ödevleri vardır. Ana babaya haber vermeden, onların rızâsını almadan evlenen gençler ana babayı derinden üzmüş ve kırmış olmaktadırlar. Bu kırgınlıklar bazan hayat boyu sürmekte, aile ilişkileri temelden sarsılmaktadır. Bu konu kendisine sorulan hocalar, dar açıdan (yalnızca evlenme akdinin unsurları yönünden) bakarak câiz derken, işe bir de evlilik hukuku, aile ilişkileri ve ahlâk açısından bakmalı, kendi kızları ve oğulları haber vermeden biriyle evlense bunun kendilerini nasıl etkileyeceğini düşünmelidirler. Anaya babaya haber vermeden, onlardan izin almadan, şâhitlere gizlemelerini tembih ederek, nüfusa da kaydettirmeden evlenme akdi yapanların evlilikleri, yalnızca cinsel ilişkiyi zinâ olmaktan çıkarsa bile -ki, bunu da kabûl etmeyen ictihadlar vardır- evlenme hukuku, ana baba hakları ve ahlâk bakımından birçok sakınca taşımakta ve günaha sebep olmaktadır. Önemlice sakıncalarından biri de, kızın ayrılmak istemesine, hattâ fiilen eşini terk etmesine rağmen erkeğin onu boşamaya yaklaşmaması, bu durumda kızın bir başkasıyla evlenmesinin imkânsız hale gelmesidir.
Bizim tavsiyemiz, evlenmeyi zorlaştıran gelenekleri aşarak kolay ve ucuz evlenme yollarının açılması, erkeklerin ve kızların evlenme yaşlarının öne alınması (yirmi beş, otuz yaşlarına kadar bekletilmemesi), meselâ öğrenci iken evlenen çifte geçim yardımı yapan hayır kurumlarının oluşturulması ve bu kolaylıklar hâsıl olunca da ana babaya haber vererek, onların rızâlarını alarak evlenmenin gerçekleştirilmesidir. Ana babalara düşen vazife de gelin ve damat seçiminde önceliği çocuklarına vermeleri, ortada önemli bir engel bulunmadıkça talepleri geri çevirmemeleridir. Gizli evlenmelerin başlıca sebepleri arasında evlenmeyi zorlaştıran ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine de aykırı olan zorluklar, ekonomik sıkıntılar, ana babaların anlayış göstermemeleri gibi hususların bulunduğu unutulmamalıdır.(
www.hayrettinkaraman.net)

 

  Gelelim “imam nikahı(!) meselesine yine bu konuda Prof. Hayrettin KARAMAN Hocamızın görüşlerini aktarıyorum: İslâm hukukuna göre evlilik, diğer akitler(sözleşmeler) gibi sırf medenî bir akittir(sözleşmedir). Dinî bir merci'in mudahalesine bağlı kalmaksızın, iki şahid huzurunda sadece iki iradenin birleşmesi ve anlaşmasıyla tamamlanır ve gerekli bütün neticeleri doğurur. Çünkü İslâm'da başkalarında bulunmayan dinî bir otoriteye sahip "din adamları" sınıfı mevcut değildir, Dolayısıyla İslâm Hukukunda da, hiç bir kimse için, Allah ile insanlar arasında vasıtalık etme hak ve salâhiyeti yoktur. Öyle ki bizzat dini getiren peygamberin dahi dinî vazifesi tebliğdir, zamanındaki otoritesi de onu uygulamakla ilgilidir. Nitekim Kur'an ona şöyle der: "Sana düşen -vazife- ancak tebliğdir."18 "Sen ancak ikaz edicisin, her kavmin de bir rehberi vardır."19
Bizzat Hz. Peygamber'in, "bir kimsenin Allah nezdindeki yer ve durumu üzerine hakim olma" manasında bir dinî salâhiyeti yoktur. Aksine her insanı dine sokan kendi imanı olduğu gibi, dinden çıkaran da kendi inkârıdır. Ve Hz. Peygamber kızına şöyle demektedir: "Ey Muhammed kızı Fatıma! Allah nezdinde -sen üzerine düşeni yapmadıkça- sana bir faydam olamaz; yani senin yerini ben alamam".20 İslâm'da dinî bakımdan insanlar ancak ilim ve amel farklarıyla yekdiğerinden üstün olabilirler. "İslâm'ın kabul ve ilân ettiği, açık ve yazılı hükümler"den ibaret olan şer'î ahkâmı en iyi bilen her kim ise bu mevzuda söz hakkı -az bilenlerden önce- ona aittir. Onun söz ve rey'i de sağlam dinî nassların ölçüsüne vurulur.
İşte bu nizamın atmosferi içinde İslâm'da evliliğin, bugün anlaşıldığı manada dinî; yani dinî bakımdan evlilik akdinin tamam ve neticelerinin hasıl olmasının, icraatında dinî otorite sahibi kişilerden birinin müdahalesine bağlı olması tasavvur edilemez. Bununla da İslâm Hukuku, bugün lâik ve beşerî hukuk sistemlerini benimsemiş bütün devletlerin kabul ettiği "medeni evlilik" müessesesini düzenleyen ilk sistem olmuştur. (www.hayrettinkaraman.net)”
 
Yani imam nikahı diye islamda bir kavram yoktur. Önemli olan yapılan nikahın İslam'ın istediği şartları taşımasıdır. Ancak elbette dini bilen güzel ahlaklı birisi nikahta dualar okur her iki tarafa tavsiyelerde bulunursa bu daha güzel bir davranıştır. Ancak bu nikahın şartı değildir.

  Mehir evlenecek erkeğin kadına bir miktar maddi değeri(para,altın vb…) vermesi ya da borçlanmasıdır.(yani daha sonra vereceğini sözleşmesidir.) Ayet ve hadislerde “mehir” konusu geçmektedir.

"Eğer bir kadını bırakıp da yerine başka bir kadını almak isterseniz,  öbürüne yüklerle mehir vermiş olsanız bile, birşey almayın" (En Nisâ Suresi: 20)

  Mehir için kesin bir rakam yoktur. Ancak erkeğin ve kadının maddi ve sosyal durumları dikkate alınarak bir miktar belirlenir. Mehir tamamen evlenen kadını hakkıdır.Ailesi ya da kocası ondan izinsiz hiçbir tasarrufta bulunamaz.  Kadın isterse mehir hakkını kocasına bağışlayabilir.  

  Özetlersek:

-Aileden habersiz, toplumdan gizli nikah,evliliğin amaçlarını yerine getirme ve özellikle kadın açısından önemli sıkıntılar doğurduğu için bu tür nikahtan kaçınılmalıdır. (Şafiilerde kadın için ailesinin izni gereklidir.) Ancak aileler de gerçekten önemli bir engel/sorun olmadıkça gençlerin evliliğini engellememelidir. Gençler de mümkün derece ailelerin ikna etmeye çalışmalı ve onların haklı uyarılarını dikkate almalıdırlar.

-İmam nikahı diye bir nikah yoktur, dine uygun olarak yapılan nikah vardır(Şahitlerin huzurunda dinen evlenmesinde sakınca olmayan erkek ve kadının bir birlerini eş olarak kabul etmeleri ve bunu ilan etmeleri).Bunu da bir imam kıyacak diye bir şart yoktur. Ancak düğün ve nikahlarımızda Kur'an'dan bölümler okumak,dua etmek çok güzel bir davranıştır.Nikah ve düğün törenlerinde neler yapılacağı dine aykırı olmamak şartıyla örf ve geleneklere bağlıdır. Ancak Peygamberimiz düğünlerde yemek vermeyi tavsiye etmişlerdir.

-Mehir kadının dinen hakkıdır ve verilmelidir. Nikahın miktarı erkek ve kadının maddi ve sosyal durumuna göre birlikte kararlaştırılır. Ancak bu konuda da aşırı gidilip evlilik zorlaştırılmamalıdır. Kadın isterse mehrini kocasına bağışlayabilir.Ancak koca bu konuda hanımını asla zorlayamaz. Ola ki kadın ilerde boşanırsa bu mehriyle bir süre idare eder.

-Evlilik önemli bir iştir. Duygusal ve ani kararlar çoğu zaman yanlış sonuçlar doğurur; onun için mutlaka akıl da devrede olmalı ve tecrübe,ilim ve ahlak sahibi insanlara danışılmalıdır.

   İnşaallah sorunuza cevap bulmuşsunuzdur. Anlaşılmayan bir nokta varsa tekrar yazabilirsiniz.Selam ve dualarımızla...

ÖZEL HALDE ELİFBA ÖĞRENMEK

İsim = YILDIZ41
e-mail = GAZI41@WANA...FR
Soru = KADINLAR OZEL HALLERINDE CÜZ ÖGRENE BILIRLERMI?

Cevap: Evet öğrenebilirler, hiçbir sakıncası yoktur.

Selam ve dualarımızla....

SAÇI BOYATMAK

İsim= osman colak
e-mail = www.fener19.@..mail.com
Soru: = saca boya yakmak gunah midir?

Cevap: Değerli Kardeşim, Sorunuza Prof.Dr. Hayrettin Karaman'ın GÜNLÜK HAYATIMIZDA

 HELALLER VE HARAMLAR isimli eserinden konuyla ilgili bölümü aktararak cevap verelim:

"Saç ve sakalı boyamak:
Peygamberimizin (s.a.v.) çağında yahûdi ve hristiyan ihtiyarları ağaran saç ve sakallarını boyamazlardı; onlara benzemesinler diye yaşlı sahâbiler boyamaya teşvik edilmişlerdir.55
Boyanın rengi üzerinde durulmuş, siyaha boyamanın cevazı tartışılmıştır.
Kına kırmızısı ve kırmızı-siyah karışımı nebâti boyalarla boyamak ittifakla caizdir.
Kadınların siyaha boyamaları umumiyetle caiz görülmüştür.56
Rasûl-i Ekrem'in, kâfirlere benzememek için saç ve sakal boyama emri "teşvik emri" olarak telâkki edilmiş, bu sebeple Ebu-Bekr, Ömer (r.anhuma) gibi sahâbîler boyamış, Ali, Ubey, Enes (r.anhum) gibi sahâbîler ise boyamamışlardır.57

55. Buhârî, K. el-Enbiyâ, k50; el-?ibâs, 67; Müslim, el-Libâs, 80.
56. İbn Hacer, Ag. esr, s. 473-477.
57. Aynı eser, s. 477."

  Netice itibariyle özellikle saçları ağaranların saç ve sakallarını boyamaları caizdir. Ancak islam alimleri yaşlılar için, siyah boyayı hoş karşılamamışlardır. Siyah dışındaki renklere boyanabilir.

  Selam ve dualarımızla.

 

  MİRAS KALAN FAİZ PARASI

Soru:Babamin faiz parasi evleri vs. vardi. kendisi vefat etti.faizden kalan mal harammidir.hakkinda ayet veya hadis varmi?haram mal kalsa bende alsam günahkar olurummu? lütfen email adresimede yollayin.tsk

 Cevap:

  Değerli kardeşim,

  Öncelikle şu ayetleri aktarmak istiyorum.

39- İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz, Allah yanında artmaz. Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekata gelince, işte onlar, malları kat kat artmış olanlardır.(Rum Suresi-39. ayet)

  Aşağıdaki ayetler de Bakara Suresi'nde yer almakta:

 168- Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır.

169- O size hep çirkin ve murdar işleri emreder, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister.

172- Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların hoş ve temiz olanlarından yiyin ve Allah'a şükredin, eğer yalnız O'na kulluk ediyorsanız.

278- Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten müminler iseniz.

279- Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.

275- Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. Bu ceza onlara, "alışveriş de faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah'a kalmıştır. Her kim de yeniden faize dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır.(Bu ayetle ilgili Tefhimul Kur'an isimli tefsirde Üstad Mevdudi şu açıklamayı yapmakta:Bu izin sadece, faizi haram kılan ayet nazil olmadan önce alınan faizin kanunî yönü ile ilgilidir ve o faizden kazanılan gelirin de helâl olduğu anlamına gelmez. Bu ayetten bu meselenin Allah'a havale edileceği ve bunun Allah tarafından bağışlanmamış olduğu anlaşılmaktadır. Sonu gelmez tartışma ve istekleri engellemek bakımından borçlanılan faizin geri ödenmesi için kanunî bir istekte bulunulmaması bildirilmektedir. Fakat ahlâkî yönden faiz pisliktir ve onu alan kimse kendisini temizlemek için elinden geleni yapmalıdır. Eğer şeytana uyup almışsa, aldığı faizi kendisine harcamamalı ve faiz aldığı kimseleri araştırıp onlara aldıklarını geri ödemeye çalışmalıdır. Faiz aldığı kimseleri bulamadığı takdirde bu haram ve pis kazancı sosyal refah için harcamalıdır. Kıyamet gününde, kişi hakkında kesin hüküm verecek olan Allah'ın azabından korunmanın tek çıkar yolu budur. Bu haram serveti kullanmaya devam eden kimse ise, geçmişte verdiği borçlar nedeniyle bile cezalandırılacaktır.)

276- Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez .(Bakara Suresi)

   Bu girişten sonra şunları söyleyebiliriz:

   Babanızdan kalan mirasının ne kadarının faiz olduğunu biliyorsanız o miktarı, eğer şahıslardan almışsa, onlara iade etmeniz gerekir. Şahıslardan değil de kurumlardan almışsa o zaman o miktarı insanların yararına olacak şekilde harcamanız ya da fakir ve yoksullara dağıtmanız gerekir.  Ancak, babanızın kalan faiz mirasından başka, geçiminizi sağlayacak hiçbir şeyiniz yoksa geçiminizi helal bir şekilde karşılayacak bir geçimlik buluncaya kadar bundan yararlanabilirsiniz.

 Babanızın mirasında faizle birlikte helal kazançları da varsa, biliyorsanız faiz miktarını, bilmiyorsanız bir değerlendirme yaparak tahmini miktarı ayırırsınız. Geri kalan kazanç helaldir.

 Bu şekilde yapıp bir taraftan da babanızın bağışlanması için Yüce Allah'a dua etmeniz inşallaah en doğru davranıştır. Yüce Allah hepimize helal rızıklar ihsan eylesin.  Herşeyin en iyisini bilen Allah'tır.

 Selam ve dualarımla...

 

 KÜRTAJ ÇÖZÜM MÜ?

 SORU = Fetvaların olayların oluş biçimine göre verildiği şeklinde bir bilginin ışığı altında bu sorumu yeniden yönlendirmek istiyorum. Cocuğun kürtaj ile alınmasının toplumda büyük yaralar açtığını ve bu işin Allah indinden büyük hata olduğu bilinci içindeyim.
Bir müddet önce gerçekten de büyük bir hata yapan II.eşimden ayrıldım. (I. eşimden ise 4 çocuk sahibiyim ve bu eşim maalesef hakkın rahmetine kavuşmuş durumda.) II. eşimin yapmış olduğu büyük hata bir araya gelmemi imkansız duruma getirdi. Ancak bir gerçek var ki ayrılmış olduğum bu eşim hamile...Eşimle bu çocuk için yeniden bir araya gelmem benim gerçekten de tamiri imkansız sıkıntılara ve aşağılanmama sebep olacaktır.Bu durumdan dolayı çocuklarım ve ailemde çok büyük zorluklar yaşayacaklardır. Böyle bir zorluğu onlara yaşatmaya hakkım olmadığını sanıyorum. Sonunda sevdiklerim ve canlarım  benden bile nefret edebileceklerdir. Hatta böyle bir evlilik olursa onları kaybetmem maalesef sözkonusu...Onların hayatını da bu şekilde karartmaya hakkım olmadığını sanıyorum. Bütün bunlardan öte: Ayrıldığım bu eşim maalesef evlilik ciddiyetini anlayamamış moral değerleri ile de hiç güven vermeyen bir kişilik taşımaktadır. Bu görüşlerin ışığı altında "Ulemanın itilafı ümmetim için rahmettir" hadisi(veya buna yakın manada ki hadis) gereğince bir kısım ulemanın caiz verdiği şıkkını kullanmak zorunda kalmam beni Allah İndinde ne duruma düşürür.Sanırım içinde bulunduğum durum anlaşılmıştır.(İsmim gizli kalsın istedim). 

  CEVAP:

   Değerli Kardeşim,

   Şüphesiz bir imtihan dünyasında yaşıyoruz. Kimi zaman  istemediğimiz ya da zorumuza giden durumlarla karşılaşabiliyoruz. Kim bilir bir kısmına da  -farkına sonradan varsak da- gönüllü  talip oluyoruz. Bize düşense bu imtihanı kazanmaya çalışmak.

   Değerli kardeşim, bazen insan bir sorunun çözümünde, bir çözüme takılıyor ve başka çözümler araştırmıyor. Şu an da siz, olacak  olan(inşallah) çocuğunuzun yeni sorunlar doğuracağını düşünüyor ve  “kürtajla” çözüm bulmayı soruyorsunuz. Geleceğin neler getireceğini ancak Allah bilir. Bazen şer gördüklerimizde hayır, hayır gördüklerimizde şer olabilir. Sabırlı olun,Yüce Allah’a dua edin.Zira O, kendisine yönelen kullarına ummadıkları yerden kapılar açacağını belirtiyor.

   Sorunuza dönersek;

   Daha önceki alimlerin, 40 günlük ya da 120 günlük ceninin düşürülmesine  biraz daha ılımlı baktıkları bilinmekte. Ancak günümüz alimleri (gelişen tıbbın verilerini dikkate alarak)  ceninin ana rahmine düşmesiyle hayatın başladığını ve bu “insanın”  öldürülmesinin caiz olmadığı sonucuna varmaktalar.

  Bu konuda günümüz İslam alimlerinden Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN’ın konuyla ilgili  düşüncesini aktarıyorum:

Mezheplerin ictihad devirlerinden sonra gelen fıkıhçılarının önemli bir kısmı, isabetli olarak hiçbir aşamasında cenînin imhâ edilmesini ve düşürülmesini câiz örmemişlerdir. Câiz görenlerin ise delîlleri zayıftır; eksik veya yanlış bilgiye ve yanlış yoruma dayanmaktadır. Bugünkü bilgiler karşısında bu fıkıhçılara uyularak fetvâ verilemez, verilirse cinayete iştirak edilmiş olunur.
Tedâvi veya hayat kurtarmak amacıyla kürtaj konusuna gelince, çocuk alınmadığı takdirde hem ananın hem de çocuğun (ceninin) ölmesine muhakkak nazarıyla bakılması halinde çocuğu alıp anayı kurtarmak câiz olur.
İkisinden birini öldürerek diğerini yaşatmanın mümkün olması halinde ise ananın tercih edilmesi gerektiği fikri ağır basmakla beraber - bu durumda bile- cenînin imhâ edilmesinin cevazı sağlam bir delîle değil, zarûret ictihadına dayanmaktadır.
Ceninin kürtaj edilerek alınmaması veya bir başka şekilde imhâ edilmemesi halinde ananın veya doğacak çocuğun hasta, sakat, kusurlu, geri zekâlı, kısa ömürlü olması gibi mazeretler meşrû değildir; doğmuş sakat, hasta ve eksikli çocuklar nasıl öldürülemez ise ana rahmindeki cenîn de öyle öldürülemez; çünkü o da bir insandır. Rûhun üflenmemiş olması veya üflendikten hattâ doğumdan sonra -ölüm sebebiyle- vücuttan ayrılarak geldiği yere geri gitmesi, rûhsuz cesede eşya muamelesi yapmak için yeterli sebep değildir. Ölüler bile ulu orta kesilip biçilmezken rahimdeki canlı cenîni kesip biçmenin cevâzına delîl bulunamaz
.”

  Fakat bu konuda biraz daha farklı düşünen Prof. Dr. Faruk Beşer'in kürtajla ilgili yazısını okumak için tıklayınız(Kürtaj).

  Selam ve dualarımızla

 

 MAHREM OLANLAR...

İsim = MENDERES AKDERE
e-mail = ark...de@e-kolay.n..
Comments = erkeklerin hangi kadınlara tokalaşmaları vb.. helaldir.(hala,teyze vb...).mahrem evlenemeyecekler manısına mı yoksa aynı zamanda tokalaşma vb. gibi münasebetler yasak olan manasına mı geliyor.

    Cevap:Sayın Menderes Akdere,
 Erkek kendi hala,teyze,kızkardeş,kayınvalide,yeğen gibi kadınlarlarla tokalaşabilir.

  Evet erkek ömür boyu evlenmesi yasak hanım akrabalarıyla  tokalaşabilir.

Selam ve dualarımızla...

 

 2,5 AYLIK CENİNE MÜDAHALE

İsim = H.G.
e-mail = h@..........
Soru = 2,5 aylık cenine müdahalenin islamı açıdan hükmü nedir?

Cevap:

Değerli Kardeşim,
 Anne sağlığını hayati derecede etkileyen bir sorun olmadıkça 2,5 aylık da olsa cenine müdahele caiz değildir. Sayfamızdaki kürtaj caiz mi? sorusunun cevabında konu ayrıntılı olarak ele alınmakta. Selamlar.

 

 FİNANS KURUMLARI

 

İsim= tuncay akın
e-mail = tuncay_akin@..tmail.com
Soru = Selemunaleykum hocam.Finans kurumlarından kar payı altında hesap açtırmak helal mi?Açıklama yapar mısınız.

 

 Cevap: Değerli Kardeşim,

 Finans kurumları sistem olarak faizle değil, kâr zarar ortaklığına dayalı bir sistemle çalışmaktadırlar. Örneğin bankadaki gibi, paranızı yatırırken 1 ay ya da 3 ay sonra alacağınız miktar belli değildir. Yatıran kimse de gerçekten kâr ve zarara ortak olduğunu bilerek hesap açtırmalıdır. Aslında buraya açılan hesap bir nevi bu kurumların yaptığı işlere ortak olmaktan ibarettir, kâr ettiğiniz gibi zarar da edebilirsiniz. Sistemin işleyişinde  çağın zorlamaları sonucu  bazı aksamalar olabilir. Ama inşallah zamanla bu aksamalar da düzelir. Günümüz fıkıh otoritelerinden  Prof. Dr. Hayrettin Karaman  Hocamızın da görüşleri bu kurumların helal olduğu yönündedir.(İslam’ın Işığında Günün Meseleleri: C.3,S:595  vd…) Sonuç olarak helaldir.

  Selam ve dualarımızla…

 

  *****************************************

 

MÜBAREK GECELERLE İLGİLİ İTİRAZ VE CEVAP...

 

 İsim: Sibel Şahin

İslamın mubarek denilen kandil gecelerini reddetmediğini bunları kabul ettiğini söylüyorsunuz; ancak uygulamaya bakıldığında rasulullahın böyle bir uygulamasının olmadığını ki kaldıki efendimizin kendi doğumunu kutlaması şaşırtıcı olur ki kur'anda da kadir gecesi ve mirac dışında (miracın tarihi belli olmamakla birlikte) herhangi bir gecenin bulunmadığını görmekteyiz. bu gibi uygulamalar islama hicretten üçyüz yıl sonra fatımiler tarafından sokulmuş olup alimlerin büyük çoğunluğu tarafından ittifakla haram yada bazılarınca mekruh görülmüştür. mevlidin tarihi rasulun doğum tarihine rastlamamakta ve "kim bir kavme benzerse onlardandır" hadisine de aykırıdır çünkü burda hristiyanların hz isa nını doğumunu kutladıkları noelle eşdeğer bir durum taşımıyor mu? beraat gecesi ile alakalı hadisin ise mevzu hadis olduğu yine bilinmektedir (mevzu hadisler bkn.) netice itibari ile ben yaptığım araştırmalar sonucunda bu uygulamaların bid'at olup islama sonradan sokulduğunu gördüm ve bid'atın iyisi kötüsü olmaz . Hayreddin Karaman hocamızın dediği gibi bid'atlar islamın yaşamı değil aksine ölümüdür. her güzel şeye islama zararı yok deyip müsamaha gösterirsek dinin aslından ayrı başka bir din ortaya çıkarmış oluruz; bakınız eski din alimlerinin insanları islama yaklaştırmak için rasul adına hadis uydurmaları sonucu  mevzu hadis diye isimlendirdiğimiz hadisler ortaya çıkmıştır ki sayıları az değildir. yine bir hadiste de "Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti, medine de bir bid'at çıkaran veya bir bid'atçıyı barındıran kimse üzerine olsun ( Buhari, İ'tisam5,6 Medine 1, Cizye 10; müslim, Hac 403,467,469,itk 20)

bundan dolayı, Süfyan-ı sevri ve daha başka islam büyükleri (imamlar) şöyle demişlerdir;Bid'at İblis'e ma'siyetten daha sevimlidir. çünkü bid'atın tevbesi olmaz, ma'siyetin ise tevbesi olur....bkn ibni teymiyye Takva Yolu )demişlerdir. Allah razı olsun, cevap verirseniz memnun olurum.

 

  Cevap:Değerli kardeşim,

Neyin bid’at neyin bid’at  olmadığı alimler arasında hep  tartışıla gelmiştir. Bazıları bu konuda aşırı giderek her şeyi hadiste geçen bid’at sınıfına koymuştur. Bu tabi ki bid’at kavramına verilen anlam farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Kanaatimizce bu hadiste belirtilen bid’at dini bozan tahrif eden ve dinde aslı olmayan şeyleri içerisine almaktadır. Örneğin tervavih namazının cemaatle topluca kılınması Hz. Ömer(ra) döneminde başlamıştır ve kimse Hz. Ömer’i (ra) bid’at hadisiyle tehdit etmemiştir. Zira teravih namazının kılınması asıl olarak vardı, ancak Hz. Ömer -tabiri caizse- bu konuda teknik bir düzenleme yaptı. Peygamberimiz zamanında  mescitte her namazın ardında Kur’an okunmuyordu, ama şimdi camilerimizde  namazlardan sonra Kur’an okunmakta.. şimdi biz bunu  bid’at sayıp  yapanları sapmakla mı suçlayacağız. Zira  o gün Kur’an zaten her yerde okunuyordu, oysa günümüz insanları camide de Kur’an dinlemezse Kur’an’dan kopup gidecekler.

  Ancak elbette “ıskat-ı salat” gibi, türbelerde bez bağlamak gibi şeyleri hoş göremeyiz ve sanırım esas hadiste uyarılanlar da bu tip uygulamalar olsa gerek.

   "Kim bir kavme benzerse onlardandır" hadisini de doğru anlamak lazım. Elbette ki her milletin bir takım davranışları bir birine benzeyebilir. Burada kınanan durum bir şey yanlış olmasına rağmen, düşünmeden, sadece, onlar yapıyor biz de yapalım onlara benzeyelim, düşüncesiyle hareket etmek olsa gerektir. Zira bir milletin, toplumun yaptığı bir davranış özü itibariyle iyiyse,İslam’a ters değilse  bunlardan yararlanılabilir. Örneğin şu olayda olduğu gibi:

-          İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine'ye gelince, yahudileri Aşüra günü oruç tutar gördü. Onlara:

-         "Bu da ne, (niçin oruç tutuyorsunuz)?" diye sordu.

"Bu, sâlih (hayırlı) bir gündür. Allah, o günde Beni İsrâil'i düşmanlarından kurtardı. (Şükür olarak) Hz. Musa o gün oruç tuttu '' dediler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):

"Ben Musa'ya sizden daha layığım" buyurup o gün oruç tuttu ve müslümanlarada tutmalarını emretti.

Buhari, Savm 69, Enbiya 22, Fedailul-Ashab 52, Tefsir, Yünus 1, Tâ-hâ 1, M üslim, Sıyâm 127, (1130); Ebu Dâvud, Savm 64, (2444).

   Bu münasebetle Müslümanların peygamberimizin doğumunu Kur’an okuyarak, dua ederek kutlamaları bid’at ya da Hristiyanlara benzemek gibi düşünülemez.

 Ber’at gecesine işaret eden şu hadisi de dikkatinize sunarım:”

 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Allah Teâla Hazretleri, Nısf-u Şa'ban gecesinde(Şaban’ın yarısı gecesinde)  dünya semasına iner ve Kelb Kabilesinin (o zaman koyunları çok olan bir kavim) koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder."

Tirmizi, Savm 39, (739), Rezin bu rivayette "Ateşe müstehak olanlardan" ziyadesini kaydetmiştir.

  Hadiste isim zikredilmeden Ber’at gecesi olarak isimlendirdiğimiz geceye dikkat çekilmektedir. Yüce Allah belli gün, ay ve zamanları diğerlerinden üstün tutmuştur. Bunları değerlendirme konusunda daha hassas olmaya çalışmak normaldir.

  Ancak şunu da kabul ederim ki: Özü itibariyle Kur’anla sünnetle uyuşmayan pek çok bid’at da vardır.  Ancak hangi zamanda neyle uğraşılması gerektiğinin sıralaması iyi yapılmalıdır. Elbette bu konularda kendi hayatımızda hassas olmak çok güzel bir tavırdır.

  Konu uzadı ama, bazı alimlerimizin mübarek geceler diye andığımız gecelerde yapılan tören ve ibadetlere hoş bakmadıklarını ben de biliyorum. Ancak  şunu unutmamalı ki, Türkiye gibi ülkeler de binlerce insan belki sadece bu gecelerde camilere gidiyor ve bir Rab’lerinin olduğunu hatırlıyorlar(binlerce kez maalesef..).

  Bizim bu konudaki düşüncemiz acizane bu şekildedir.Böyle düşünmeyenlere de saygı ve hürmet duyarım. Bilerek ya da bilmeyerek Rabbi’me karşı gelmekten yine O’na sığınırım.

 Allah razı olsun. Selam ve dualarımızla…

***************************************************

KÜRTAJ CAİZ Mİ?

 

İsim = kader
e-mail =  ………………….
Soru = merhabalar.benim size sorum eşim  butun uyarilarima ragmen kurtaj yapıyor.ve ben  ne yapacagımı bilmiyorum artık .bu konuda bana bilgi verir misiniz.Allah simdiden razı olsun.

 

   Cevap: Değerli kardeşim,

   İslam’a göre insan yaratılmışların en değerlilerinden kabul edilmiştir. İslam’daki bir çok emir yasak ve düzenlemeler de insanın bu değerini korumaya devam etmesine yöneliktir. Bu nedenle bir insanı kasten öldürmek en büyük günahlardan sayılmıştır. Kur’anda Yüce Allah şöyle  buyurmaktadır: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır.”(Nisa Sûresi :93)  Her ne kadar bu ayette kastedilen yaşayan bir insan olsa da İslam alimleri anne karnındaki bebeği de –özellikle belli bir aşamadan sonra- tam bir insan kabul etmişlerdir. ( Aşamaların ayrıntısı birazdan açıklanacak.)

  Değerli kardeşim,

  Kürtaj bildiğiniz gibi  rahme düşen çocuğun alınmasıdır. Belli mazeretleriniz var ve çocuk istemiyorsanız bunu spermin rahme düşmesini engelleyici bazı tedbirler alarak yapabilirsiniz. Yoksa  oluşmaya başlamış bir çocuğun  kasden düşürülmesi ya da aldırılması  yasaktır.

  Değerli  kardeşim,

  Eşinizin niçin kürtaja müracaat ettiğini  ya da niçin çocuk istemediğini  siz  biliyorsunuzdur. Bu konu da eşinizin bazı endişe ve evhamları varsa bunları gidermeye çalışın. Kendisine yoldan geçen bir çocuğu ya da kendi çocuğunu öldürüp öldüremeyeceğini sorun ve yapılan kürtajın da aslında aynı şey olduğunu ve aynı zamanda ahirette cezası olduğunu açıklayın. Tabi ki Yüce Allah’a da  eşinizi bu konuda ıslah etmesi için dua edin.

  Size kürtajla ilgili bir yazıyı (içeriğine  katıldığım için)  aktarıyorum. İnşallah yararlı olur.

"Kürtaj, İslâm’a göre caiz midir?

Çocuk aldırma (kürtaj) ilk kırk gün içinde olursa günah değil, veya ilk 120 gün içinde olursa günah değil, diyenler bulunmaktadır. Hangisi doğrudur?

Sevgili okurlar, döllenme sonucu meydana gelen ceninin rahime yerleştikten sonra dış etki ve müdahalelerle düşürülmesi, insanlık tarihinin çok eski dönemlerinden beri var olup, aynı zamanda din, ahlak ve hukukun onay vermeyip, önlemeye çalıştığı bir davranış olmasına rağmen, toplumlarda güncelliğini daima koruyan bir olgu olmaya devam etmektedir.

Gerek Yahudilik’te, gerekse Hıristiyanlık’ta ‘çocuk düşürme’ büyük günah sayılıp yasaklanmıştır. Olaya sebebiyet verenler, anne de olsa cinayet işlemekle itham edilerek, ciddi tepki ve cezalara maruz kalmıştır.

İnsan hayatının korunmasını, İslâm Dini temel ilkelerden biri olarak kabul etmekle beraber, insanın en şerefli varlık olup, saygınlığı ve dokunulmazlığının muhafazası konusunda da ısrarla durur. İnsan hayatı ve yaşama hakkı, erkeğin spermi ile kadının yumurtasının birleşerek döllenmesi sonucu ceninin meydana geldiği andan itibaren başlamaktadır. Artık bu safhadan itibaren yaşamak, Allah tarafından verilmiş temel bir hak olup, o andan itibaren hiçbir kimseninki buna anne-baba da dahil, verilen bu hakka müdahale etmesine izin verilmemiştir.

Başlangıçta anne-babanın çocuk sahibi olup-olmamak noktasında iradeleriyle seçme hakkı vardır. Yani, çocuk yapmak istemediklerinde gebeliği önleyici tedbirleri almalarına dinen izin verilmiştir. Ama korunmalarına rağmen gebelik meydana gelecek olsa, doğacak olan çocuğun yaşama hakkını elinden almaya hiçbir kimsenin hakkı yoktur. Çünkü, insanın var olmasını isteyen, yaratan ve ona ömrünü veren Yüce Allah’ın kendisidir.

Kur’an’da çocuk düşürme ile ilgili özel bir hüküm görülmemekle birlikte, Hz. Peygamber (sas), zamanında meydana gelen kasten çocuk düşürme olaylarını cinayet olarak adlandırıp bunu işleyen veya sebebiyet verenlerin maddi tazminat ödemelerini emretmiştir. Bu durum gösteriyor ki, ayetlerde geçen dini telkin ve emirler anne karnındaki çocuğun hayat hakkını güvence altına almayı da kapsamaktadır. Bu itibarla İslam hukukunda, tıbbî ve dinî bir zaruret bulunmadıkça anne karnındaki çocuğun düşürülmesi veya aldırılması (kürtaj) anne-baba tarafından yapılmış ya da yaptırılmış olsa bile, olay cinayet (suç) olarak adlandırılıp haram sayılmıştır. Çocuk düşürmenin dinî hükmü genel ilke olarak böyle olmakla beraber, sperm ve yumurtanın hangi evreden itibaren cenin sayılacağı, dinen, hukuken koruma altına ne zaman alınacağı ve ceninin bulunduğu safhaya göre çocuk düşürmenin cezasında, günahında bir farklılık olup olamayacağı İslam hukukçuları arasında tartışmalıdır.

Kur’an-ı Kerim, ceninin yaratılış evrelerinden Mü’minûn Sûresi 12-14 ayetlerinde bahsetmekle beraber, bu evrelerin ruhun üflenişi ile bir ilgisinin olup olmadığının açıklamasını yapmamaktadır.

Hz. Muhammed (sas), bir hadisinde cenine 120. günden sonra ruh üfleneceğinden bahsetmiştir (Buhârî, “Bed’ü’l-halk, 6). Ruhun üflenmesinin ilk kırk günden sonra olduğuna işaret eden hadisler de bulunmaktadır (Müslim, “Kader”, 2, 4; Müsned, III, 397).

Kur’an-ı Kerim’in bu konudaki dolaylı ifadesi ve hadislerin ifade ettiği mana ve o manadan ne kastediliyorsa şüphesiz ki o maksat haktır ve gerçektir. Ayrıca o yıllarda tıbbî bilgiler ceninin yaratılışı ve safha safha gelişimini izah edemediği için fakihlerin farklı ölçü ve görüşlerle hüküm vermelerine sebep olmuştur. İçlerinde bazı Hanefîlerin de bulunduğu bir grup İslâm hukukçusu 120 gün (4 ay)’den önceki çocuk düşürmeyi (çocuk aldırma=kürtaj), tam oluşmuş bir çocuk düşürme saymazken, bir gurup Malikî ve Hanbelî İslâm hukukçuları da 40 gün (bir ay on gün) den önceki çocuk düşürmeyi, (çocuk aldırma=kürtaj) tam oluşmuş bir çocuk düşürme saymazlar. Bu görüşlerin toleranslı bir tavır sergilemeleri, ruhun üflenme safhasının kimilerine göre 40., kimilerine göre 120. gününden itibaren meydana geldiğini ve ceninin canlılığını buna bağlamalarındandır.

Bugün bile mahiyetini bilmediğimiz ruhun üflenmesi meselesinin, ceninin canlılığı ile aynı şey olduğunu iddia etmek ve savunmak mümkün değildir. Çünkü, günümüzde tıp ilmi ceninin döllenmeyi takiben başlı başına bir canlılık ve bütünlük arz ettiğini, yaratılışının tamamlandığını, birkaç haftadan itibaren vücut organlarının teşekkül ettiğini, hatta kalbin çalıştığını, atışlarının da tespit edildiğini ortaya koymaktadır. Bu bilgilerin ışığında, canlılık bakımından ceninin 120. günün evveliyle sonrası arasında bir farklılık göstermediği ortaya çıkmaktadır. Bu durumda ilk 120 gün içindeki bebeklerin düşürülmeleri veya kürtaj yoluyla alınmaları, dinen cinayet ve günah olan çocuk düşürme fiilinin kapsamı dışında tutmak mümkün değildir. Yani, gebeliğin ilk üç ay içinde sonlandırılması da cinayettir. Nitekim İslâm hukukçularının çoğunluğu, cenin hangi safhada olursa olsun, düşürülmesini caiz görmezler. Mezheplerde hakim olan görüş de bu yöndedir. İmam Gazâlî buna örnek olup, ceninin ilk safhasından itibaren düşürülmesinin caiz olmadığını, aksi takdirde cinayet işlenmiş olacağını ifade eder.

Sonuç olarak; anne hamileliğinin ilk ayından itibaren canlı bir bebek taşımaktadır. Bu bebek ona lutfen verilmiş bir emanettir. Bebeğin, ana vücudunda gelişip büyümesine izin vermeli ve anne olmanın ulvi hazzını bedeniyle, ruhuyla yaşamayı başarmalıdır. Bunu yaparken, daima kendisinin ve bebeğinin geleceği için Yüce Allah’ın yardımını, desteğini dualarında dilemelidir." 

 Fakat bu konuda biraz daha farklı düşünen Prof. Dr. Faruk Beşer'in kürtajla ilgili yazısını okumak için tıklayınız(Kürtaj).

Selam ve dualarımızla...

******************************************************************

 KADIN-ERKEK TOKALAŞMASI

 R. Buran…

Sayın hocam dinimize göre kadın ve erkeğin tokalaşması caiz midir? Ayrıntılı
bir şekilde açıklarsanız memnun olurum, teşekkürler.

 Cevap:

Değerli kardeşim,

İslam, kadın ve erkeğin yapılarını  dikkate alarak, kadın erkek münasebetlerine belli düzenlemeler getirmiş ve  tedbirler almıştır. Bu düzenlemeler  yapılırken de asla erkeği üstün görmek ya da kadını dışlamak gibi bir durum söz konusu değildir. Zira erkek de, kadın da Allah’ın kullarıdır ve üstünlük ancak Yüce Allah’a sorumluluklarını yerine getirip, O’ne sevgi ve saygı duymakladır(takva).

  Erkek ve kadının tokalaşması olayı da, bazı zaaflara ve günahlara yol açmaması için hoş görülmemiştir. Malumunuz peygamberimiz kadınlardan beyat alırken onların ellerini tutmadan(musafaha etmeden) bey’at almıştır.

 Ancak çağımız alimlerimizden Yusuf el- Kardavi bu konuda şöyle demektedir:”Nebi (sav)’in kadınlarla musafaha etmeyişi de musafahanın(tokalaşma) haram oluşuna delalet etmez. Ancak O’nun(peygamberimizin) bunu, haram olduğundan dolayı terk ettiği sabit olursa o başka. Oysa O(sav), haram olan şeyleri terk etmesi yanında, bazı mekruhları, evlâ olan hususlara aykırı gelen bazı şeyleri ve hatta bazı mübahları bile terk ediyordu….” (Sünneti Anlamada Yöntem,el Kardavi,Rey yayıncılık,s:310)

  Netice olarak şunları söyleyebiliriz: Şehvetle yapılan tokalaşma haramdır. Şehvet bulunmaksızın bazı şartların zorlaması altında yapılan tokalaşmalara ise haram denilemez. Ancak mümkün derece  zorunlu kalmadıkça  bundan  da kaçınmaya çalışmalıdır.

   Ayrıca Prof.Dr. Hayrettin Karaman hocamızın konuyla ilgili bir soruya verdiği cevabı da aktarmak istiyorum:
"... "Erkek, kendisiyle evlenmesi caiz olan bir kadınla tokalaşırsa, ahirette avucunun içine kızgın demir/cıva eriyiği konarak cezalandırılacağı"nı ifade eden söz hadis değildir, uydurmadır. Peygamberimizin, kadınlarla -bey'at yaparken- el ele tutmadığı şeklinde bir bilgimiz var. Bu, haram kıldığını göstermez; O'nun her "terk"i; yani bir şeyi yapmaması nehiy (yasaklama) mânasna gelmez. Yasak ve haram olduğuna dair başka delillere ihtiyaç vardır. Peygamberimizin ve sahabenin yaşlı kadınlarla musafaha (tokalaşma) yaptıkları biliniyor (Kâsânî, Bedâyi', Beyrut, 1997, C.V, s.495 vd.). Fıkıhçılar "kadınla erkeğin musafahası" konusunu "kıyas" ile hükme bağlamışlar ve şöyle demişlerdir: "Kadınların el ve yüzleri avret değildir, bunlara şehvetsiz bakılabilir. Ama dokunmak şehvet celbi bakımından daha etkilidir, bu bakımdan avret yerine bakmaya ve dokunmaya benzer; bu sebeple dokunma caiz olmaz." (Kâsânî, s.489). Bu gerekçeye göre, âdeten (yaygınlaştığı ve alışıldığı için) şehvetin sözkonusu olmadığı durumlarda ele dokunmak (musafaha) caiz olmaldır. Nitekim Ahmed Şerbâsî gibi bazı önemli alimler bu kanâati (gerekli durumlarda ve şehvet sözkonusu olmadığında musâfahanın caiz olduğunu) ifade etmişlerdir (Yes'elûneke fi'd-dîni ve'l-hayât, Beyrut, 1980, C. V, s. 86). Âdet, ihtiyaç ve bu mânada zaruretin de "bakma ve dokunmanın caiz olması" konusundaki etkisini, yine Fıkıhçıların, cariyelerin bulunduğu ve alınıp satıldığı zamanlara ait olan şu ictihadlarında görüyoruz: "Bir kimse, sahibi olmadığı cariyeye baktığında veya dokunduğunda cinsel tahrikten çekinirse (böyle bir ihtimal varsa) bakması ve dokunması caiz değildir. Ancak bu cariyeyi satın almak istiyor da bu sebeple bakıyor veya dokunuyorsa caiz olur; çünkü işine yarayıp yaramayacağını ancak böyle anlar ve buna ihtiyac vardır; bu bakma, gerektiğinde hâkimin, şahidin, evlenmek isteyenin bakmasına benzer; yani ihtiyaç bulunduğu için bu durumlarda da -şehvet ihtimali bulunmasına rağmen- bakma caiz olur..." (Kâsânî, 491).
Bu nakil ve yorumlardan sonra size şunu söyleyebilirim:
Siz elbette göreve devam edeceksiniz ve anlattığınız durumlarda, mesela karşı tarafın imanına, din duyusuna zarar vermemek için musafaha da yapacaksınız. Gerekmediği yerlerde ve imkan bulup da anlattıktan sonra bunu yapmazsınız. Anlatırken de "şehvet duyma" gerekçesinden söz etmemek gerekir; çünkü bu söylem, müslüman erkeklerin şehvet düşkünü, hatta seks manyağı olduklar ithamına yol açıyor. Esasen Kur'an'da veya Sünnet kaynağında açıklanmış böyle bir gerekçenin bulunmadığını, bunu fıkıhçıların kendi ictihadlarına (yorumlarına) dayanarak söylediklerini yukarda zikrettik. Böyle bir âdetin (genç kadınla erkek arasında tokalaşmanın) bulunmadığı yer ve zamanlarda genç kadın ve erkeklerin birbirlerinin ellerini tutmalarının cinsel duyguyu harekete geçirme ihtimali elbette daha fazladır ve fıkıhçılar bu yönden haklı olabilirler. Bugün ise hem âdet yaygınlaşmıştır, tabîîleştiği için şehvetle ilişkisi zayıflamıştır, hem de sorunuzda ifade ettiğiniz şekilde bazen gerekli hale (ihtiyaç/zaruret haline) gelmektedir. Bu sebeple -açıklanan çerçeve ve mânadaki zaruret dışında bunu yapmak istemeyenlerin- uygun zamanda ve uygun bir üslup içinde, "Bizim geleneğimizde yok, Peygamberimiz yapmamış, kadim fukahâ, ortada bir ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça caiz görmemiş, biz de yapmıyoruz" demeleri yeterlidir.(www.hayrettinkaraman.net)

 

  Konuyla ilgili günümüz alimlerinden Mustafa İslamoğlu da konuyu değerlendirip şu neticeye varmaktadır :

Bu hususta azimet mümkün olduğunca (tokalaşmaktan) sakınmaktır. Fakat muhatabın yanlış anlayacağı durumlarda, hassaten inancınızı ilzam edecek durumlarda, hele onun onurunu rencide edecek ve sizden nefret ettireceğini bildiğiniz durumlarda bu ruhsatı kullanmak azimetin ta kendisi olabilmektedir.(http://www.mustafaislamoglu.com/haber_detay.php?haber_id=248)

  Selam ve dualarımızla… 

***************************************************************

 

  MÜBAREK GECELER İSLAM'DA VAR MIDIR?

    İsim:Sibel ŞAHİN

   Soru:s.a mevzu hadisler ile alakalı daha doğrusu mevzu hadisleri bulabileceğim türkçe bir kaynak ismi verebilirmisiniz( yaşar kandemir ve abdulfettah ebu gudde' nin dışında)

islamda olmadığı halde insanlara islamın bir parçasıymış gibi gösterilen geceler için ne düşünüyorsunuz? ben islam ilimleri alanında kendimi geliştirmek istiyorum bu konuda destek alabileceğim bir eğitim kurumu var mı? selamun aleykum Allah razı olsun

  Değerli kardeşim,

  Mevzu hadisler konusunda sizin de belirttiğiniz isimler dışında Türkçe verebiliceğim bir kaynak ismi yok. Ancak hadis usulü araştırmalıyla ilgili eserlerde bu konu bölüm olarak ele alınmakta.

   Abartmamak ve amacının dışına çıkarmamak kaydıyla insanların -en azından bu vesilelerle- ibadete yönelmelerinde bir sakınca olmasa gerektir. Ayrıca şu ayrımı da doğru yapmak lazım. Bu geceler mi İslamda yok, yoksa bu gecelerin bizim ülkemizde olduğu gibi kutlanması/ ihya edilmesi mi? Şüphesiz Kadir gecesi, Berat gecesi, Mirac gecesi, Mevlid Gecesi İslam'ın reddettiği geceler değildir. Bilakis  Kur'an Kadir Suresi'nde Kadir gecesine açıkça vurgu yapmakta, Berat gecesi'ne ise işaret edilmektedir. Aynı şekilde Mirac olayı da vuku bulan  bir olaydır.

   Ama tabi ki insanların bir yılı günah içerisinde geçirip de, bir gece de "her şeyi halladeceklerini" düşünmeleri ya da böyle düşündürülmeleri yanlıştır.

   İslam ilimlerini öğrenmedeki gayretinizde Yüce Rabbim  sizi başarılı kılsın. Nerede yaşadığınızı bilemediğim için bu konudaki sorunuza yardımcı olamıyorum. Ancak özellikle  Muhterem Mustafa İSLAMOĞLU Hocamız'ın tefsir derslerini takip etmenizi öneririm. Bu dersler İstanbul'da yapılmakta ve eş zamanlı olarak internette yayınlanmakta. (www.tefsirdersi.com siteye ücretsiz üye olup bilgisayarınıza da bu dersleri yükleyebiliyorsunuz.)

   Selam ve dualarımızla...

  KADINLARIN ÖZEL HALLERİ...

  İsim = sibel şahin
  
sibelsah@y.....com
Soru= kadınların özel hallerinde namaz kılabilmelecekleri kuran okuyabilecekleri vs.. tarzı son dönemlerin en güncel konuları olan bu durumlara delil olarak kullanılan hadislerin olduğu söyleniyor fakat ben böyle bir hadise rastlayamadım mümkünse hangi kaynakta bulunduğunu söyleyebilirmisiniz?
kur'an da hangi hallerde namaza yaklaşılmayacağını anlatan ayette kadınların hayız hali bulunmamakta bu delil olarakmı alınıyor ?

    Değerli kardeşim,

  Sizin de belirttiğiniz gibi Kütübi sitte'deki hadisler  asrı saadette hanımların özel halleri başladğı andan itibaren namazı ve orucu terkettiklerine işaret etmektedir:

- Hz. Aişe radıyallahu anha'nın anlattığına göre, bir kadın kendisine: "Temizlendiğimiz zaman kıldığımız mutad namaz bize yeter mi (hayızlı iken kılamadıklarımızın kazası gerekir mi?)" diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir:

"Sen Harûriyye (Hârici)misin? Biz Resûlullah aleyhissalatu vesselam'la beraberken ay hali gördüğümüzde, tutamadığımız oruçları kaza etmemizi söylerdi, fakat namazların kazasını söylemezdi."

Buhari, Hayız 20; Müslim, Hayız 67, (335); Ebu Davud, Taharet 105, (262, 263); Tirmizi, Taharet 97, (130); Savm 68, (787); Nesai, Hayz 17, (1, 191, 192), Savm 64, (4, 191).

  Kur'an'da ise şöyle buyurulmaktadır:"-Ey Muhammed! Sana kadınların ay başı halinden de soruyorlar. De ki: O bir eziyettir(kadın için sıkıntı verici bir durumdur.) Onun için ay başı halinde oldukları zaman kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman ise Allah'ın emrettiği yerden onlara varın, yaklaşın Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.(Bakara Sûresi:222)

     Yüce Allah kadınlara bu sıkıntılı günleri için bazı kolaylıklar sağlamıştır. Buna uymalıdır. Bu zamanlarda tesbih ve zikirler söylenmelidir.Alimlerimizin çoğu bu zamanlarda Kur'an  okunamayacağını belirtmekteler, ancak Kur'an'ı dinlemede hiç bir sakınca yoktur.Hele de günümüz teknolojisi Kur'an dinlemek için bir çok imkanlar sunmakta. Ayrıca Kur'an'ın anlamını okumukta da hiçbir sakınca yoktur bilakis  sevap vardır. 

    Selam ve dualarımızla...

 

 CARİYE KİME DENİR?

 

 İsim = Yalçın Ekşi
e-mail = yalcineksi@m...et.com
Soru = Cariye kimlere denir ? Cariyelerle ilişki ne boyutta olabilir. Günümüzde kimlere cariye diyebiliriz ? Teşekkür ederim.Saygılarımla.

 

Cevap:

Değerli Kardeşim,

  Savaşta ele geçen gayr-i Müslim kadın esirlerden, devlet tarafından Müslümanların zimmetine verilenlere  “cariye” ismi verilmektedir.

  Konuyu doğru anlamak için “kölelik” olayına biraz açıklık getirmek gerekmektedir. “Kölelik” kurumu Müslümanlar tarafından ortaya çıkartılmamıştır. Bilakis İslam tedrici olarak(kademeli olarak) köleliği kaldırmayı hedeflemiştir.(Örneğin bir kısım günahların affı için köle özgürleştirme(azad)  şartı getirilmiş,ve kölelerin belli ücret karşılığında özgürlüklerini satın almalarını kolaylaştırmıştır.)

  Bununla birlikte İslam’ın geldiği asırda savaşlardaki esirlerin köleleştirilmesi yaygın bir uygulamaydı. Müslümanların bunu tek taraflı kaldırmaları mümkün olamazdı. Dolayısıyla “kölelik/cariyelik” İslamın teşvik ettiği bir kurumdan ziyade o günün şartlarında dünyadaki savaş hukuku uygulamalarının ortaya çıkarttığı bir kurumdur. (Bildiğiniz gibi yakın zamana kadar Amerika'da devam etmiştir.) Ancak İslam buna da insani düzenlemeler getirmiş ve  askerlerin girdiği yerlerde fütursuzca talan yapmalarına ya da sınırları aşmalarına izin vermemiştir. Oysa gayr-i Müslimlerin girdikleri ülkelerde oranın insanlarına nasıl bir uygulama da bulundukları gözler önündedir. (daha önce Bosna Hersek’te... günümüzde Irak’ta vb… tabi bunlar ortaya çıkarılabilenler..)

      Kanaatimizce  uluslar arası hukuk, esirler arasında insani uygulamaları karşılıklı olarak yerine getirdiği takdirde Müslümanlar da buna herkesten önce uyar.

    Kanaatimizce günümüzde cariye diye nitelenecek kimseler yoktur. Tarihin ilerleyen dönemlerinde  gerekiyorsa konu o günün İslam alimleri tarafından yeniden değerlendirilir.

 Konuyla ilgili günümüz İslam alimlerinden Prof. Dr. Hayreddin Karman şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

"İslam geldiğinde dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Arabistan'da da köleler ve cariyeler vardı. Onlara hayvan muamelesi yapılırdı. Sosyal ve ekonomik hayat -kapitalist düzendeki faiz gibi- köle ve cariyenin varlığına dayalıydı. Bunu derhal kaldırmak makul ve mümkün olmadığı için İslam iki aşamalı bir yol izledi. Birinci aşamada köle ve cariyelere önemli haklar tanıdı, durumlarını iyileştirdi. Bu o derecelere vardı ki, Peygamberimiz "Köle ve cariyelere yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, yapamayacakları işleri yüklemeyin, onlara 'Kölem, kulum, cariyem' demeyin, "Oğlum, kızım' deyin" buyuruyordu. İkinci aşama ise kölelik ve cariyeliğin ortadan kalkmasını hedefliyor, bu maksatla "ibadet niyetiyle veya mecburen azad etme, çalışarak bedelini ödemek suretiyle hürriyete kavuşma, bedeli ödemeyi kolaylaştırmak için zekat gelirinden pay ayırma, köleleştirme kaynaklarını daraltma…" gibi tedbirlere, düzenlemelere yer veriliyordu. Müslümanların ihmalleri yüzünden gecikse de zamanı gelip kölelik kaldırılınca her düzenden önce İslam'ın hedefi gerçekleşmiş oldu. Bugün cariye yoktur, İslam'a göre olması da mümkün değildir." (http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=8442&y=HayrettinKaraman)

 

 

Selam ve dualarımızla...

----------------------------------------------------------------------------------------------

 

VEDA HUTBESİNİN ARAPÇA METNİ...

 

İsim= Metin Esmenler
e-mail = esmenler@ya.......


Soru = Selamün Aleyküm
Sevgili Peygamberimiz S.A.V. Efendimizin VEDA HUTBESİ'nin arapça yazılı metnini nerde bulabilirim.
Teşekkürler,Metin Esmenler

 

Cevap:

  Değerli  Kardeşim,

  Öncelikle Veda Hutbesi ile ilgili kısa bir bilgi aktarmak istiyorum: Veda Hutbesi olarak meşhur olan metin, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v)  Veda Haccında yaptığı toplam üç hutbeden oluşmaktadır. Bu hutbe Arafat ve Mina’da parça parça irad olunmuştur(yapılmıştır.)

 Değişik yer ve zamanlarda yapıldığı için de, herkes duyduğu kadarını nakletmiş daha sonra ise bazı siyer kitaplarında (ibn-i İshak ve İbn-i Hişam Sireti) bu parça parça rivayetler bir araya getirilmiştir.

  Bunun için Veda Hutbesi’nin  farklı bölümleri farklı hadis kitaplarında bulunmaktadır. Sahihi Buhari, Sahihi Müslim ve Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned isimli kitabında “Veda Haccı” ile ilgili bölümlere bakarak Arapça metinlere ulaşabilirsiniz. (Daha geniş bilgi  ve Veda Hutbesinin bir kısmının Arapça metni için bakınız: Tecrid-i Sarih Tercemesi,Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları,C.10,S.395-405.)

 

   Selam ve dualarımızla.

----------------------------------------------------------------------------------

ÖRTÜNME NASIL OLMALIDIR?

 

İsim= nil bulbul
e mail =
nil_bul@h ......
Soru = selamun aleyküm size sorum su : Tesettür nasil olmali su an disarlarda gördügümüz afgan kiyafeti dediimiz kiyafet türü tam tesettür müdür ?Kuranin ölçüsü ne? renk önemlimi?illaki pardüsümü? yada dininde belli bir yere gelmis  olan kisilerinde bu tarz giyinmelerinde bir vebal varmidir? pantolon giymenin hükmü nedir? tesekkürler.   İzmir

 

Cevap: Değerli Kardeşim,

             Tesettürün amaçlarından biri Müslüman kadınının kişiliğinin ve şahsiyetinin korunmasıdır. Aynı zamanda tesettür aile yapısın koruyucu bir tedbirdir. Kötü amaçlı bakışlara bir kalkandır.

      Kur’an mümin kadınlardan örtünmelerini istemektedir. Bu örtünün nasıl olması gerektiği alimler arasında farklı şekillerde  değerlendirilmiştir. Ancak özet olarak şunu söyleyebiliriz:

Müslüman kadın el,yüz ve  ayakları dışında kalan vücudunu örtmekle sorumludur. İslam  evrensel bir dindir. Elbette dünyanın her tarafında farklı giyinme şartları vardır. Buna göre  belirttiğimiz yerler dışında bütün vucut örtülmelidir. Bu örtü kadının vücut yapısını (yani kadınlık özelliklerini) belli etmeyecek bollukta  olmalıdır. Ayrıca  vücudu göstermeyecek bir kalınlığa sahip olmalıdır. Bir de erkeğe benzetici kıyafetler olmamalıdır.   Bu ölçülere uymak kaydıyla kadınlar  bulundukları şartlara göre (örneğin köyde çalışan bir kadınla şehirde gezen kadından aynı şeyleri giyinmesi istenemez. Zira köylü bir hanım tarlada pardesüyle çalışamaz.) farklı giyim tarzlarını seçebilirler. Bu konuda da orta yolu izlemelidir. Fıkıhta “ruhsat”  ve “azimet” kavramları vardır. (yani üst sınır ve alt sınır.) 

  Buna göre Afgan kıyafeti olarak nitelediğiniz kıyafet yukarda belirttiğimiz şartlara uyduğu müddetçe giyilebilir.

  Pantolonlar ise erkeğe benzememek şartıyla ve üzerine  bel aşağısını örtecek bir şey giymek ve bol olmak şartıyla giyilebilir.

  Kanaatimizce, pardösü tesettürün amaçlarını sağlamaya daha uygun bir giysidir ama zorunlu değildir.

   Yukarda kısaca değindiğimiz gibi üst sınırı(azimet) ya da alt sınırı(ruhsat) seçmek insanların kendisine kalmıştır. Bu konuda İslam ölçüleri içerisinde kalındığı sürece herkes birbirine hoşgörü göstermelidir. Kimse kendi tercihini başkasına da zorlamamalıdır.

   Ancak bu  konuda da nefsimizin arzularına  uyarak belirtiğimiz sınırlar  da zorlanmamalıdır.

  Selam ve dualarımızla…

-------------------------------------------------------------------------------------

 KADINA BAKIŞ…

İsim = Mine
e mail =
mineleyla@yn....
Soru = İslam kadına bu kadar  değer verirken neden islami çevre içindeki beyefendiler kadına ortaçağdaki papazların gözüyle bakıyorlar*istisnaları saymıyorum ama genelin durumu bu ne yazıkki*başörtülü bir bayan olarak kendimi hem içten hemde dıştan baskı altında hissediyorum.

 

Cevap:

 Değerli Kardeşim,

 Yüce Allah Kadını da erkeği de  “insan” olarak yaratmış ve bu şekilde muhatap almıştır. Allah katında insanlar erkek ya da kadın oluşlarına  göre  değil “nitelik ve kazanımlarına”  göre değerlendirilecektir. Kur’anda Yüce Allah şöyle buyuruyor:“ Rableri onlara şu karşılığı verdi: "Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim(çalışmasını boşa çıkarmayacağım). Sizler birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler... Onların günahlarını elbette örteceğim ve Allah katından bir mükafat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de koyacağım. En güzel mükafat Allah katındadır". Ali İmran Suresi:195

 Kadın konusu her zaman bütün düşünce akımlarında tartışılmıştır. Ancak her şey Yüce Allah’ın belirttiği konumda güzel ve doğrudur.

 Günümüz Müslümanlarının kadın’a   bakışında bazı sorunlar olduğu doğrudur. Ancak bu sorun sadece Müslüman kesime özgü değildir. İslam daha doğru anlaşıldıkça ve öz kaynaklara inilip sağlıklı tahliller yapıldıkça bakış açıları da düzelecektir.

  Müslüman erkeklerin kadını değerlendirmesinde bazı sorunlar var, ancak Müslüman kadınlarında bu konuda tam bir zihin duruluğu içinde olduğunu söylemek zor.

 Evet, erkek de kadın da Allah’ın kullarıdır ve her biri Yüce Allah’a karşı sorumluluk taşımaktadır. Uç noktalardan kaçınarak herkes tabiatını ve tabiatının özelliklerini ve görevlerini kabullenecektir.

  Herkes birbirine  cinsiyetinden ziyade, öncelikle “insan” diyerek bakmalıdır.

 Şüphesiz konu bu sütunlara sığmayacak kadar geniş. Bu konuda “denge” noktasını çok iyi yakalamış ve  sağlıklı sonuçlara ulaştıran, değerli âlim Mustafa İslamoğlu’nun iki yazısını sütunumuza alacağım.  Lütfen bu yazıları okuduktan sonra  sormak istediğin olursa tekrar yazınız.

 (Yazıları okumak için linki tıklayınız.)

 Selam ve dualarımızla…

----------------------------------------------------------------------------------------------

    

HİSSE SENEDİ VE BORSA

İsim = Enez
Soru = Borsa ve hisse senedi alıp satmanın dinen bir sakıncası var mıdır? Cevabınızı mail adresime gönderirseniz sevinirim
.

  Cevap:

   Helal  ticaretle uğraşan şirketlerin hisseleri alınıp satılabilir. Böyle yapmakla o şirkete (kar ve zarar olarak) ortak olmuş olursunuz.

       Ancak İslama göre haram olan işlerle uğraşan (faiz, içki.kumar vb…) firmaların hisselerini almak ve satmak caiz olmaz. 

   Faizli bonoları alıp satmak ise caiz değildir.

       Borsada yapılan da  firmaların hissesinin alıp satmak şeklinde işlediği müddetçe haram değildir.

    Ancak  yine de borsa konusunda dikkatli ve ihtiyatlı olmak gerektiği kanaatini taşımaktayım.

   Bu konuyla ilgili olarak daha geniş bilgiyi günümüz alimlerinden Prof. Dr. Hayreddin KARAMAN Hocamız’ın İslam’ın Işığında Günün Meseleleri  isimli kitabında bulabilirsiniz. (Bakınız cilt 3, sayfa 261 vd.)

 

                  Selamlar.

--------------------------------------------------------------------------------------

 

GELİRİNDE HARAM OLANIN İKRAMINI KABUL ETMEK…/ ZULME ORTAK OLAN FİRMALARIN MALLARINI ALMAK VE SATMAK…

İsim = Türker Şengül
Sorular = 1- Gelirini bir kısının haram olduğu bildiğimiz kişilerin ( özellikle akraba ve komşu gibi ) ikramları karşısında ne yapmalıyız?
2- Zulme iştirak eden firmaların ürünlerini almanın veya satmanın fıkhi bir sakıncası var mıdır?
 

  Sayın Türker Şengül,

l- İslam fıkıh otoritelerine göre;  bir insanın gelirinde helal ve haram karışıksa bu insanların mallarının helal kısmı dikkate alınarak ikramları,yemekleri,hediyeleri vb… kabul edilebilir. Bunda bir günah yoktur.

  Ayrıca İslam, akraba ve komşu haklarına da büyük önem vermiştir. Akrabalık ve komşuluk bağlarını devam ettirmek gerekir. Yukarıdaki İslam alimlerinin görüşünü dikkate alarak,  malında  size ikram edecek kadar helal mal bulunan kimsenin (özellikle de akraba ve komşu ise) ikramını reddetmemelidir. Ancak bir taraftan da uygun bir üslup ve diyalogla o kimseyi  haramlardan uzak durması ve helal kazancın önemi konusunda uyarmak da gereklidir.

 

2- Yüce Allah zulmü kulları bir tarafa kendisine bile haram kıldığını beyan etmektedir. Ayrıca birçok ayet ve hadiste zalimler ve onlara  yardımcı olanlar kötü sonları konusunda uyarılmaktadır.

        İslam’ın zulüm olarak nitelediği  eylem ve davranışlarda bulunan, ya da  açıkça İslam düşmanlığı yapan veya yapanlara destek olan  firmaların ürünlerini  -hele de başka alternatifler varsa- almaktan ve satmaktan kaçınmalıdır. Zira bunda, dolaylı da olsa zulme ve zalime yardım etmek vardır.

        Ancak İslam dininden olmasa da,  Müslümanlara saygı gösteren en azından düşmanlık yapmayan firmaların malları alınıp satılabilir. 

  İslamî değerlere saygılı olduğunu belirten firma ve tüccarlar da Müslümanları başkalarına muhtaç etmeyecek bir kalite ve hizmet anlayışına ulaşmakla sorumludurlar. Yoksa en azından başkaları kadar bile bir kalite ve hizmet arayışı ve anlayışı  olmadan “biz Müslümanız mecbur bizden alacaksınız” şeklinde bir anlayış da hastalıklı bir anlayıştır.

  Müslüman alırken de satarken de “güven ve emniyetin” temsilcisi olmalıdır.

 

   Allah hepimizi koyduğu sınırlara riayet eden kullarından eylesin. Selam ve dualarımızla…

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

  MÜRŞİD-İ KAMİL'İN ÖZELLİKLERİ

 

İsim = yıkılmaz
e-mail=
byikilmaz@mynet.com
Soru = islam tasavvufunda mürşid-i kamil in alametleri nelerdir?

 
Cevap:

Sayın B. YIKILMAZ

 Öncelikle bu kavram üzerinde kısaca duralım. Mürşid;Yol gösteren,rehber,hayra ulaştıran gibi anlamlara gelir. Kâmil ise olgun,işinin ehli gibi anlamlar taşımaktadır.

  • Dolayısıyla biz, mürşid-i kamil’i dar anlamıyla değil geniş anlamıyla düşünmeliyiz. Yani insanı Yüce Allah’ın rızasına ulaştıracak ve Yüce Allah’ın istediği kıvama getirecek her şey ve her kimse bir mürşiddir. Dolayısıyla en büyük mürşid-i kâmil; Kur’an ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’tir.
  • Bu girişten sonra özetle şunları söyleyebiliriz:
  • Mürşid-i Kâmil öncelikle Kur’an ve sünnete her konuda ittiba etmeli yani uymalıdır.
  • İlmiyle âmil olmalıdır. Yani  hayatıyla ilmi birbirini doğrulamalıdır.
  • Güzel ahlakın temsilcisi olmalıdır.
  • Kendisinden ışık bekleyen insanlara yol gösterecek bir eğitimci kabiliyetine sahip olmalıdır.
  • Yaşadığı dünyanın gerçeklerini bilmeli ve geniş bir ufka sahip olmalıdır.
  • Asla gösteriş, şahsi çıkar ve menfaat peşinde olmamalıdır.

Selam ve dualarımızla...  

_________________________________________________________________________________

   GUSÜL (BOY ABDESTİ)

Tepeden tırnağa kadar vücudun her tarafını hiçbir yer kuru kalmayacak şekilde yıkamak.

Fiil kökünden isim olan gusl, sözlükte; yıkanmak ve temizlenmek manasına gelir. "Gasele" fiili de, kirin suyla giderilmesi ve temizlenmesini ifade eder.

Erginlik çağına gelmiş her müslüman erkeğin ve kadının şu durumlarda boy abdesti alması gerekir:

1) Cünüplük; yani cinsî münasebet, ihtilam ve ne şekilde olursa olsun meninin (sperm) şehvetle vücut dışına çıkması.

2) Hayız (kadının âdet görmesi) ve nifâs (lohusalık) hâlinin sona ermesi.

Bu hallerde gusletmek farzdır. Bazı durumlarda da gusletmek, sünnet veya müstehabdır. Meselâ; Hac ve Umre yapmak maksadıyla Mekke ve Medine'ye girmeden önce, hac mevsiminde Mina ve Müzdelife'de bulunmadan önce; yağmur duasından önce; herhangi bir hayırlı iş için müslümanlarla bir araya gelmeden ve mübarek gecelerde gusletmek sünnet ve müstehabdır. '

Namaz için alınan abdest "küçük abdest" kabul edilerek, gusle "büyük abdest" veya "boy abdesti" adı verilmektedir.

Guslün farzları üçtür.

I) Ağza su alıp  çalkalamak. 2) Buruna su çekmek ve temizlemek. 3) Tepeden tırnağa bütün vücudu yıkamak.

Gusül nasıl alınır?

 1)  Besmele söylenir  ve niyet edilir(Niyet ettim Allah rızası için gusül abdesti almaya). 2) Avret yeri yıkanır ve bedenin herhangi bir yerinde pislik varsa o temizlenir. 3)El yıkandıktan sonra ağza  3 kez su verilerek ağız çalkalanır. 4)Burna 3 kez su verilerek burun temizlenir. 5) Normal abdest alınır. 4) Sonra bütün vücut kuru yer kalmaksızın yıkanır.

Not:Guslün sadece farzlarını yapan da gusül abdesti almış olur.

 EN SON GELEN SORU VE CEVAPLAR İÇİN TIKLAYINIZ...


TAVSİYE SİTE: 1)İslam Hukuku Profesörü Hayrettin KARAMAN'a  daha önce sorulan günümüz sorunlarıyla ilgili pek çok soru ve cevaplarını bu sitede bulabilirsiniz: www.hayrettinkaraman.net 

2)Mustafa İslamoğlu Hocamızın çeşitli dini ve güncel sorulara verdiği cevaplar.

      başa dön    

 
ana sayfa- kuranın  ışığında-dini sorular/cevaplar -   edep ve nezaket kuralları- tavsiyeler- mutlu bir yuva için- yolışığı- bilgisayar dünyası başarı için - yağmur  download kitap - gerekli linkler- önerdiğimiz linkleriletişim - ziyaretçi defteri

website metrics
     İklim Tasarım Kaynak belirtmek şartıyla  sitemizden alıntı yapabilir ve sitemize link verebilirsiniz.