|
Dr.
JALE ŞİMŞEK
Biz, iki yıl öncesine kadar ailece; tarifsiz
üzüntülerle örülmüş bir hayat hikâyesi yaşadık. Buna sebep kız
kardeşimin çok yanlışlıklar yapmasıdır. O, düzgün bir ailemiz
olmasına rağmen okul arkadaşlarına kandı; yanlış insanlarla,
yanlış yerlerde bulundu.
Günlerce eve gelmediği oldu, uyuşturucu kullandı. Okulunu
yarım bıraktı; ama kötü arkadaşlarını bırakmadı; ta ki
bedeninde hal kalmayıp yatağa düşene kadar. Çürümeye yüz
tutmuş o haliyle inatsız ve itirazsız olarak elimize kaldı.
Hepimiz ona dört elle sarıldık ve sahiplendik. En önemlisi;
sevgi ve umudu teslimiyete mekân ederek aralıksız; usanmadan
bir an bile vazgeçmeden dua ve niyazda bulunduk.
Binlerce hamd olsun ki; bugün kardeşim iyileşti, uyuşturucunun
zincirlerini kırdı; güç-kuvvet bularak ayağa kalkabildi. Her
şeyden önemlisi kendine geldi, âdeta kâbus bitti. Gerçekten
yaşadıklarımız bir kâbus gibi geliyor şu an; ama acısı
uyanınca devam eden bir kâbus...
Güzelliklere bir güzellik daha eklendi ve kız kardeşime
olağanüstü bir delikanlı evlilik talebinde bulundu. Fakat bu
güzel istem, anne ve babamın kahrolmasına sebep oldu. Çünkü
kız kardeşim bekâretini çoktan kaybetmiş ve bu gerçeği biz,
kardeşlerimden bile saklamış durumdayız. Kimseye sezdirmeden,
çare arayışıyla yaptığımız araştırmalarımız neticesinde;
kızlık zarının düğüne birkaç gün kala dikilebileceğini
öğrendik.
Öte
yandan biz; dinine kuvvetle bağlı olmakla beraber bu
bağlılığın kazançlarını uğradığı kötü durumlardan selâmetle
kurtularak yaşayan kişiler olarak, bu tavsiyeye uymadan önce
söz konusu yöntemin dinen câiz olup olmadığını öğrenmek
istiyor ve yüksek sesle ve cesaretle soruyoruz: BUNA, DİNİMİZ
NE DER?”
***
Bu,
günümüzde toplumumuzun başına gelen en vahim olaylardan biri,
hatta diyebiliriz ki, en vahimi... Size, büyük büyük geçmiş
olsun; Yüce Allah (cc), bir daha o günleri göstermesin (âmin).
Genel bir kural olarak; aile kurarken kadın
olsun, erkek olsun her biri, olabildiğince kendine uygun,
yatkın, denk ve kendisiyle huzur bulacağı eşini bulmaya
çalışır. (Er-Rûm 30/21)
Kişi bunu yaparken de dikkatlice
izler-araştırır, sorar-soruşturur. Gerekirse uygun bir ortamda
karşılıklı konuşarak anlaşıp anlaşamayacağını test eder. Ta ki
güvenebileceği, huzur bulacağı, birlikte uyumla
yaşayabileceğini bulana dek.
İşte bu noktada eş adaylarının
birbirleri hakkında, önemsenen konularda doğru bilgi
edinmesi kul hakkıdır; yani önemli gerçekler, özellikler hatta
şartlar; uygunu bulma (En-Nûr 24/32) ve geleceğin hayırlı
olması adına gizlenmemeli, insanlar yanıltılmamalıdır.
Ancak önemsiz, iz
bırakmayan, herkesin başından geçebilen şeyler bilakis
söylenmez ki; akıl karıştırıcı, gönül bulandırıcı olmasın.
Bu
çerçeveden bakıldığında bekâret konusuna toplumumuz çok önem
göstermekte olup, genellikle hiç evlenmemiş erkek ve kızlar
kendilerine uygun düşen, kendileri gibi hiç evlenmemiş
olanlardan eş seçme tercihinde bulunmaktadırlar.
İnsanların bu eğilimini bile bile olmayan bekâreti varmış gibi
göstermek; tertemiz duygu ve niyetlere değer vermemek, hatta
alay etmek olur. Kurulacak yuvanın temellerini ilk günden
yalanlar, yanıltmalar üzerine atmak ise; işlenmiş hataların en
büyüğü olur. Bu öyle bir hata ki, tek kişilik olmayan,
büyüğü-küçüğü ile yapılmış kolektif bir günah, bir vebâl. Bir
yönüyle de zulüm... Diğer yandan unutulmamalıdır ki; hiçbir
yalan, kandırmaca ortaya çıkmadan kalmayacaktır.
Şu da
varki; bir kızın bekaretini kaybetmesi bir daha asla
evlenemeyeceği ve mutlu olamayacağı manasına gelmez. Onlarda
mutlu bir evlilik yapabilirler.
*)Kaynak:
http://ailem.zaman.com.tr/?hn=5689 |