SİTE İÇİ ARAMA
SİTEMİZE GELEN
BAZI SORULAR ve CEVAPLARI
TEMİZLİK,ARKADAŞLIK VE VESVESE
İsim = salih salihoglu
e-mail =
appearen..@mynet.com
Soru = Hocam benim sunni,alevi,gayrimuslim ve ateist arkadaskarim
var.Bu arkadaslarimin ortak ozellikleri temizliklerine dikkat
etmemeleri.Mustehcen yayinlar izleyip meni bulasmis ellerini
yikamadan insanlara ve esyalara dokunuyorlar.Ayrica heladan
ciktiklarinda da ellerini yikamiyorlar.Bu noktada sorum su:Bu
arkadaslar necasetli eller ve bedenle bize,esyalarimiza dokunsalar
veya biz onlarin necasetli ellerine,bedenlerine,necaset bulasmis
esyalarina dokunsak biz de necis olur muyuz,temizlenmemiz gerekir
mi?onlarla el tokalastgimizda ellerimizi yikamamiz gerekir mi?Onlarla
el tokalastigimizda ellerimizi yikamadan namaz kilabilir miyiz?Ayrica
bu sorumun cevabi arkadaslarimin mezhep ve dinlerine gore degisir
mi?Yani bir sunninin necasetine dokunmamizin hukmu ile bir
alevinin,bir gayrimuslimin,bir ateistin necasetine dokunmamizin hukmu
ayni midir?Ben bu yuzden temizlik hastasi oldum,temizlikte asiriliga
kaciyorum.Sorumu etraflica yanitlarsaniz sevinirim.Şimdiden cok
tesekkur ederim
Cevap:
Sevgili Kardeşim,
Peygamber
Efendimiz(sav) de şöyle buyuruyor: “İnsan, dostunun yaşayış tarzından
etkilenir. O halde her biriniz dost edineceği kişiye dikkat etsin!”( Ebû
Dâvûd, Edeb 16; Tirmizî, Zühd 45) Onun için dost
olduğumuz ve zamanımızı kimlerle birlikte geçirdiğimize dikkat etmek
zorundayız. Zira insan çevresini etkileyen ve çevresinden
etkilenen bir varlıktır. Bu nedenle inancımızı ve ahlakımızı
paylaşmayan insanlarla fazlaca düşüp kalkmamalıdır. Yoksa zamanla biz
de onlara benzeyebiliriz. Ancak bu şu demek değildir: Farklı inanç ve
düşüncedeki insanlarla hiç görüşüp konuşmayacağız. Elbette görüşüp
diyalog kuracağız. Ancak inancımıza ve ahlakımıza zarar veren
durumlarda onlardan uzak duracağız. Gereğinden fazla beraber
olmayacağız. Zamanımızı daha çok bizim inanç,ahlak, kültür
değerlerimizi paylaşan insanlarla değerlendireceğiz.
Sorularınıza gelince; ıslak meni,kan vb. üzerinize bulaşıyorsa
pistir,necistir. Sizin üzerinize bulaşmıyorsa size bir zararı olmaz.
Bir eşyaya meni bulaşırsa pis olur, bulaşmadıysa cünüp birinin sadece
dokunmasıyla o şey pis olmaz. Necasetin mezhebi ya da dini olmaz. Pis
olan şey kimden olursa olsun pistir.
Değerli
kardeşim,
Vesvese
şeytanın inançlı insana kurduğu bir tuzaktır. Bazen günahlar, ya da
günahkar insanlarla fazla hemhal olmak, bazen de ayrıntıya fazla
takılmak insanın vesveseye düşmesini kolaylaştırır.
Buhârî ve Nesâî'de gelen bir rivayette: "Bu din
kolaylıktır. Kimse (aşırı gayretle) dini geçmeye çalışmasın, (başa
çıkamaz, yine de yapamadığı eksiklikleri kalır ve) galebiyet dinde
kalır" buyrulmuştur.
(Buhârî, İman 29).
Vesveseyle
ilgili şu yazıyı okuyabilirsiniz.
Vesvese (linki tıklayınız)
Selam ve
dualarımızla…
MESAİ SAATLERİNE
RİAYET(UYMAK)…
İsim = Şebnem
e-mail = scaniky@ya...com
Soru =
Sayin yetkili
Ögrenmek istedigim konu helal kazanc ile alakali:
Ben Muhendisim ve ozel bir sirkette calisiyorum. Yaptigim is proje
bazinda ve cogunlukla bilgisayar basinda geciyor.Isyerimin mesai
saatleri
sabah 8:00 ile aksam 17:30 arasinda. Bu sure zarfinda sabah 10:00 ile
10:15 oglen 12:30 ile 13:30 ve ogleden sonra 15:00 ile 15:15 arasinda
isyerim
tarafindan bana verilmis olan dinlenme zamanlarim var. Ozellikle 15 er
dakikalik iki arada ben kisisel ihtiyaclarim icin internete girmeyi
tercih
ediyorum, ya da farkli yerlerde isimle alakali olamayan islerle mesgul
oluyorum. Genellikle de bu 15 dakikalik sureyi kullanma konusunda pek
hassas davranmayip sureyi uzatarak
dinlenme suremi uzatiyorum. Sizden ogrenmek istedigim yasal dinlenme
suresini
astigim zamanlar icin kazandigim para hak etmedigim para midir? Cunku
ben simdiye dek
onemli olanin yapilan is oldugunu dusunuyordum. Yani bana verilen veya
benden istenen
ve benim sorumlulugumda olan isin istenen zamanda bitirilip
bitirilmemesi benim
icin onemli idi.
Acaba bu konuda yanlis mi dusunuyorum? Onemli olan mesai saatlerine
riayet etmem midir yoksa sorumlulugumdaki isi bitirmem midir?
Aynı zamanda , mesai saatleri içerisinde zaman zaman iş; ile ilgili
olmayan konular (güncel hayatla ilgili) üzerinde aynı odayı
paylaştığımız arkadaşlarla sohbetler yapabiliyoruz, ki bu sohbetler
zaman zaman yarım
saati bulabiliyor. Bu şekilde değerlendirdiğim zamanlarda, şirketin
bana
ödediği para helal midir?
Değerli Kardeşim,
Birilerinin işinde
belli bir ücret karşılığı çalışmak eskiden beri uygulanan meşru bir
yöntemdir. Siz çalıştığınız yer için zaman ayırmakta ve emek
harcamakta ve bunun karşılığında belli bir ücret almaktasınız.
Sorunuza gelince,
işveren çalışan arasındaki münasebetler karşılıklı anlaşma ve
rızaya bağlıdır. Buna göre işveren sizinle belli bir sürede
üreteceğiniz ortalama bir projeye göre anlaşmışsa, o zaman önemli
olan karşılıklı anlaşılan projeyi bitirmek olur. Ancak işverenle belli
mesai saatleri üzerinde belli çalışmaları yapmak üzere anlaşmışsanız,
o zaman elbette mesaiyi nasıl değerlendirdiğiniz de önemlidir. Kaldı
ki belirttiğinize göre işveren çalışanların dinlenmesi için belli
zamanları zaten ayırmış.
Şöyle de
düşünebiliriz, belirttiğiniz durumu işvereninize aktardığınız takdirde
onlar bundan razı olurlar diyorsanız sorun yok. Fakat belirttiğiniz
durumdan işvereniniz razı olmayacaksa o zaman karşılıklı hak söz
konusu olur. Ancak işveren mesai saatleri içerisinde dahi olsa
çalışanlarının farz ibadetlerini yapmalarını engelleyemez.Çünkü her
şeyin yaratıcısı,var edeni olan Yüce Allah’ın hakkının olduğu
yerde, kul hakkından söz edilemez. Ancak çalışan da ibadet
ediyorum diyerek makul süreyi suistimal etmemelidir.
Mesai anında
sohbet etmeye gelince, yaptığınız işi engellemiyor ya da
yavaşlatmıyorsa bunun mahzuru olmasa gerektir.
"Ey insanlar!
Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rızâ ile yapılan
ticaretle yeyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin, Allah şüphesiz ki
size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu
ateşe sokacağız. Bu, Allah'a kolaydır.Eğer siz, yasaklandığınız büyük
günahlardan sakınırsanız, diğer kusurlarınızı örter, sizi güzel bir
makama koyarız.”(en-Nisâ: 4/29-30-31)
Yüce Allah hepimize
helal rızıklar ihsan eylesin ve bizleri helal haram konusunda hassas
kullarından eylesin.
Selam ve
dualarımızla…
KASKO VE HAYAT SİGORTASI...
İsim = turgut özaltolmaz
e-mail = t_ozal......@yahoo.com
Soru = daha önce sormuştum ama cevap gelmedi.hayırlı günler dilerim
öncelikle.araçları kasko yaptırmanın caiz olup olmadığını sormak
istiyorum (kasko sigortası).
Cevap: Değerli kardeşim, daha önce
gönderdiğiniz belirttiğiniz sorunuz elimize ulaşmadı.
İslam alimlerinin bir kısmı bazı
şeyler islami kurallara tam uymamakla birlikte, zamanın şartları ve
bazı zorunluluklar sebebiyle, daha iyisi,dine daha uygun bir çözüm
yolu açılıncaya kadar, bu konulara geçici bir süre
"caiz/yapılabilir" hükmünü vermektedirler. Kasko da bunlardan birisi.
Bu konuda değerli İslam hukuku alimi
Prof. Dr. Hayretten KARAMAN şu
değerlendirmeyi yapmakta:
"İslam'a uygun olan bir sigorta kurumu oluşturmak mümkündür.
Malezya'da böyle bir kurum vardır ve başarı ile işletilmektedir. Bu
sigortanın esası şudur: Malını sigorta ettirmek isteyenler sigorta
kurumuna gelip "üye" olurlar ve belli bir -yıllık, aylık- bedel
öderler, bu para onların namına kaydedilir, toplanan paraların belli
bir miktar hasarları ödemek için ayrılır, geri kalan ile yatırım ve
ticaret yapılır, buna da bütün üyeler ortaktır, bu ticaretin geliri
bazen o kadar olur ki, hem bütün üyelerin "bu şekilde sigortalı"
hasarları ödenir, hem de üstüne para kazanırlar. Gelir fazla olmazsa
hasarlar fondan (toplanan paradan) ödenir. Kurumun giderleri de yine
fondan ve ticari, gelirden karşılanır.
Türkiye'de böyle bir sigorta kurumuna izin verilmedi. Bu sebeple
-yani İslam'a uygun olan sigorta kurumu bulunmadığı için- ve
müslümanların da araba, ev, dükkan, mal, sağlık gibi değerlerini hasar
ve zarara karşı yardımlaşarak korumaya (zarar gördüğünde yerine
koymaya, yaptırmaya, tedavi, ettirmeye...) ihtiyaçlar olduğu için,
mevcut sigorta şirketlerine bunları sigorta ettirmeleri -fıkıhta
zaruret sayılan bu ihtiyaç sebebiyle- caizdir. Kasko da böyledir.
Hayat sigortasının hasar, zarar ve ortaklaşa telafi ile bir ilgisi
yoktur; hayat sigortası para verip karşılığında para alma esasına göre
işler; bu sebeple faizciliğe girer ve caiz değildir. (
http://www.hayrettinkaraman.net/konular/ekonomi/sigorta-kasko/ )
Selam ve dualarımızla...
AİLEDEN HABERSİZ
NİKAH,MEHİR...
İsim = Emre
e-mail =
emre_kpck@mynet.com
Soru = aileden habersiz nikah caiz midir?ve imam nikahının
şartları,sünnetleri nedir?mehir nedir?kadın mehirden tamamen vaz
geçebilirmi?veya isteyebileceği en düşük mehir ne olabilir?sorularımı
bir an önce yanıtlarsanız çok sevinirim.ALLAH(c.c.) razı olsun.
Cevap:
Değerli Kardeşim
sorunuzun birinci bölümüne Değerli alim Prof. Dr. Hayrettin
KARAMAN’ın daha önce benzer bir soruya verdiği cevabı alıntılayarak
cevap vereceğim:
“Gençlerin
ailelerden habersiz evlenmesinin, "gizli nikâh" yapmanın hükmü ve
muhtemel sakıncaları nelerdir?
Cevap:
Evlenmenin din, ahlâk, hukuk, aile ve cemiyetle ilgili yönleri,
etkileri, sonuçları vardır. Evlenme akdi yalnızca cinsel ilişkiyi câiz
kılmaz, bunun yanında taraflara birçok haklar ve ödevler de yükler.
Müminlerin eşleri dışında kalan ana baba, büyükler, kardeşler ve diğer
hısımlara karşı da hukuk ve ahlâk alanına giren ödevleri vardır. Ana
babaya haber vermeden, onların rızâsını almadan evlenen gençler ana
babayı derinden üzmüş ve kırmış olmaktadırlar. Bu kırgınlıklar bazan
hayat boyu sürmekte, aile ilişkileri temelden sarsılmaktadır. Bu konu
kendisine sorulan hocalar, dar açıdan (yalnızca evlenme akdinin
unsurları yönünden) bakarak câiz derken, işe bir de evlilik hukuku,
aile ilişkileri ve ahlâk açısından bakmalı, kendi kızları ve oğulları
haber vermeden biriyle evlense bunun kendilerini nasıl etkileyeceğini
düşünmelidirler. Anaya babaya haber vermeden,
onlardan izin almadan, şâhitlere gizlemelerini tembih ederek, nüfusa
da kaydettirmeden evlenme akdi yapanların evlilikleri, yalnızca cinsel
ilişkiyi zinâ olmaktan çıkarsa bile -ki, bunu da kabûl etmeyen
ictihadlar vardır- evlenme hukuku, ana baba hakları ve ahlâk
bakımından birçok sakınca taşımakta ve günaha sebep olmaktadır.
Önemlice sakıncalarından biri de, kızın ayrılmak istemesine, hattâ
fiilen eşini terk etmesine rağmen erkeğin onu boşamaya yaklaşmaması,
bu durumda kızın bir başkasıyla evlenmesinin imkânsız hale gelmesidir.
Bizim tavsiyemiz, evlenmeyi zorlaştıran gelenekleri aşarak kolay ve
ucuz evlenme yollarının açılması, erkeklerin ve kızların evlenme
yaşlarının öne alınması (yirmi beş, otuz yaşlarına kadar
bekletilmemesi), meselâ öğrenci iken evlenen çifte geçim yardımı yapan
hayır kurumlarının oluşturulması ve bu kolaylıklar hâsıl olunca da ana
babaya haber vererek, onların rızâlarını alarak evlenmenin
gerçekleştirilmesidir. Ana babalara düşen vazife de gelin ve damat
seçiminde önceliği çocuklarına vermeleri, ortada önemli bir engel
bulunmadıkça talepleri geri çevirmemeleridir. Gizli evlenmelerin
başlıca sebepleri arasında evlenmeyi zorlaştıran ve Hz. Peygamber'in
(s.a.v.) sünnetine de aykırı olan zorluklar, ekonomik sıkıntılar, ana
babaların anlayış göstermemeleri gibi hususların bulunduğu
unutulmamalıdır.(www.hayrettinkaraman.net)
Gelelim “imam nikahı(!) meselesine
yine bu konuda Prof. Hayrettin KARAMAN Hocamızın görüşlerini
aktarıyorum:
İslâm hukukuna göre evlilik, diğer akitler(sözleşmeler) gibi sırf
medenî bir akittir(sözleşmedir). Dinî bir merci'in mudahalesine
bağlı kalmaksızın, iki şahid huzurunda sadece iki iradenin birleşmesi
ve anlaşmasıyla tamamlanır ve gerekli bütün neticeleri doğurur.
Çünkü İslâm'da başkalarında bulunmayan dinî bir otoriteye sahip "din
adamları" sınıfı mevcut değildir, Dolayısıyla İslâm Hukukunda da, hiç
bir kimse için, Allah ile insanlar arasında vasıtalık etme hak ve
salâhiyeti yoktur. Öyle ki bizzat dini getiren peygamberin dahi dinî
vazifesi tebliğdir, zamanındaki otoritesi de onu uygulamakla
ilgilidir. Nitekim Kur'an ona şöyle der: "Sana düşen -vazife- ancak
tebliğdir."18 "Sen ancak ikaz edicisin, her kavmin de bir rehberi
vardır."19
Bizzat Hz. Peygamber'in, "bir kimsenin Allah nezdindeki yer ve durumu
üzerine hakim olma" manasında bir dinî salâhiyeti yoktur. Aksine her
insanı dine sokan kendi imanı olduğu gibi, dinden çıkaran da kendi
inkârıdır. Ve Hz. Peygamber kızına şöyle demektedir: "Ey Muhammed kızı
Fatıma! Allah nezdinde -sen üzerine düşeni yapmadıkça- sana bir faydam
olamaz; yani senin yerini ben alamam".20 İslâm'da dinî bakımdan
insanlar ancak ilim ve amel farklarıyla yekdiğerinden üstün
olabilirler. "İslâm'ın kabul ve ilân ettiği, açık ve yazılı
hükümler"den ibaret olan şer'î ahkâmı en iyi bilen her kim ise bu
mevzuda söz hakkı -az bilenlerden önce- ona aittir. Onun söz ve rey'i
de sağlam dinî nassların ölçüsüne vurulur.
İşte bu nizamın atmosferi içinde İslâm'da evliliğin, bugün anlaşıldığı
manada dinî; yani dinî bakımdan evlilik akdinin tamam ve neticelerinin
hasıl olmasının, icraatında dinî otorite sahibi kişilerden birinin
müdahalesine bağlı olması tasavvur edilemez. Bununla da İslâm Hukuku,
bugün lâik ve beşerî hukuk sistemlerini benimsemiş bütün devletlerin
kabul ettiği "medeni evlilik" müessesesini düzenleyen ilk sistem
olmuştur. (www.hayrettinkaraman.net)”
Yani imam
nikahı diye islamda bir kavram yoktur.
Önemli
olan yapılan nikahın İslam'ın istediği şartları taşımasıdır. Ancak
elbette dini bilen güzel ahlaklı birisi nikahta dualar okur her iki
tarafa tavsiyelerde bulunursa bu daha güzel bir davranıştır. Ancak bu
nikahın şartı değildir.
Mehir evlenecek
erkeğin kadına bir miktar maddi değeri(para,altın vb…) vermesi ya da
borçlanmasıdır.(yani daha sonra vereceğini sözleşmesidir.) Ayet ve
hadislerde “mehir” konusu geçmektedir.
"Eğer bir
kadını bırakıp da yerine başka bir kadını almak isterseniz, öbürüne
yüklerle mehir vermiş olsanız bile, birşey almayın" (En Nisâ Suresi:
20)
Mehir için
kesin bir rakam yoktur. Ancak erkeğin ve kadının maddi ve sosyal
durumları dikkate alınarak bir miktar belirlenir. Mehir tamamen
evlenen kadını hakkıdır.Ailesi ya da kocası ondan izinsiz hiçbir
tasarrufta bulunamaz. Kadın isterse mehir hakkını kocasına
bağışlayabilir.
Özetlersek:
-Aileden habersiz,
toplumdan gizli nikah,evliliğin amaçlarını yerine getirme ve
özellikle kadın açısından önemli sıkıntılar doğurduğu için bu tür
nikahtan kaçınılmalıdır. (Şafiilerde kadın için ailesinin izni
gereklidir.) Ancak aileler de gerçekten önemli bir engel/sorun
olmadıkça gençlerin evliliğini engellememelidir. Gençler de mümkün
derece ailelerin ikna etmeye çalışmalı ve onların haklı uyarılarını
dikkate almalıdırlar.
-İmam nikahı diye bir
nikah yoktur, dine uygun olarak yapılan nikah vardır(Şahitlerin
huzurunda dinen evlenmesinde sakınca olmayan erkek ve kadının bir birlerini eş olarak kabul etmeleri ve
bunu ilan etmeleri).Bunu da bir imam kıyacak diye bir şart yoktur. Ancak düğün ve
nikahlarımızda Kur'an'dan bölümler okumak,dua etmek çok güzel bir
davranıştır.Nikah ve düğün törenlerinde neler yapılacağı dine
aykırı olmamak şartıyla örf ve geleneklere bağlıdır. Ancak
Peygamberimiz düğünlerde yemek vermeyi tavsiye etmişlerdir.
-Mehir kadının dinen
hakkıdır ve verilmelidir. Nikahın miktarı erkek ve kadının maddi ve
sosyal durumuna göre birlikte kararlaştırılır. Ancak bu konuda da
aşırı gidilip evlilik zorlaştırılmamalıdır. Kadın isterse mehrini
kocasına bağışlayabilir.Ancak koca bu konuda hanımını asla zorlayamaz.
Ola ki kadın ilerde boşanırsa bu mehriyle bir süre idare eder.
-Evlilik önemli bir
iştir. Duygusal ve ani kararlar çoğu zaman yanlış sonuçlar doğurur;
onun için mutlaka akıl da devrede olmalı ve tecrübe,ilim ve ahlak
sahibi insanlara danışılmalıdır.
İnşaallah sorunuza cevap bulmuşsunuzdur. Anlaşılmayan bir nokta varsa
tekrar yazabilirsiniz.Selam ve dualarımızla...
ÖZEL HALDE ELİFBA ÖĞRENMEK
İsim = YILDIZ41
e-mail = GAZI41@WANA...FR
Soru = KADINLAR OZEL HALLERINDE CÜZ ÖGRENE BILIRLERMI?
Cevap: Evet öğrenebilirler, hiçbir sakıncası yoktur.
Selam ve dualarımızla....
SAÇI
BOYATMAK
İsim= osman colak
e-mail = www.fener19.@..mail.com
Soru: = saca boya yakmak gunah midir?
Cevap: Değerli Kardeşim, Sorunuza Prof.Dr. Hayrettin Karaman'ın
GÜNLÜK HAYATIMIZDA
HELALLER VE HARAMLAR isimli eserinden konuyla ilgili bölümü
aktararak cevap verelim:
"Saç
ve sakalı boyamak:
Peygamberimizin (s.a.v.) çağında yahûdi ve hristiyan ihtiyarları
ağaran saç ve sakallarını boyamazlardı; onlara benzemesinler diye
yaşlı sahâbiler boyamaya teşvik edilmişlerdir.55
Boyanın rengi üzerinde durulmuş, siyaha boyamanın cevazı
tartışılmıştır.
Kına kırmızısı ve kırmızı-siyah karışımı nebâti boyalarla boyamak
ittifakla caizdir.
Kadınların siyaha boyamaları umumiyetle caiz görülmüştür.56
Rasûl-i Ekrem'in, kâfirlere benzememek için saç ve sakal boyama emri
"teşvik emri" olarak telâkki edilmiş, bu sebeple Ebu-Bekr, Ömer (r.anhuma)
gibi sahâbîler boyamış, Ali, Ubey, Enes (r.anhum) gibi sahâbîler ise
boyamamışlardır.57
55. Buhârî, K.
el-Enbiyâ, k50; el-?ibâs, 67; Müslim, el-Libâs, 80.
56. İbn Hacer, Ag. esr, s. 473-477.
57. Aynı eser, s. 477."
Netice
itibariyle özellikle saçları ağaranların saç ve sakallarını boyamaları
caizdir. Ancak islam alimleri yaşlılar için, siyah boyayı hoş
karşılamamışlardır. Siyah dışındaki renklere boyanabilir.
Selam ve dualarımızla.
MİRAS
KALAN FAİZ PARASI
Soru:Babamin faiz parasi evleri vs. vardi. kendisi vefat
etti.faizden kalan mal harammidir.hakkinda ayet veya hadis varmi?haram
mal kalsa bende alsam günahkar olurummu? lütfen email adresimede
yollayin.tsk
Öncelikle şu ayetleri aktarmak
istiyorum.
39- İnsanların
malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz, Allah yanında artmaz.
Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekata gelince, işte onlar,
malları kat kat artmış olanlardır.(Rum Suresi-39. ayet)
Aşağıdaki ayetler de Bakara Suresi'nde yer
almakta:
168-
Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden
helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın
adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır.
169- O size
hep çirkin ve murdar işleri emreder, Allah'a karşı bilmediğiniz
şeyler söylemenizi ister.
172- Ey iman
edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların hoş ve temiz
olanlarından yiyin ve Allah'a şükredin, eğer yalnız O'na kulluk
ediyorsanız.
278- Ey iman edenler!
Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın,
eğer gerçekten müminler iseniz.
279- Eğer böyle
yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış
olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz
sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da
uğramazsınız.
275- Riba (faiz) yiyen
kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar.
Bu ceza onlara, "alışveriş de faiz gibidir" demeleri yüzündendir.
Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan
böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine
faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki
hüküm de Allah'a kalmıştır. Her kim de yeniden faize dönerse işte
onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır.(Bu
ayetle ilgili Tefhimul Kur'an isimli tefsirde Üstad Mevdudi şu
açıklamayı yapmakta:Bu izin sadece, faizi haram kılan ayet nazil
olmadan önce alınan faizin kanunî yönü ile ilgilidir ve o faizden
kazanılan gelirin de helâl olduğu anlamına gelmez. Bu ayetten bu
meselenin Allah'a havale edileceği ve bunun Allah tarafından
bağışlanmamış olduğu anlaşılmaktadır. Sonu gelmez tartışma ve
istekleri engellemek bakımından borçlanılan faizin geri ödenmesi
için kanunî bir istekte bulunulmaması bildirilmektedir. Fakat
ahlâkî yönden faiz pisliktir ve onu alan kimse kendisini
temizlemek için elinden geleni yapmalıdır. Eğer şeytana uyup
almışsa, aldığı faizi kendisine harcamamalı ve faiz aldığı
kimseleri araştırıp onlara aldıklarını geri ödemeye çalışmalıdır.
Faiz aldığı kimseleri bulamadığı takdirde bu haram ve pis kazancı
sosyal refah için harcamalıdır. Kıyamet gününde, kişi hakkında
kesin hüküm verecek olan Allah'ın azabından korunmanın tek çıkar
yolu budur. Bu haram serveti kullanmaya devam eden kimse ise,
geçmişte verdiği borçlar nedeniyle bile cezalandırılacaktır.)
276- Allah faizi
mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve
inkârda direnen hiç kimseyi sevmez .(Bakara Suresi)
Bu girişten sonra şunları söyleyebiliriz:
Babanızdan kalan mirasının ne kadarının faiz olduğunu biliyorsanız
o miktarı, eğer şahıslardan almışsa, onlara iade etmeniz gerekir.
Şahıslardan değil de kurumlardan almışsa o zaman o miktarı
insanların yararına olacak şekilde harcamanız ya da fakir ve
yoksullara dağıtmanız gerekir. Ancak, babanızın kalan faiz
mirasından başka, geçiminizi sağlayacak hiçbir şeyiniz yoksa
geçiminizi helal bir şekilde karşılayacak bir geçimlik buluncaya
kadar bundan yararlanabilirsiniz.
Babanızın mirasında faizle birlikte helal kazançları da varsa,
biliyorsanız faiz miktarını, bilmiyorsanız bir değerlendirme
yaparak tahmini miktarı ayırırsınız. Geri kalan kazanç helaldir.
Bu
şekilde yapıp bir taraftan da babanızın bağışlanması için Yüce
Allah'a dua etmeniz inşallaah en doğru davranıştır. Yüce Allah
hepimize helal rızıklar ihsan eylesin. Herşeyin en iyisini
bilen Allah'tır.
Selam ve dualarımla...
KÜRTAJ
ÇÖZÜM MÜ?
SORU = Fetvaların
olayların oluş biçimine göre verildiği şeklinde bir bilginin ışığı
altında bu sorumu yeniden yönlendirmek istiyorum. Cocuğun kürtaj ile
alınmasının toplumda büyük yaralar açtığını ve bu işin Allah indinden
büyük hata olduğu bilinci içindeyim.
Bir müddet önce gerçekten de büyük bir hata yapan II.eşimden ayrıldım.
(I. eşimden ise 4 çocuk sahibiyim ve bu eşim maalesef hakkın rahmetine
kavuşmuş durumda.) II. eşimin yapmış olduğu büyük hata bir araya
gelmemi imkansız duruma getirdi. Ancak bir gerçek var ki ayrılmış
olduğum bu eşim hamile...Eşimle bu çocuk için yeniden bir araya gelmem
benim gerçekten de tamiri imkansız sıkıntılara ve aşağılanmama sebep
olacaktır.Bu durumdan dolayı çocuklarım ve ailemde çok büyük zorluklar
yaşayacaklardır. Böyle bir zorluğu onlara yaşatmaya hakkım olmadığını
sanıyorum. Sonunda sevdiklerim ve canlarım benden bile nefret
edebileceklerdir. Hatta böyle bir evlilik olursa onları kaybetmem
maalesef sözkonusu...Onların hayatını da bu şekilde karartmaya hakkım
olmadığını sanıyorum. Bütün bunlardan öte: Ayrıldığım bu eşim maalesef
evlilik ciddiyetini anlayamamış moral değerleri ile de hiç güven
vermeyen bir kişilik taşımaktadır. Bu görüşlerin ışığı altında
"Ulemanın itilafı ümmetim için rahmettir" hadisi(veya buna yakın
manada ki hadis) gereğince bir kısım ulemanın caiz verdiği şıkkını
kullanmak zorunda kalmam beni Allah İndinde ne duruma düşürür.Sanırım
içinde bulunduğum durum anlaşılmıştır.(İsmim gizli kalsın istedim).
CEVAP:
Değerli Kardeşim,
Şüphesiz bir imtihan
dünyasında yaşıyoruz. Kimi zaman istemediğimiz ya da zorumuza giden
durumlarla karşılaşabiliyoruz. Kim bilir bir kısmına da -farkına
sonradan varsak da- gönüllü talip oluyoruz. Bize düşense bu imtihanı
kazanmaya çalışmak.
Değerli kardeşim, bazen
insan bir sorunun çözümünde, bir çözüme takılıyor ve başka çözümler
araştırmıyor. Şu an da siz, olacak olan(inşallah) çocuğunuzun yeni
sorunlar doğuracağını düşünüyor ve “kürtajla” çözüm bulmayı
soruyorsunuz. Geleceğin neler getireceğini ancak Allah bilir. Bazen
şer gördüklerimizde hayır, hayır gördüklerimizde şer olabilir. Sabırlı
olun,Yüce Allah’a dua edin.Zira O, kendisine yönelen kullarına
ummadıkları yerden kapılar açacağını belirtiyor.
Sorunuza dönersek;
Daha önceki alimlerin,
40 günlük ya da 120 günlük ceninin düşürülmesine biraz daha ılımlı
baktıkları bilinmekte. Ancak günümüz alimleri (gelişen tıbbın
verilerini dikkate alarak) ceninin ana rahmine düşmesiyle hayatın
başladığını ve bu “insanın” öldürülmesinin caiz olmadığı sonucuna
varmaktalar.
Bu konuda günümüz İslam
alimlerinden Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN’ın konuyla ilgili
düşüncesini aktarıyorum:
“Mezheplerin ictihad
devirlerinden sonra gelen fıkıhçılarının önemli bir kısmı, isabetli
olarak hiçbir aşamasında cenînin imhâ edilmesini ve düşürülmesini câiz
örmemişlerdir. Câiz görenlerin ise delîlleri zayıftır; eksik veya
yanlış bilgiye ve yanlış yoruma dayanmaktadır. Bugünkü bilgiler
karşısında bu fıkıhçılara uyularak fetvâ verilemez, verilirse cinayete
iştirak edilmiş olunur.
Tedâvi veya hayat kurtarmak amacıyla kürtaj konusuna gelince, çocuk
alınmadığı takdirde hem ananın hem de çocuğun (ceninin) ölmesine
muhakkak nazarıyla bakılması halinde çocuğu alıp anayı kurtarmak câiz
olur.
İkisinden birini öldürerek diğerini yaşatmanın mümkün olması halinde
ise ananın tercih edilmesi gerektiği fikri ağır basmakla beraber - bu
durumda bile- cenînin imhâ edilmesinin cevazı sağlam bir delîle değil,
zarûret ictihadına dayanmaktadır.
Ceninin kürtaj edilerek alınmaması veya bir başka şekilde imhâ
edilmemesi halinde ananın veya doğacak çocuğun hasta, sakat, kusurlu,
geri zekâlı, kısa ömürlü olması gibi mazeretler meşrû değildir; doğmuş
sakat, hasta ve eksikli çocuklar nasıl öldürülemez ise ana rahmindeki
cenîn de öyle öldürülemez; çünkü o da bir insandır. Rûhun üflenmemiş
olması veya üflendikten hattâ doğumdan sonra -ölüm sebebiyle- vücuttan
ayrılarak geldiği yere geri gitmesi, rûhsuz cesede eşya muamelesi
yapmak için yeterli sebep değildir. Ölüler bile ulu orta kesilip
biçilmezken rahimdeki canlı cenîni kesip biçmenin cevâzına delîl
bulunamaz.”
Selam ve dualarımızla
MAHREM OLANLAR...
İsim = MENDERES AKDERE
e-mail = ark...de@e-kolay.n..
Comments = erkeklerin hangi kadınlara tokalaşmaları vb..
helaldir.(hala,teyze vb...).mahrem evlenemeyecekler manısına mı yoksa
aynı zamanda tokalaşma vb. gibi münasebetler yasak olan manasına mı
geliyor.
Cevap:Sayın Menderes Akdere,
Erkek kendi hala,teyze,kızkardeş,kayınvalide,yeğen
gibi kadınlarlarla tokalaşabilir.
Evet erkek ömür boyu evlenmesi yasak
hanım akrabalarıyla tokalaşabilir.
Selam ve dualarımızla...
2,5 AYLIK CENİNE
MÜDAHALE
İsim = H.G.
e-mail = h@..........
Soru = 2,5 aylık cenine müdahalenin islamı açıdan hükmü nedir?
Cevap:
Değerli Kardeşim,
Anne sağlığını hayati derecede
etkileyen bir sorun olmadıkça 2,5 aylık da olsa cenine müdahele caiz değildir. Sayfamızdaki
kürtaj caiz mi? sorusunun cevabında
konu ayrıntılı olarak ele alınmakta. Selamlar.
FİNANS
KURUMLARI
İsim= tuncay akın
e-mail = tuncay_akin@..tmail.com
Soru = Selemunaleykum hocam.Finans
kurumlarından kar payı altında hesap açtırmak helal mi?Açıklama yapar mısınız.
Cevap: Değerli Kardeşim,
Finans kurumları
sistem olarak faizle değil, kâr zarar ortaklığına dayalı bir sistemle
çalışmaktadırlar. Örneğin bankadaki gibi, paranızı yatırırken 1 ay ya da 3 ay
sonra alacağınız miktar belli değildir. Yatıran kimse de gerçekten kâr ve
zarara ortak olduğunu bilerek hesap açtırmalıdır. Aslında buraya açılan hesap bir nevi bu kurumların yaptığı işlere ortak
olmaktan ibarettir, kâr ettiğiniz gibi zarar da edebilirsiniz. Sistemin
işleyişinde çağın zorlamaları
sonucu bazı aksamalar olabilir. Ama
inşallah zamanla bu aksamalar da düzelir. Günümüz
fıkıh otoritelerinden Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hocamızın da görüşleri bu kurumların helal
olduğu yönündedir.(İslam’ın Işığında Günün Meseleleri: C.3,S:595 vd…) Sonuç olarak helaldir.
Selam ve
dualarımızla…
*****************************************
MÜBAREK
GECELERLE İLGİLİ İTİRAZ VE CEVAP...
İsim: Sibel Şahin
İslamın mubarek denilen kandil
gecelerini reddetmediğini bunları kabul ettiğini söylüyorsunuz; ancak
uygulamaya bakıldığında rasulullahın böyle bir uygulamasının olmadığını ki
kaldıki efendimizin kendi doğumunu kutlaması şaşırtıcı olur ki kur'anda da kadir
gecesi ve mirac dışında (miracın tarihi belli olmamakla birlikte) herhangi bir
gecenin bulunmadığını görmekteyiz. bu gibi uygulamalar islama hicretten üçyüz
yıl sonra fatımiler tarafından sokulmuş olup alimlerin büyük çoğunluğu
tarafından ittifakla haram yada bazılarınca mekruh görülmüştür. mevlidin tarihi
rasulun doğum tarihine rastlamamakta ve "kim bir kavme benzerse
onlardandır" hadisine de aykırıdır çünkü burda hristiyanların hz isa nını
doğumunu kutladıkları noelle eşdeğer bir durum taşımıyor mu? beraat gecesi ile
alakalı hadisin ise mevzu hadis olduğu yine bilinmektedir (mevzu hadisler bkn.)
netice itibari ile ben yaptığım araştırmalar sonucunda bu uygulamaların bid'at
olup islama sonradan sokulduğunu gördüm ve bid'atın iyisi kötüsü olmaz . Hayreddin
Karaman hocamızın dediği gibi bid'atlar islamın yaşamı değil aksine ölümüdür.
her güzel şeye islama zararı yok deyip müsamaha gösterirsek dinin aslından ayrı
başka bir din ortaya çıkarmış oluruz; bakınız eski din alimlerinin insanları
islama yaklaştırmak için rasul adına hadis uydurmaları sonucu mevzu hadis
diye isimlendirdiğimiz hadisler ortaya çıkmıştır ki sayıları az değildir. yine
bir hadiste de "Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti, medine de
bir bid'at çıkaran veya bir bid'atçıyı barındıran kimse üzerine olsun ( Buhari,
İ'tisam5,6 Medine 1, Cizye 10; müslim, Hac 403,467,469,itk 20)
bundan dolayı, Süfyan-ı sevri ve
daha başka islam büyükleri (imamlar) şöyle demişlerdir;Bid'at İblis'e
ma'siyetten daha sevimlidir. çünkü bid'atın tevbesi olmaz, ma'siyetin ise
tevbesi olur....bkn ibni teymiyye Takva Yolu )demişlerdir. Allah razı olsun,
cevap verirseniz memnun olurum.
Cevap:Değerli kardeşim,
Neyin bid’at neyin bid’at
olmadığı alimler arasında hep tartışıla gelmiştir. Bazıları bu konuda aşırı
giderek her şeyi hadiste geçen bid’at sınıfına koymuştur. Bu tabi ki bid’at
kavramına verilen anlam farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Kanaatimizce bu hadiste belirtilen bid’at
dini bozan tahrif eden ve dinde aslı olmayan şeyleri içerisine almaktadır. Örneğin
tervavih namazının cemaatle topluca kılınması Hz. Ömer(ra) döneminde
başlamıştır ve kimse Hz. Ömer’i (ra) bid’at hadisiyle tehdit etmemiştir. Zira
teravih namazının kılınması asıl olarak vardı, ancak Hz. Ömer -tabiri caizse-
bu konuda teknik bir düzenleme yaptı. Peygamberimiz zamanında mescitte her namazın ardında Kur’an
okunmuyordu, ama şimdi camilerimizde
namazlardan sonra Kur’an okunmakta.. şimdi biz bunu bid’at sayıp yapanları sapmakla mı suçlayacağız. Zira o gün Kur’an zaten her yerde okunuyordu, oysa
günümüz insanları camide de Kur’an dinlemezse Kur’an’dan kopup gidecekler.
Ancak elbette “ıskat-ı salat”
gibi, türbelerde bez bağlamak gibi şeyleri hoş göremeyiz ve sanırım esas
hadiste uyarılanlar da bu tip uygulamalar olsa gerek.
"Kim
bir kavme benzerse onlardandır" hadisini de doğru anlamak lazım.
Elbette ki her milletin bir takım davranışları bir birine benzeyebilir. Burada
kınanan durum bir şey yanlış olmasına rağmen, düşünmeden, sadece, onlar yapıyor
biz de yapalım onlara benzeyelim, düşüncesiyle hareket etmek olsa gerektir.
Zira bir milletin, toplumun yaptığı bir davranış özü itibariyle iyiyse,İslam’a
ters değilse bunlardan yararlanılabilir.
Örneğin şu olayda olduğu gibi:
-
İbnu Abbâs
(radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)
Medine'ye gelince, yahudileri Aşüra günü oruç tutar gördü. Onlara:
-
"Bu da ne, (niçin
oruç tutuyorsunuz)?" diye sordu.
"Bu,
sâlih (hayırlı) bir gündür. Allah, o günde Beni İsrâil'i düşmanlarından
kurtardı. (Şükür olarak) Hz. Musa o gün oruç tuttu '' dediler. Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm):
"Ben
Musa'ya sizden daha layığım" buyurup o gün oruç tuttu ve müslümanlarada
tutmalarını emretti.
Buhari,
Savm 69, Enbiya 22, Fedailul-Ashab 52, Tefsir, Yünus 1, Tâ-hâ 1, M üslim, Sıyâm
127, (1130); Ebu Dâvud, Savm 64, (2444).
Bu münasebetle Müslümanların peygamberimizin
doğumunu Kur’an okuyarak, dua ederek kutlamaları bid’at ya da Hristiyanlara
benzemek gibi düşünülemez.
Ber’at gecesine işaret eden şu hadisi de
dikkatinize sunarım:”
- Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor:
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Allah Teâla Hazretleri,
Nısf-u Şa'ban gecesinde(Şaban’ın yarısı gecesinde) dünya semasına iner ve Kelb Kabilesinin (o
zaman koyunları çok olan bir kavim) koyunlarının tüyünün adedinden daha çok
sayıda günahı affeder."
Tirmizi, Savm 39, (739), Rezin bu
rivayette "Ateşe müstehak olanlardan" ziyadesini kaydetmiştir.
Hadiste isim zikredilmeden Ber’at gecesi olarak isimlendirdiğimiz geceye
dikkat çekilmektedir. Yüce Allah belli gün, ay ve zamanları diğerlerinden üstün
tutmuştur. Bunları değerlendirme konusunda daha hassas olmaya çalışmak
normaldir.
Ancak şunu da kabul ederim ki: Özü itibariyle Kur’anla sünnetle
uyuşmayan pek çok bid’at da vardır. Ancak
hangi zamanda neyle uğraşılması gerektiğinin sıralaması iyi yapılmalıdır.
Elbette bu konularda kendi hayatımızda hassas olmak çok güzel bir tavırdır.
Konu uzadı ama, bazı alimlerimizin mübarek geceler diye andığımız
gecelerde yapılan tören ve ibadetlere hoş bakmadıklarını ben de biliyorum.
Ancak şunu unutmamalı ki, Türkiye gibi
ülkeler de binlerce insan belki sadece bu gecelerde camilere gidiyor ve bir Rab’lerinin
olduğunu hatırlıyorlar(binlerce kez maalesef..).
Bizim bu konudaki düşüncemiz acizane bu şekildedir.Böyle düşünmeyenlere
de saygı ve hürmet duyarım. Bilerek ya da bilmeyerek Rabbi’me karşı gelmekten
yine O’na sığınırım.
Allah razı olsun. Selam ve dualarımızla…
***************************************************
KÜRTAJ
CAİZ Mİ?
İsim = kader
e-mail = ………………….
Soru = merhabalar.benim size sorum eşim butun uyarilarima ragmen
kurtaj yapıyor.ve ben ne yapacagımı bilmiyorum artık .bu konuda bana
bilgi verir misiniz.Allah simdiden razı olsun.
Cevap: Değerli kardeşim,
İslam’a göre insan yaratılmışların en
değerlilerinden kabul edilmiştir. İslam’daki bir çok emir yasak ve
düzenlemeler de insanın bu değerini korumaya devam etmesine
yöneliktir. Bu nedenle bir insanı kasten öldürmek en büyük
günahlardan sayılmıştır. Kur’anda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim
bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı
cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir
azab hazırlamıştır.”(Nisa Sûresi :93) Her ne kadar bu ayette
kastedilen yaşayan bir insan olsa da İslam alimleri anne karnındaki
bebeği de –özellikle belli bir aşamadan sonra- tam bir insan kabul
etmişlerdir. ( Aşamaların ayrıntısı birazdan açıklanacak.)
Değerli kardeşim,
Kürtaj bildiğiniz gibi rahme düşen
çocuğun alınmasıdır. Belli mazeretleriniz var ve çocuk
istemiyorsanız bunu spermin rahme düşmesini engelleyici bazı tedbirler
alarak yapabilirsiniz. Yoksa
oluşmaya başlamış bir çocuğun kasden düşürülmesi ya da aldırılması
yasaktır.
Değerli kardeşim,
Eşinizin niçin kürtaja müracaat
ettiğini ya da niçin çocuk istemediğini siz biliyorsunuzdur. Bu
konu da eşinizin bazı endişe ve evhamları varsa bunları gidermeye
çalışın. Kendisine yoldan geçen bir çocuğu ya da kendi çocuğunu
öldürüp öldüremeyeceğini sorun ve yapılan kürtajın da aslında aynı şey
olduğunu ve aynı zamanda ahirette cezası olduğunu açıklayın. Tabi ki
Yüce Allah’a da eşinizi bu konuda ıslah etmesi için dua edin.
Size kürtajla ilgili
bir yazıyı (içeriğine katıldığım için) aktarıyorum. İnşallah yararlı olur.
"Kürtaj, İslâm’a göre
caiz midir?
Çocuk aldırma (kürtaj) ilk kırk gün içinde olursa
günah değil, veya ilk 120 gün içinde olursa günah değil, diyenler
bulunmaktadır. Hangisi doğrudur?
Sevgili okurlar,
döllenme sonucu meydana gelen ceninin rahime yerleştikten sonra dış
etki ve müdahalelerle düşürülmesi, insanlık tarihinin çok eski
dönemlerinden beri var olup, aynı zamanda din, ahlak ve hukukun onay
vermeyip, önlemeye çalıştığı bir davranış olmasına rağmen, toplumlarda
güncelliğini daima koruyan bir olgu olmaya devam etmektedir.
Gerek Yahudilik’te,
gerekse Hıristiyanlık’ta ‘çocuk düşürme’ büyük günah sayılıp
yasaklanmıştır. Olaya sebebiyet verenler, anne de olsa cinayet
işlemekle itham edilerek, ciddi tepki ve cezalara maruz kalmıştır.
İnsan hayatının
korunmasını, İslâm Dini temel ilkelerden biri olarak kabul etmekle
beraber, insanın en şerefli varlık olup, saygınlığı ve
dokunulmazlığının muhafazası konusunda da ısrarla durur. İnsan hayatı
ve yaşama hakkı, erkeğin spermi ile kadının yumurtasının birleşerek
döllenmesi sonucu ceninin meydana geldiği andan itibaren
başlamaktadır. Artık bu safhadan itibaren yaşamak, Allah tarafından
verilmiş temel bir hak olup, o andan itibaren hiçbir kimseninki buna
anne-baba da dahil, verilen bu hakka müdahale etmesine izin
verilmemiştir.
Başlangıçta
anne-babanın çocuk sahibi olup-olmamak noktasında iradeleriyle seçme
hakkı vardır. Yani, çocuk yapmak istemediklerinde gebeliği önleyici
tedbirleri almalarına dinen izin verilmiştir. Ama korunmalarına rağmen
gebelik meydana gelecek olsa, doğacak olan çocuğun yaşama hakkını
elinden almaya hiçbir kimsenin hakkı yoktur. Çünkü, insanın var
olmasını isteyen, yaratan ve ona ömrünü veren Yüce Allah’ın
kendisidir.
Kur’an’da çocuk
düşürme ile ilgili özel bir hüküm görülmemekle birlikte, Hz. Peygamber
(sas), zamanında meydana gelen kasten çocuk düşürme olaylarını cinayet
olarak adlandırıp bunu işleyen veya sebebiyet verenlerin maddi
tazminat ödemelerini emretmiştir.
Bu durum gösteriyor ki, ayetlerde geçen dini telkin ve emirler anne
karnındaki çocuğun hayat hakkını güvence altına almayı da
kapsamaktadır. Bu itibarla İslam hukukunda, tıbbî ve dinî bir zaruret
bulunmadıkça anne karnındaki çocuğun düşürülmesi veya aldırılması
(kürtaj) anne-baba tarafından yapılmış ya da yaptırılmış olsa bile,
olay cinayet (suç) olarak adlandırılıp haram sayılmıştır. Çocuk
düşürmenin dinî hükmü genel ilke olarak böyle olmakla beraber, sperm
ve yumurtanın hangi evreden itibaren cenin sayılacağı, dinen, hukuken
koruma altına ne zaman alınacağı ve ceninin bulunduğu safhaya göre
çocuk düşürmenin cezasında, günahında bir farklılık olup olamayacağı
İslam hukukçuları arasında tartışmalıdır.
Kur’an-ı Kerim,
ceninin yaratılış evrelerinden Mü’minûn Sûresi 12-14 ayetlerinde
bahsetmekle beraber, bu evrelerin ruhun üflenişi ile bir ilgisinin
olup olmadığının açıklamasını yapmamaktadır.
Hz. Muhammed (sas),
bir hadisinde cenine 120. günden sonra ruh üfleneceğinden bahsetmiştir
(Buhârî, “Bed’ü’l-halk, 6). Ruhun üflenmesinin ilk kırk günden sonra
olduğuna işaret eden hadisler de bulunmaktadır (Müslim, “Kader”, 2, 4;
Müsned, III, 397).
Kur’an-ı Kerim’in bu
konudaki dolaylı ifadesi ve hadislerin ifade ettiği mana ve o manadan
ne kastediliyorsa şüphesiz ki o maksat haktır ve gerçektir. Ayrıca o
yıllarda tıbbî bilgiler ceninin yaratılışı ve safha safha gelişimini
izah edemediği için fakihlerin farklı ölçü ve görüşlerle hüküm
vermelerine sebep olmuştur. İçlerinde bazı Hanefîlerin de bulunduğu
bir grup İslâm hukukçusu 120 gün (4 ay)’den önceki çocuk düşürmeyi
(çocuk aldırma=kürtaj), tam oluşmuş bir çocuk düşürme saymazken, bir
gurup Malikî ve Hanbelî İslâm hukukçuları da 40 gün (bir ay on gün)
den önceki çocuk düşürmeyi, (çocuk aldırma=kürtaj) tam oluşmuş bir
çocuk düşürme saymazlar. Bu görüşlerin toleranslı bir tavır
sergilemeleri, ruhun üflenme safhasının kimilerine göre 40.,
kimilerine göre 120. gününden itibaren meydana geldiğini ve ceninin
canlılığını buna bağlamalarındandır.
Bugün bile
mahiyetini bilmediğimiz ruhun üflenmesi meselesinin, ceninin canlılığı
ile aynı şey olduğunu iddia etmek ve savunmak mümkün değildir. Çünkü,
günümüzde tıp ilmi ceninin döllenmeyi takiben başlı başına bir
canlılık ve bütünlük arz ettiğini, yaratılışının tamamlandığını,
birkaç haftadan itibaren vücut organlarının teşekkül ettiğini, hatta
kalbin çalıştığını, atışlarının da tespit edildiğini ortaya
koymaktadır. Bu bilgilerin ışığında, canlılık bakımından ceninin 120.
günün evveliyle sonrası arasında bir farklılık göstermediği ortaya
çıkmaktadır. Bu durumda ilk 120 gün içindeki bebeklerin düşürülmeleri
veya kürtaj yoluyla alınmaları, dinen cinayet ve günah olan çocuk
düşürme fiilinin kapsamı dışında tutmak mümkün değildir. Yani,
gebeliğin ilk üç ay içinde sonlandırılması da cinayettir. Nitekim
İslâm hukukçularının çoğunluğu, cenin hangi safhada olursa olsun,
düşürülmesini caiz görmezler. Mezheplerde hakim olan görüş de bu
yöndedir. İmam Gazâlî
buna örnek olup, ceninin ilk safhasından itibaren düşürülmesinin caiz
olmadığını, aksi takdirde cinayet işlenmiş olacağını ifade eder.
Sonuç olarak; anne hamileliğinin ilk ayından itibaren
canlı bir bebek taşımaktadır. Bu bebek ona lutfen verilmiş bir
emanettir. Bebeğin, ana vücudunda gelişip büyümesine izin vermeli ve
anne olmanın ulvi hazzını bedeniyle, ruhuyla yaşamayı başarmalıdır.
Bunu yaparken, daima kendisinin ve bebeğinin geleceği için Yüce
Allah’ın yardımını, desteğini dualarında dilemelidir."
Selam ve
dualarımızla...
******************************************************************
KADIN-ERKEK
TOKALAŞMASI
R. Buran…
Sayın hocam
dinimize göre kadın ve erkeğin tokalaşması caiz midir? Ayrıntılı
bir şekilde açıklarsanız memnun olurum, teşekkürler.
Cevap:
Değerli kardeşim,
İslam, kadın ve erkeğin yapılarını
dikkate alarak, kadın erkek münasebetlerine belli düzenlemeler
getirmiş ve tedbirler almıştır. Bu düzenlemeler yapılırken de
asla erkeği üstün görmek ya da kadını dışlamak gibi bir durum söz
konusu değildir. Zira erkek de, kadın da Allah’ın kullarıdır ve
üstünlük ancak Yüce Allah’a sorumluluklarını yerine getirip, O’ne
sevgi ve saygı duymakladır(takva).
Erkek ve kadının tokalaşması olayı da,
bazı zaaflara ve günahlara yol açmaması için hoş görülmemiştir.
Malumunuz peygamberimiz kadınlardan beyat alırken onların ellerini
tutmadan(musafaha etmeden) bey’at almıştır.
Ancak çağımız alimlerimizden Yusuf el-
Kardavi bu konuda şöyle demektedir:”Nebi (sav)’in kadınlarla musafaha
etmeyişi de musafahanın(tokalaşma) haram oluşuna delalet etmez. Ancak
O’nun(peygamberimizin) bunu, haram olduğundan dolayı terk ettiği sabit
olursa o başka. Oysa O(sav), haram olan şeyleri terk etmesi yanında,
bazı mekruhları, evlâ olan hususlara aykırı gelen bazı şeyleri ve
hatta bazı mübahları bile terk ediyordu….” (Sünneti Anlamada Yöntem,el
Kardavi,Rey yayıncılık,s:310)
Netice olarak şunları
söyleyebiliriz: Şehvetle yapılan tokalaşma haramdır. Şehvet
bulunmaksızın bazı şartların zorlaması altında yapılan tokalaşmalara
ise haram denilemez. Ancak mümkün derece zorunlu kalmadıkça bundan
da kaçınmaya çalışmalıdır.
Ayrıca Prof.Dr. Hayrettin
Karaman hocamızın konuyla ilgili bir soruya verdiği cevabı da aktarmak
istiyorum:
"... "Erkek, kendisiyle evlenmesi caiz olan bir kadınla tokalaşırsa,
ahirette avucunun içine kızgın demir/cıva eriyiği konarak
cezalandırılacağı"nı ifade eden söz hadis değildir, uydurmadır.
Peygamberimizin, kadınlarla -bey'at yaparken- el ele tutmadığı
şeklinde bir bilgimiz var. Bu, haram kıldığını göstermez; O'nun her
"terk"i; yani bir şeyi yapmaması nehiy (yasaklama) mânasna gelmez.
Yasak ve haram olduğuna dair başka delillere ihtiyaç vardır.
Peygamberimizin ve sahabenin yaşlı kadınlarla musafaha (tokalaşma)
yaptıkları biliniyor (Kâsânî, Bedâyi', Beyrut, 1997, C.V, s.495 vd.).
Fıkıhçılar "kadınla erkeğin musafahası" konusunu "kıyas" ile hükme
bağlamışlar ve şöyle demişlerdir: "Kadınların el ve yüzleri avret
değildir, bunlara şehvetsiz bakılabilir. Ama dokunmak şehvet celbi
bakımından daha etkilidir, bu bakımdan avret yerine bakmaya ve
dokunmaya benzer; bu sebeple dokunma caiz olmaz." (Kâsânî, s.489). Bu
gerekçeye göre, âdeten (yaygınlaştığı ve alışıldığı için) şehvetin
sözkonusu olmadığı durumlarda ele dokunmak (musafaha) caiz olmaldır.
Nitekim Ahmed Şerbâsî gibi bazı önemli alimler bu kanâati (gerekli
durumlarda ve şehvet sözkonusu olmadığında musâfahanın caiz olduğunu)
ifade etmişlerdir (Yes'elûneke fi'd-dîni ve'l-hayât, Beyrut, 1980, C.
V, s. 86). Âdet, ihtiyaç ve bu mânada zaruretin de "bakma ve
dokunmanın caiz olması" konusundaki etkisini, yine Fıkıhçıların,
cariyelerin bulunduğu ve alınıp satıldığı zamanlara ait olan şu
ictihadlarında görüyoruz: "Bir kimse, sahibi olmadığı cariyeye
baktığında veya dokunduğunda cinsel tahrikten çekinirse (böyle bir
ihtimal varsa) bakması ve dokunması caiz değildir. Ancak bu cariyeyi
satın almak istiyor da bu sebeple bakıyor veya dokunuyorsa caiz olur;
çünkü işine yarayıp yaramayacağını ancak böyle anlar ve buna ihtiyac
vardır; bu bakma, gerektiğinde hâkimin, şahidin, evlenmek isteyenin
bakmasına benzer; yani ihtiyaç bulunduğu için bu durumlarda da -şehvet
ihtimali bulunmasına rağmen- bakma caiz olur..." (Kâsânî, 491).
Bu nakil ve yorumlardan sonra size şunu söyleyebilirim:
Siz elbette göreve devam edeceksiniz ve anlattığınız durumlarda,
mesela karşı tarafın imanına, din duyusuna zarar vermemek için
musafaha da yapacaksınız. Gerekmediği yerlerde ve imkan bulup da
anlattıktan sonra bunu yapmazsınız. Anlatırken de "şehvet duyma"
gerekçesinden söz etmemek gerekir; çünkü bu söylem, müslüman
erkeklerin şehvet düşkünü, hatta seks manyağı olduklar ithamına yol
açıyor. Esasen Kur'an'da veya Sünnet kaynağında açıklanmış böyle bir
gerekçenin bulunmadığını, bunu fıkıhçıların kendi ictihadlarına
(yorumlarına) dayanarak söylediklerini yukarda zikrettik. Böyle bir
âdetin (genç kadınla erkek arasında tokalaşmanın) bulunmadığı yer ve
zamanlarda genç kadın ve erkeklerin birbirlerinin ellerini
tutmalarının cinsel duyguyu harekete geçirme ihtimali elbette daha
fazladır ve fıkıhçılar bu yönden haklı olabilirler. Bugün ise hem âdet
yaygınlaşmıştır, tabîîleştiği için şehvetle ilişkisi zayıflamıştır,
hem de sorunuzda ifade ettiğiniz şekilde bazen gerekli hale
(ihtiyaç/zaruret haline) gelmektedir. Bu sebeple -açıklanan çerçeve ve
mânadaki zaruret dışında bunu yapmak istemeyenlerin- uygun zamanda ve
uygun bir üslup içinde, "Bizim geleneğimizde yok, Peygamberimiz
yapmamış, kadim fukahâ, ortada bir ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça
caiz görmemiş, biz de yapmıyoruz" demeleri yeterlidir.(www.hayrettinkaraman.net)
Konuyla ilgili
günümüz alimlerinden Mustafa İslamoğlu da konuyu değerlendirip
şu neticeye varmaktadır :
Bu hususta azimet mümkün
olduğunca (tokalaşmaktan) sakınmaktır. Fakat muhatabın yanlış
anlayacağı durumlarda, hassaten inancınızı ilzam edecek durumlarda,
hele onun onurunu rencide edecek ve sizden nefret ettireceğini
bildiğiniz durumlarda bu ruhsatı kullanmak azimetin ta kendisi
olabilmektedir.(http://www.mustafaislamoglu.com/haber_detay.php?haber_id=248)
Selam ve dualarımızla…
***************************************************************
MÜBAREK
GECELER İSLAM'DA VAR MIDIR?
İsim:Sibel
ŞAHİN
Soru:s.a mevzu hadisler ile alakalı daha doğrusu mevzu hadisleri bulabileceğim
türkçe bir kaynak ismi verebilirmisiniz( yaşar kandemir ve abdulfettah ebu
gudde' nin dışında)
islamda olmadığı halde insanlara islamın bir parçasıymış gibi gösterilen
geceler için ne düşünüyorsunuz? ben islam ilimleri alanında kendimi geliştirmek
istiyorum bu konuda destek alabileceğim bir eğitim kurumu var mı? selamun aleykum
Allah razı olsun
Değerli
kardeşim,
Mevzu
hadisler konusunda sizin de belirttiğiniz isimler
dışında Türkçe verebiliceğim bir
kaynak ismi yok. Ancak hadis usulü araştırmalıyla
ilgili eserlerde bu konu bölüm olarak
ele alınmakta.
Abartmamak
ve amacının dışına çıkarmamak kaydıyla
insanların -en azından bu vesilelerle- ibadete
yönelmelerinde bir sakınca olmasa gerektir.
Ayrıca şu ayrımı da doğru yapmak lazım. Bu geceler
mi İslamda yok, yoksa bu gecelerin bizim ülkemizde
olduğu gibi kutlanması/ ihya edilmesi mi? Şüphesiz
Kadir gecesi, Berat gecesi, Mirac gecesi, Mevlid
Gecesi İslam'ın reddettiği geceler değildir.
Bilakis Kur'an Kadir Suresi'nde Kadir
gecesine açıkça vurgu yapmakta,
Berat gecesi'ne ise işaret edilmektedir. Aynı
şekilde Mirac olayı da vuku bulan bir
olaydır.
Ama
tabi ki insanların bir yılı günah içerisinde
geçirip de, bir gece de "her şeyi
halladeceklerini" düşünmeleri
ya da böyle düşündürülmeleri
yanlıştır.
İslam
ilimlerini öğrenmedeki gayretinizde Yüce
Rabbim sizi başarılı kılsın. Nerede yaşadığınızı
bilemediğim için bu konudaki sorunuza
yardımcı olamıyorum. Ancak özellikle Muhterem
Mustafa İSLAMOĞLU Hocamız'ın tefsir derslerini
takip etmenizi öneririm. Bu dersler İstanbul'da
yapılmakta ve eş zamanlı olarak internette yayınlanmakta.
(www.tefsirdersi.com
siteye ücretsiz üye olup bilgisayarınıza
da bu dersleri yükleyebiliyorsunuz.)
Selam
ve dualarımızla...
KADINLARIN
ÖZEL HALLERİ...
İsim = sibel şahin
sibelsah@y.....com Soru= kadınların
özel hallerinde namaz kılabilmelecekleri kuran okuyabilecekleri vs.. tarzı son
dönemlerin en güncel konuları olan bu durumlara delil olarak kullanılan
hadislerin olduğu söyleniyor fakat ben böyle bir hadise rastlayamadım mümkünse
hangi kaynakta bulunduğunu söyleyebilirmisiniz? kur'an da hangi hallerde
namaza yaklaşılmayacağını anlatan ayette kadınların hayız hali bulunmamakta bu
delil olarakmı alınıyor ?
Değerli
kardeşim,
Sizin
de belirttiğiniz gibi Kütübi sitte'deki
hadisler asrı saadette hanımların özel
halleri başladğı andan itibaren namazı ve orucu
terkettiklerine işaret etmektedir:
- Hz. Aişe radıyallahu anha'nın anlattığına göre, bir kadın kendisine:
"Temizlendiğimiz zaman kıldığımız mutad namaz bize yeter mi (hayızlı iken
kılamadıklarımızın kazası gerekir mi?)" diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir:
"Sen Harûriyye (Hârici)misin? Biz Resûlullah aleyhissalatu vesselam'la
beraberken ay hali gördüğümüzde, tutamadığımız oruçları kaza etmemizi söylerdi,
fakat namazların kazasını söylemezdi."
Buhari, Hayız
20; Müslim, Hayız
67, (335); Ebu Davud, Taharet 105, (262, 263); Tirmizi, Taharet 97, (130); Savm
68, (787); Nesai, Hayz 17, (1, 191, 192), Savm 64, (4, 191).
Kur'an'da
ise şöyle buyurulmaktadır:"-Ey
Muhammed! Sana kadınların ay başı halinden de soruyorlar. De ki: O bir eziyettir(kadın
için sıkıntı verici bir durumdur.) Onun için ay başı halinde oldukları zaman kadınlardan çekilin ve temizleninceye
kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman ise Allah'ın emrettiği
yerden onlara varın, yaklaşın Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri de sever, çok
temizlenenleri de sever.(Bakara Sûresi:222)
Yüce
Allah kadınlara bu sıkıntılı günleri için
bazı kolaylıklar sağlamıştır. Buna uymalıdır.
Bu zamanlarda tesbih ve zikirler söylenmelidir.Alimlerimizin
çoğu bu zamanlarda Kur'an okunamayacağını
belirtmekteler, ancak Kur'an'ı dinlemede hiç
bir sakınca yoktur.Hele de günümüz
teknolojisi Kur'an dinlemek için bir
çok imkanlar sunmakta. Ayrıca Kur'an'ın
anlamını okumukta da hiçbir sakınca yoktur
bilakis sevap vardır.
Selam
ve dualarımızla...
CARİYE
KİME DENİR?
İsim = Yalçın Ekşi
e-mail = yalcineksi@m...et.com
Soru = Cariye kimlere denir ? Cariyelerle ilişki ne boyutta olabilir.
Günümüzde kimlere cariye diyebiliriz ? Teşekkür ederim.Saygılarımla.
Cevap:
Değerli Kardeşim,
Savaşta ele geçen
gayr-i Müslim kadın esirlerden, devlet tarafından Müslümanların zimmetine
verilenlere “cariye” ismi verilmektedir.
Konuyu doğru anlamak
için “kölelik” olayına biraz açıklık getirmek gerekmektedir. “Kölelik” kurumu Müslümanlar
tarafından ortaya çıkartılmamıştır. Bilakis İslam tedrici olarak(kademeli
olarak) köleliği kaldırmayı
hedeflemiştir.(Örneğin bir kısım günahların affı için köle özgürleştirme(azad) şartı getirilmiş,ve kölelerin belli ücret
karşılığında özgürlüklerini satın almalarını kolaylaştırmıştır.)
Bununla birlikte
İslam’ın geldiği asırda savaşlardaki esirlerin köleleştirilmesi yaygın bir
uygulamaydı. Müslümanların bunu tek taraflı kaldırmaları mümkün olamazdı.
Dolayısıyla “kölelik/cariyelik” İslamın teşvik ettiği bir kurumdan ziyade
o günün şartlarında dünyadaki
savaş hukuku uygulamalarının ortaya çıkarttığı bir kurumdur. (Bildiğiniz
gibi yakın zamana kadar Amerika'da devam etmiştir.)
Ancak İslam buna
da insani düzenlemeler getirmiş ve askerlerin
girdiği yerlerde fütursuzca talan yapmalarına ya da sınırları aşmalarına izin
vermemiştir. Oysa gayr-i Müslimlerin girdikleri ülkelerde oranın insanlarına
nasıl bir uygulama da bulundukları gözler önündedir. (daha önce Bosna Hersek’te...
günümüzde Irak’ta vb… tabi bunlar ortaya çıkarılabilenler..)
Kanaatimizce
uluslar arası hukuk, esirler arasında insani uygulamaları karşılıklı
olarak yerine getirdiği takdirde Müslümanlar da buna herkesten önce uyar.
Kanaatimizce
günümüzde cariye diye nitelenecek kimseler yoktur. Tarihin ilerleyen dönemlerinde
gerekiyorsa konu o günün İslam alimleri
tarafından yeniden değerlendirilir.
Konuyla ilgili günümüz İslam
alimlerinden Prof. Dr. Hayreddin Karman şu değerlendirmeyi
yapmaktadır:
"İslam geldiğinde
dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Arabistan'da da köleler ve
cariyeler vardı. Onlara hayvan muamelesi yapılırdı. Sosyal ve
ekonomik hayat -kapitalist düzendeki faiz gibi- köle ve
cariyenin varlığına dayalıydı. Bunu derhal kaldırmak makul ve
mümkün olmadığı için İslam iki aşamalı bir yol izledi. Birinci
aşamada köle ve cariyelere önemli haklar tanıdı, durumlarını
iyileştirdi. Bu o derecelere vardı ki, Peygamberimiz "Köle ve
cariyelere yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin,
yapamayacakları işleri yüklemeyin, onlara 'Kölem, kulum,
cariyem' demeyin, "Oğlum, kızım' deyin" buyuruyordu. İkinci
aşama ise kölelik ve cariyeliğin ortadan kalkmasını hedefliyor,
bu maksatla "ibadet niyetiyle veya mecburen azad etme, çalışarak
bedelini ödemek suretiyle hürriyete kavuşma, bedeli ödemeyi
kolaylaştırmak için zekat gelirinden pay ayırma, köleleştirme
kaynaklarını daraltma…" gibi tedbirlere, düzenlemelere yer
veriliyordu. Müslümanların ihmalleri yüzünden gecikse de zamanı
gelip kölelik kaldırılınca her düzenden önce İslam'ın hedefi
gerçekleşmiş oldu. Bugün cariye yoktur, İslam'a göre olması da
mümkün değildir." (http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=8442&y=HayrettinKaraman)
Selam
ve dualarımızla...
----------------------------------------------------------------------------------------------
VEDA HUTBESİNİN
ARAPÇA METNİ...
İsim= Metin Esmenler
e-mail = esmenler@ya.......
Soru =
Selamün Aleyküm
Sevgili Peygamberimiz S.A.V. Efendimizin VEDA HUTBESİ'nin arapça
yazılı metnini nerde bulabilirim.
Teşekkürler,Metin Esmenler
Cevap:
Değerli
Kardeşim,
Öncelikle Veda
Hutbesi ile ilgili kısa bir bilgi aktarmak istiyorum: Veda Hutbesi
olarak meşhur olan metin, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Veda
Haccında yaptığı toplam üç hutbeden oluşmaktadır. Bu hutbe Arafat ve
Mina’da parça parça irad olunmuştur(yapılmıştır.)
Değişik yer ve
zamanlarda yapıldığı için de, herkes duyduğu kadarını nakletmiş daha
sonra ise bazı siyer kitaplarında (ibn-i İshak ve İbn-i Hişam Sireti)
bu parça parça rivayetler bir araya getirilmiştir.
Bunun için Veda
Hutbesi’nin farklı bölümleri farklı hadis kitaplarında bulunmaktadır.
Sahihi Buhari, Sahihi Müslim ve Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned isimli
kitabında “Veda Haccı” ile ilgili bölümlere bakarak Arapça metinlere
ulaşabilirsiniz. (Daha geniş bilgi ve Veda Hutbesinin bir kısmının
Arapça metni için bakınız: Tecrid-i Sarih Tercemesi,Diyanet İşleri
Başkanlığı yayınları,C.10,S.395-405.)
Selam ve
dualarımızla.
----------------------------------------------------------------------------------
ÖRTÜNME NASIL OLMALIDIR?
İsim= nil bulbul
e mail =
nil_bul@h
......
Soru = selamun aleyküm size sorum su : Tesettür nasil olmali su an
disarlarda gördügümüz afgan kiyafeti dediimiz kiyafet türü tam
tesettür müdür ?Kuranin ölçüsü ne? renk önemlimi?illaki pardüsümü?
yada dininde belli bir yere gelmis olan kisilerinde bu tarz
giyinmelerinde bir vebal varmidir? pantolon giymenin hükmü nedir?
tesekkürler. İzmir
Cevap: Değerli
Kardeşim,
Tesettürün amaçlarından biri Müslüman kadınının kişiliğinin ve
şahsiyetinin korunmasıdır. Aynı zamanda tesettür aile yapısın koruyucu
bir tedbirdir. Kötü amaçlı bakışlara bir kalkandır.
Kur’an mümin
kadınlardan örtünmelerini istemektedir. Bu örtünün nasıl olması
gerektiği alimler arasında farklı şekillerde değerlendirilmiştir.
Ancak özet olarak şunu söyleyebiliriz:
Müslüman kadın
el,yüz ve ayakları dışında kalan vücudunu örtmekle sorumludur.
İslam evrensel bir dindir. Elbette dünyanın her tarafında
farklı giyinme şartları vardır. Buna göre belirttiğimiz yerler
dışında bütün vucut örtülmelidir. Bu örtü kadının vücut yapısını (yani
kadınlık özelliklerini) belli etmeyecek bollukta olmalıdır. Ayrıca
vücudu göstermeyecek bir kalınlığa sahip olmalıdır. Bir de erkeğe
benzetici kıyafetler olmamalıdır. Bu ölçülere uymak kaydıyla
kadınlar bulundukları şartlara göre (örneğin köyde çalışan bir
kadınla şehirde gezen kadından aynı şeyleri giyinmesi istenemez. Zira
köylü bir hanım tarlada pardesüyle çalışamaz.) farklı giyim
tarzlarını seçebilirler. Bu konuda da orta yolu izlemelidir.
Fıkıhta “ruhsat” ve “azimet” kavramları vardır. (yani üst sınır ve
alt sınır.)
Buna göre Afgan
kıyafeti olarak nitelediğiniz kıyafet yukarda belirttiğimiz şartlara
uyduğu müddetçe giyilebilir.
Pantolonlar
ise erkeğe benzememek şartıyla ve üzerine bel aşağısını örtecek
bir şey giymek ve bol olmak şartıyla giyilebilir.
Kanaatimizce,
pardösü tesettürün amaçlarını sağlamaya daha uygun bir giysidir ama
zorunlu değildir.
Yukarda
kısaca değindiğimiz gibi üst sınırı(azimet) ya da alt sınırı(ruhsat)
seçmek insanların kendisine kalmıştır. Bu konuda İslam ölçüleri
içerisinde kalındığı sürece herkes birbirine hoşgörü göstermelidir.
Kimse kendi tercihini başkasına da zorlamamalıdır.
Ancak bu konuda
da nefsimizin arzularına uyarak belirtiğimiz sınırlar da
zorlanmamalıdır.
Selam ve
dualarımızla…
-------------------------------------------------------------------------------------
KADINA BAKIŞ…
İsim = Mine
e mail =
mineleyla@yn....
Soru = İslam kadına bu kadar değer verirken neden islami çevre
içindeki beyefendiler kadına ortaçağdaki papazların gözüyle
bakıyorlar*istisnaları saymıyorum ama genelin durumu bu ne yazıkki*başörtülü
bir bayan olarak kendimi hem içten hemde dıştan baskı altında
hissediyorum.
Cevap:
Değerli Kardeşim,
Yüce Allah Kadını
da erkeği de “insan” olarak yaratmış ve bu şekilde muhatap almıştır.
Allah katında insanlar erkek ya da kadın oluşlarına göre değil
“nitelik ve kazanımlarına” göre değerlendirilecektir. Kur’anda Yüce
Allah şöyle buyuruyor:“ Rableri onlara şu karşılığı verdi: "Ben,
erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini zayi
etmeyeceğim(çalışmasını boşa çıkarmayacağım). Sizler
birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar,
yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler... Onların
günahlarını elbette örteceğim ve Allah katından bir mükafat olmak
üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de koyacağım. En güzel
mükafat Allah katındadır". Ali İmran Suresi:195
Kadın konusu her
zaman bütün düşünce akımlarında tartışılmıştır.
Ancak her şey Yüce
Allah’ın belirttiği konumda güzel ve doğrudur.
Günümüz
Müslümanlarının kadın’a bakışında bazı sorunlar olduğu doğrudur.
Ancak bu sorun sadece Müslüman kesime özgü değildir. İslam daha doğru
anlaşıldıkça ve öz kaynaklara inilip sağlıklı tahliller yapıldıkça
bakış açıları da düzelecektir.
Müslüman
erkeklerin kadını değerlendirmesinde bazı sorunlar var, ancak Müslüman
kadınlarında bu konuda tam bir zihin duruluğu içinde olduğunu söylemek
zor.
Evet, erkek de
kadın da Allah’ın kullarıdır ve her biri Yüce Allah’a karşı sorumluluk
taşımaktadır. Uç noktalardan kaçınarak herkes tabiatını ve tabiatının
özelliklerini ve görevlerini kabullenecektir.
Herkes birbirine
cinsiyetinden ziyade, öncelikle “insan” diyerek bakmalıdır.
Şüphesiz konu bu
sütunlara sığmayacak kadar geniş. Bu konuda “denge” noktasını çok iyi
yakalamış ve sağlıklı sonuçlara ulaştıran, değerli âlim Mustafa
İslamoğlu’nun iki yazısını sütunumuza alacağım. Lütfen bu yazıları
okuduktan sonra sormak istediğin olursa tekrar yazınız.
(Yazıları
okumak için linki tıklayınız.)
Selam ve
dualarımızla…
----------------------------------------------------------------------------------------------
HİSSE SENEDİ VE
BORSA
İsim = Enez Soru = Borsa ve hisse
senedi alıp satmanın dinen bir sakıncası var mıdır? Cevabınızı mail adresime
gönderirseniz sevinirim.
Cevap:
Helal ticaretle uğraşan şirketlerin hisseleri
alınıp satılabilir. Böyle yapmakla o şirkete (kar ve zarar olarak) ortak olmuş
olursunuz.
Ancak İslama
göre haram olan işlerle uğraşan (faiz, içki.kumar vb…) firmaların hisselerini
almak ve satmak caiz olmaz.
Faizli bonoları
alıp satmak ise caiz değildir.
Borsada yapılan
da firmaların hissesinin alıp satmak
şeklinde işlediği müddetçe haram değildir.
Ancak yine de borsa konusunda dikkatli ve ihtiyatlı
olmak gerektiği kanaatini taşımaktayım.
Bu konuyla ilgili
olarak daha geniş bilgiyi günümüz alimlerinden Prof. Dr. Hayreddin KARAMAN
Hocamız’ın İslam’ın Işığında Günün Meseleleri
isimli kitabında
bulabilirsiniz. (Bakınız cilt 3, sayfa 261 vd.)
Selamlar.
--------------------------------------------------------------------------------------
GELİRİNDE
HARAM OLANIN İKRAMINI KABUL ETMEK…/ ZULME ORTAK OLAN FİRMALARIN
MALLARINI ALMAK VE SATMAK…
İsim =
Türker Şengül
Sorular = 1- Gelirini bir kısının haram olduğu bildiğimiz kişilerin (
özellikle akraba ve komşu gibi ) ikramları karşısında ne yapmalıyız?
2- Zulme iştirak eden firmaların ürünlerini almanın veya satmanın
fıkhi bir sakıncası var mıdır?
Sayın Türker
Şengül,
l- İslam fıkıh
otoritelerine göre; bir insanın gelirinde helal ve haram karışıksa
bu insanların mallarının helal kısmı dikkate alınarak
ikramları,yemekleri,hediyeleri vb… kabul edilebilir. Bunda bir günah
yoktur.
Ayrıca İslam,
akraba ve komşu haklarına da büyük önem vermiştir. Akrabalık ve
komşuluk bağlarını devam ettirmek gerekir. Yukarıdaki İslam
alimlerinin görüşünü dikkate alarak, malında size ikram edecek kadar
helal mal bulunan kimsenin (özellikle de akraba ve komşu ise) ikramını
reddetmemelidir. Ancak bir taraftan da uygun bir üslup ve diyalogla
o kimseyi haramlardan uzak durması ve helal kazancın önemi konusunda
uyarmak da gereklidir.
2- Yüce Allah zulmü
kulları bir tarafa kendisine bile haram kıldığını beyan etmektedir.
Ayrıca birçok ayet ve hadiste zalimler ve onlara yardımcı olanlar
kötü sonları konusunda uyarılmaktadır.
İslam’ın
zulüm olarak nitelediği eylem ve davranışlarda bulunan, ya da açıkça
İslam düşmanlığı yapan veya yapanlara destek olan firmaların
ürünlerini -hele de başka alternatifler varsa- almaktan ve satmaktan
kaçınmalıdır. Zira bunda, dolaylı da olsa zulme ve zalime yardım etmek
vardır.
Ancak İslam
dininden olmasa da, Müslümanlara saygı gösteren en azından düşmanlık
yapmayan firmaların malları alınıp satılabilir.
İslamî değerlere
saygılı olduğunu belirten firma ve tüccarlar da Müslümanları
başkalarına muhtaç etmeyecek bir kalite ve hizmet anlayışına ulaşmakla
sorumludurlar. Yoksa en azından başkaları kadar bile bir kalite
ve hizmet arayışı ve anlayışı olmadan “biz Müslümanız mecbur
bizden alacaksınız” şeklinde bir anlayış da hastalıklı bir anlayıştır.
Müslüman alırken
de satarken de “güven ve emniyetin” temsilcisi olmalıdır.
Allah hepimizi koyduğu sınırlara riayet eden
kullarından eylesin. Selam ve dualarımızla…
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
MÜRŞİD-İ
KAMİL'İN ÖZELLİKLERİ
İsim = yıkılmaz
e-mail=
byikilmaz@mynet.com
Soru = islam tasavvufunda mürşid-i kamil
in alametleri nelerdir?
Cevap:
Sayın B. YIKILMAZ
Öncelikle bu kavram üzerinde kısaca duralım.
Mürşid;Yol gösteren,rehber,hayra ulaştıran gibi anlamlara gelir. Kâmil
ise olgun,işinin ehli gibi anlamlar taşımaktadır.
-
Dolayısıyla biz, mürşid-i kamil’i dar
anlamıyla değil geniş anlamıyla düşünmeliyiz. Yani insanı
Yüce Allah’ın rızasına ulaştıracak ve Yüce Allah’ın istediği kıvama
getirecek her şey ve her kimse bir mürşiddir.
Dolayısıyla en büyük mürşid-i kâmil; Kur’an ve Peygamberimiz
Hz. Muhammed (sav)’tir.
- Bu girişten sonra özetle şunları
söyleyebiliriz:
- Mürşid-i Kâmil öncelikle Kur’an ve sünnete her
konuda ittiba etmeli yani uymalıdır.
- İlmiyle âmil olmalıdır. Yani hayatıyla ilmi
birbirini doğrulamalıdır.
- Güzel ahlakın temsilcisi olmalıdır.
- Kendisinden ışık bekleyen insanlara yol
gösterecek bir eğitimci kabiliyetine sahip olmalıdır.
- Yaşadığı dünyanın gerçeklerini bilmeli ve
geniş bir ufka sahip olmalıdır.
-
Asla gösteriş, şahsi çıkar ve menfaat
peşinde olmamalıdır.
Selam ve dualarımızla...
_________________________________________________________________________________
GUSÜL (BOY ABDESTİ)
Tepeden tırnağa kadar vücudun her tarafını
hiçbir yer kuru kalmayacak şekilde yıkamak.
Fiil kökünden isim olan gusl, sözlükte;
yıkanmak ve temizlenmek manasına gelir. "Gasele" fiili de, kirin
suyla giderilmesi ve temizlenmesini ifade eder.
Erginlik çağına gelmiş her müslüman erkeğin ve
kadının şu durumlarda boy abdesti alması gerekir:
1) Cünüplük; yani cinsî münasebet, ihtilam ve
ne şekilde olursa olsun meninin (sperm) şehvetle vücut dışına
çıkması.
2) Hayız (kadının âdet görmesi) ve nifâs (lohusalık)
hâlinin sona ermesi.
Bu hallerde gusletmek farzdır. Bazı durumlarda
da gusletmek, sünnet veya müstehabdır. Meselâ; Hac ve Umre yapmak
maksadıyla Mekke ve Medine'ye girmeden önce, hac mevsiminde Mina ve
Müzdelife'de bulunmadan önce; yağmur duasından önce; herhangi bir
hayırlı iş için müslümanlarla bir araya gelmeden ve mübarek
gecelerde gusletmek sünnet ve müstehabdır. '
Namaz için alınan abdest "küçük abdest" kabul
edilerek, gusle "büyük abdest" veya "boy abdesti" adı verilmektedir.
Guslün farzları üçtür.
I) Ağza su alıp
çalkalamak. 2) Buruna su çekmek ve temizlemek. 3) Tepeden tırnağa bütün
vücudu yıkamak.
Gusül nasıl alınır?
1) Besmele söylenir ve niyet
edilir(Niyet ettim Allah rızası için gusül abdesti almaya). 2) Avret
yeri yıkanır ve
bedenin herhangi bir yerinde pislik varsa o temizlenir. 3)El
yıkandıktan sonra ağza 3 kez su verilerek ağız çalkalanır.
4)Burna 3 kez su verilerek burun temizlenir. 5) Normal abdest alınır. 4)
Sonra bütün vücut kuru yer kalmaksızın yıkanır.
Not:Guslün sadece farzlarını yapan da gusül
abdesti almış olur.
TAVSİYE
SİTE: 1)İslam Hukuku Profesörü Hayrettin KARAMAN'a daha
önce sorulan günümüz sorunlarıyla ilgili
pek çok soru ve cevaplarını bu sitede bulabilirsiniz:
www.hayrettinkaraman.net
2)Mustafa İslamoğlu Hocamızın
çeşitli dini ve güncel
sorulara verdiği cevaplar.
başa dön
|